Nuray Yıldız: Şefkate ve ilgiye ihtiyacı olanlar, sadece kendi çocuklarımız değil

Röportaj: Fatma Barbarosoğlu

Nuray Yıldız 1961 Fethiye doğumlu. Aydın Ortaklar Öğretmen Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Felsefe (Türk-İslam Düşünce Tarihi) Bölümü mezunu. Evli, beş çocuğu ve torunları var. Resmi bir görev üstlenmeyip eğitime ve topluma yönelik çalışmalarını sivil alanda gönüllü olarak yürütmektedir. Kadından Topluma Eğitim Grubu (İGETEV) üyesi, Mutlu Yuva Mutlu Yaşam ilçe temsilcisidir. Lise müfredatı uygulayan yatılı kız Kur’an kurslarında bazı dönemler öğretmenlik yapmış, ilçe belediyesi bilgi merkezinde eğitim komisyonu üyeliğinde bulunmuştur.

Günümüzde genç anneler daha ilk bebekte yoruluyor. Hatta bazısı daha doğmamış bir çocuk nasıl büyütülür düşüncesinden yorgun hâle gelebiliyor. Kendisi beş çocuk büyüten, hâlihazırda dört torun sahibi olan Nuray Yıldız ise bunların üstüne bir de on yedi çocukla gönüllü olarak ilgilenmeye başlamış. Nuray Yıldız’la hayat nehrinin içinde daima çocuklarla birlikte akmanın nasıl mümkün olduğuna; çocuklarını yetiştirirken karşılaştığı, onun unutup bizim hatırlattığımız zorluklara; bunları nasıl aştığına ve anneliği nasıl bir toplumsal sorumluluk alanı olarak genişlettiğine dair öğretici, düşündürücü bir söyleşi yaptık.

Beş çocuk dört torun sahibi bir büyükanne olarak, bir de Mutlu Yuva Mutlu Çocuk Derneği’nde on yedi çocuğun sorumluluğunu üstlenmiş durumdasınız. Hayat nehrinin içinde daima çocuklarla birlikte akmak nasıl mümkün oluyor?
Hepimize bahşedilmiş bir hayat enerjisi var. Yine hepimizin hayata tutunma çabası bir kaderle şekilleniyor. Rabbim bize yaşları yakın aralıkta evlatlar verdi. Kendi canımdan olan çocuklar kendi hayatımın merkezine yerleşmek durumundaydı. Çocuklar, öyle zayıf, masum, korunmaya muhtaç kulları ki Allah’ın; kısa bir an bile ilgisizlik, dalgınlık büyük üzüntüler getirebilir. Mademki varlar o hâlde gereği yapılacak! O gün bugün çocuklarıma, torunlarıma ve bütün çocuklara bakışım nettir. Hayat onlara akıyor. Bizim daha iyiye yol almamız, onları kollayıp gözetmekle, yetiştirmekle başat giden bir şey. Kendi işimiz gücümüz, mesleğimiz, başarmak istediklerimiz yanında çocuklar tartıyı ağırlaştırıyor elbette. Ancak, işler yavaşlatılabilir ama taze hayatlar bekleyemez, kendi hakkı olan ilgi ve sevgiyi alır, büyür bize katılır. Yılların nasıl geçtiğini anlamadan torunlar gelince, diyorum ki döne dolaşa çocuk en önemli varlığımız..

Popüler kültürün baskısı ile günümüzde genç anneler ilk bebekte yoruluyor. Hatta bazısı doğmamış çocuk nasıl büyür diye düşünmekten yorgun hâle gelebiliyor...
Genç annelerin yılgınlığının sebebi, hayatta yapacak çok şeyleri var ama çocuk çabuk aradan çıksın istiyorlar. Ya da hepsinin altından kalkarım, derken dingin zamanlar yakalayamıyor, huzur ve sükûnet bulamıyorlar. Ayrıca çocukları için öyle vazgeçilmez standartlar geliştirmişler ki, bana lüzumsuz yere yüklerini artırıyorlar gibi geliyor. Giyim, eşya, uyku saati ayarlamaları hepsi bir olay sanki. Bebek ya da çocuğun olumlu olumsuz algılamayacağı şeyleri kendi fotoğrafları veya kendi takıntıları yüzünden büyütüyorlar. İyi annelik adına kitabi şeyleri, özünü kavramak yerine birebir uygulama derdine düşüyorlar. Ama doğrusu sağlık, gelişim, bakım bilgileri oldukça iyi genç annelerimizin. Bütün genç annelerin rahatlatıcı dinlendirici aile ve arkadaş desteğine ihtiyaçları var.

Geçmişe dönelim. İlk bebeğinizi 1984 yılında kucağınıza aldınız. Son çocuğunuzun doğum tarihi de 1997. Zamanın ne kadar hızlı geçtiğini ilk çocuğunuz ile son çocuğunuzu yetiştirirken değişen şartlar üzerinden değerlendirdiğimizde, ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?
Gerçekten hem iç hem dış şartlar çok farklı gelişti. Ben değil sadece, bütün arkadaşlarım, takriben 1985-95 arası yıllarda, benzeri şartlarda çocuk büyüttük. Evlerimiz sobalı, İstanbul’da hava kirli… Benim üç oğlum da burun akıntısıyla beraber astım benzeri bir tabloya giriyorlardı. Tedavisi bugün daha kolay. Kış günü iki çocuğun birden bezleri yıkanmak durumundaydı -özel kazanında kaynatarak!- Otomatik çamaşır makinası 1991’de dördüncü doğumuma bir ay kala gelince; banyoda yer yok ama oturma odamıza koyup üzerini örtmekten hiç gocunmadık. Evde kayınpederimle birlikte yaşıyorduk. Kendi binasını terk etmek istemiyor, biz de onu terk edemiyorduk ki kaloriferli ve daha geniş bir eve çıkalım. Ailem uzakta. Gidince bir aya yakın kalıp, topraklı güneşli ortamda çocukların sütten ayrılma veya bezden çıkma dönemlerini annemin yardımıyla hallediyordum. Biz çocukların tuvalet eğitimini bugünküler kadar uzatmazdık. Pamuk bez kullandığımız çocuklar, iki yaşına gelmeden tuvalet meselesini hallediyorduk. Derken kızım okula başladı, dördüncü bebeğimiz doğmuş, ablası kırmızı okuma kurdelesini yeni kardeşine takmıştı.

Oldukça sıkıntılı, zor bir süreç…
Evliliğimin ilk on yılı çocuklarımızın biraz sıkıntılı şartlarda büyüme yıllarıydı. Ama benzeri şartlardaki arkadaşlarla ortak okuma toplantıları yapıyor, ciddi sunumlarla çalışmayı sürdürüyorduk. On beş günde bir evlerimizde dönen bu çalışmada en hoşlandığım şey; mütevazi şartlardaki evle daha ferah ve zengin donanımlı ev arasında hiçbir fark yüze çıkmadan paylaştığımız heyecandı. Sanırım o zihinsel çaba ve paylaşım, beni yormak yerine ayakta tutan şeydi.
Ayrıca annem derdi ki; “Şükret kızım, çocuklarından başka işin yok; tarlada, dışarda çalışmak zorunda değilsin.” Üniversiteden hocam eşimin yakını olduğu için, “Günde üç saat okuyabiliyorum, yüksek lisans yapabilir miyim?” deyince, “Çocuklarına bak kızım” diyerek caydırmıştı beni. Gerçekten de bir yerlere söz vermeden, strese girmeden okuma disiplini sağlamak en güzeliydi.

Nasıl sağlayabiliyordunuz bu okuma disiplinini?
Bu arada, grup çalışmamızdan arkadaşların bir kısmı kendi akademik mesleki alanlarına yol almıştı, bir kısmımız da eğitimci öncü bir ablamızın liderliğinde annelik merkezli eğitim seminerlerine başlamıştık. Doğal olarak az bir payım vardı ama sosyal bir çalışmanın parçası olmak iyi geliyordu. Hatta küçük oğlum ana sınıfı yaşındayken birlikte gittiğimiz, haftada iki yarım günlük öğretmenlik tecrübem olmuştu. Dışarı çıkmanın zorlaştığı dönemlerde evime gelen genç kızlarla okumalar yapardık. Bir dönem eşimin sabah namazı sonrası arkadaşlarıyla buluştuğu cumartesi günleri, biz de liseli kızlarla okumalar yapar, benim çocuklar uyanınca kahvaltımızı hazırlardık. 1995’te daha merkezî bir semte, kaloriferli bir eve geçtik. İki yıl sonra, evimize bilgisayar ve yeni kardeş aynı günde girmişti, büyük oğullarımız heyecanla bebek ve bilgisayar arasında mekik dokuyorlardı. Son kardeşi hep birlikte sevgiyle büyüttük.

Mizaç ve meşrep olarak olumlu hikâyeleri biriktiren bir yapınız var. Hiç mi zorluğu yoktu çocuk yetiştirmenin?
Çocuk bakmanın en zor yanı uykusuz kalmak tabii… Misafir geleceği zaman eli ayağına dolaşmak… Seyrek de olsa bir yere giderken çocukları giydirme telaşı, eksik veya kirli şeyler sebebiyle birbirinden uydurmaya çalışmak… Nedense bolca almayı düşünemezdim. Coştukları zaman apartman sakinlerini rahatsız etmenin gerilimi… Temiz ve sakin bir sofrada çaylar dökülmeden, ikide bir yerimden kalkmadan oturabilme özlemi… Azcık büyüyüp çocuklar kucağımdan, üstümden gidince, bir süre yalnızca çantamı alıp yürümeyi garipsemiştim.

Hiç yardımcınız yok muydu bu süre boyunca?
Eşim çocuklarımıza çok sevgi gösterip ilgilenir ama işleri yoğun olduğundan zamanı az olurdu. Acil durumlarda yardım alacağım komşularım daima olmuştur. Arkadaşlarla hepimiz çocuklu misafir gelir giderdik. Nedense çoktandır terk ettiğimiz piknikleri hatırlıyorum. Eşimin ablası yakın sayılırdı. Kızıma ve kayınpederime benim hakkınca sunamadığım şeyleri o yerine getirmiştir. Mutfak zevki, dikip giydirme, gezdirme konusunda çok emeği geçmiştir. Babasını her perşembe akşamı yemeğe alır, üstünü başını temizler cumaya gönderir, ben de onun eve güleç yüzle gelmesine sevinirdim.

Ben sizi konferans ve sempozyumlarda gördüğümü hatırlıyorum…
İşte onlar benim dışarı çıkmak için en önemli sebeplerim olur, yakınlarımın desteğini ayda bir filan ancak kullanırdım. Ruhen ve zihnen oralarda dinlenirdim. Ama biraz da yılgınlık verirdi. Şöyle ki; kendimi geliştirecek her şeyden uzak kalıyorum, sıradan basit işleri tekrarlamaktan köreliyorum, çocuksu düzeyde konuşmak, yaşamak beni aşağılara çekiyor diye hissettiğim olurdu doğrusu. Tükenir gibi olurdum. Şimdi düşünüyorum da, ben okumalar kısmında galiba biraz sert konulara yöneldim. Daha edebî ve duygulu şeyleri önceleseydim, çocuk kitaplarını tarayıp inceleseydim, hâlime uygun şeylerle daha nitelikli şekilde çocuklarımın dünyasına dâhil olsaydım, diyorum.

Tükenir gibi olurdum, dediniz. Bu tükenme hâlinden nasıl çıkardınız?
Şöyle bir çevreye, insanlara bakar; kendi evim ve çocuklarım için yerimi değerlendirir; burada hayatı yoluna koyamazsam başka hiçbir şeyin önemi olmaz diye karara bağlardım. Çocuklarımın yüzlerine bakınca yüreğime genişlik ferahlık gelirdi. Şimdi hepsi yetişkin oldular. Torunlarım var. Benim için artık çocuklar gece gündüz bakımıyla konu değiller. Çocuk meselesinin daha güzel bir yerinde duruyorum.

Bu güzel yerden baktığınızda çocuk ile ilgili söyleyeceğiniz en önemli şey ne?
Çocuk yetiştirmenin önemine dair konuşmaktansa susup onların dünyasına yönelmeyi tavsiye ederim. Bir ressam çocuk resimlerine bakınca gördüğü şeyden çıldıracak gibi olduğunu söylüyordu. Ben, namaza durunca iki üç yaşındaki torunlarımın; sanki yok olmuşum gibi, oyuncaklarıyla veya birbirleriyle konuşmalarından, en derin masumiyeti ve saflığı öğreniyorum. İlmihalde namazı bozan gülme hâline, uykuda sayıklayan birinin veya küçük çocukların hariç tutulması bana çok hoş gelir.

Mutlu Yuva Çocuk Evleri’yle ilgilenmeye ne zaman ve nasıl başladınız?
Bundan yedi yıl kadar önceydi, ilçe kaymakamımız Hamiyet adını verdiği projesiyle, annesiyle yaşayan yetimleri kuşatıyordu. Çocuk evi açarak devlet koruması altında bulunan yuva çocuklarına da el atmış, ancak gönüllü arıyordu. Davetliler arasındaydım. Bu konuda çalışan ilklerden, en büyük STK ile bizi tanıştırdı ve beni o gün ilçe başkanı seçtiler. O gün hepimizin ödevi kiralık ev bulmaktı. Ertesi gün komşumuz bir daireyi, kaymakam beyi öne sürerek, komşulara projeyi anlatarak bağladık. Yardımlaşarak evi döşedik. Daha önce iki kız evi açılmıştı. Bizim açtığımız eve üç beş yaşlarında erkek çocukları alındı. O gün sırtlarındaki kıyafetin dışında hiçbir şeyleri yoktu. Neşeli bir gürültü ile kapıdan girişlerini ve görevlinin onları tren dizisi yaparak odaları gezdirişini hiç unutamıyorum.

Neden neşeli bir gürültü içindeydiler? Onları bu kadar heyecanlandıran neydi?
Onların, bir kuru canlarıyla gelip, kimlerle nasıl ne şekilde yaşayacaklar, neler görecekler, kim ellerinden tutacak, aileleri nerede, neden buradalar, bu ev kimin, şimdi ne olacak, onları kim doyurup giydirecek, ne kadar kalacaklar gibi sorulardan uzak; balonlar, oyuncaklar ve yemeklere aldanmış saf çocukluk neşesine bakıyor, gözyaşlarımıza hâkim olamıyorduk.

Mutlu Yuva Evi’ne gelen çocukların ortak özellikleri neler?
Bunlar ölüm, ağır hastalık, parçalanmış aile, ağır ihmal veya istismar vb. sebeplerle devletin koruma kararıyla yuvaya aldığı çocuklar. Burada devlet aslında yuvayı küçültmüş, toplumun bağrına yerleştirmiş, STK’ları, gönüllüleri yardıma çağırmış oluyor. Mutlu Yuva Mutlu Yaşam birlikte hizmet görmek üzere Bakanlıkla protokol imzalamış, çoğu İstanbul’da ama ülke çapında evleri olan büyük ve tecrübeli bir dernek. İsteyen gönüllüleri bünyesine alıp hizmetlerini organize ediyor. Bu arada komşuların hoşgörü ve ilgisi çok önemli. Bir evde kardeş değillerse eğer, yakın yaşlarda beş altı çocuk bulunuyor. Yaşıtları gibi sabah kahvaltısıyla evlerinden uğurlanmış, sıcak çorbayla karşılanmış, dersleriyle ilgilenilmiş oluyor.

Bu çocukların en çok neye ihtiyacı var? En çok zorlandığınız konu hangisi?
Devlet ve STK paylaşımı gereği bize de epey bir maliyet düşüyor. Bu yüzden işin mutlaka maddi bir kısmı var doğal olarak. Ama hazırlanan bu alt yapının bütün esprisi; kardeşlik yapılanması içinde, anne baba yerine geçen bakım elemanlarıyla, bir çatı altında aile gibi yaşayabilmelerini sağlamak. Sonra komşuyu, gönüllüyü çocukla ilgili hâle getirerek onlara, iyi örneklik ve dostluk atmosferi oluşturmak. Bununla beraber çocuklara da hayatın ve bu toplumun gerçeğini gösterebilmek gerekiyor. Bu çok önemli. Çünkü çocuk evlerinde yaşam standartları, toplum ortalamasının üstünde yer alıyor. Çocuk hayat hep böyle sürecek zannedip daha fazlasını bile hak edermiş havasına girebiliyor. Maddi olarak yeterli şartlar kadar, buna değecek ve buna denk bir insanlık, çalışkanlık, doğruluk hâllerini çocuklara kazandırabilmek gerekiyor. Onları yarın hayata tutunduracak zihinsel, sosyal maharetler, el becerileri, iyi huylar ve alışkanlıklar kazandırmak için çabalamak lazım.

Haftada kaç saatinizi ayırıyorsunuz çocuklara? Torunlarınız kıskanmıyor mu?
Çocuk evleriyle ve torunlarımla çok yakın yaşadığımız için nasıl denk düşerse öyle birlikte oluyoruz. Çocukların en küçükleriyle torunlarımız kaynaşıyor. Ailemizde çok doğal bir kabullenme ve sevgi buluyorlar, büyük torunum da bu hava içinde büyüyor zaten. Pek sorun yaşamadık. Çocukevi sakinleri de büyüdüler ve şimdi küçüklere çok nazik davranıyorlar. Ama eskiden onlar bizim çocukları kıskanıp zarar verici oluyorlardı. Torunumu da onu da kucağıma alarak yatıştırıyordum. Yalnız… Genel olarak bu çocukların, yaşıtları olan diğer çocuklarla psikolojik mesafeyi kapatmaları biraz zor olacak gibi.

Hangi bakımdan?
Aynı bahçede oynarken; annelerin diğer çocuklara ilgisine şahit olduğunda, okul çıkışı bazı çocukları babası arabayla aldığında, öğretmen anne baba-kardeş sıcak ilgisine vurgu yaptığında… Her vesileyle yalnızlıklarını hissediyorlar. Kendilerine yetim denmesini kavga dövüşle karşılayabiliyor ya da saklamak için çok çaba sarf ediyorlar. Dün bir tanesi arkadaşlarına, “Benim annem babam uzakta, bu bakıcıları benim için paralı tuttular” demiş.

Bu psikoloji ile nasıl başa çıkıyorlar?
Erkenden çok sosyal bir hayata doğuyor bu çocuklar. O yüzden mücadele etmek, haklarını savunmak, hatta çete başı olmak gibi yetenekler gösteriyorlar. Söze ya da beden gücüne bağlı kıvraklıklar geliştirmişler. Bize ve eli değen herkese düşen; onlara sevmeyi ve güvenmeyi öğretebilmek! Bana göre onlarla hoşça sohbet edebiliyorsak, güzel meşguliyetler bulabiliyorsak işler yoluna girmiş demektir. Aslında bütün insanların ihtiyacı bu zaten.

Bugün ne durumdasınız hangi konuda zorlanıyorsunuz?
Komşulara karşı büyük bir sınav verdik. Hayırlı bir şeye razı olduklarını gösterdik hamd olsun. Sitemiz küçük ama ikinci evimizi de yerleştirdik. Şimdi on bir erkek çocuk, diğer komşu çocukların bulunduğu bahçeyi, parkı, sahayı paylaşarak aramızda yaşıyorlar. Anaokulu yıllarını, ilkokulu geçtik. Artık çoğunluğu ortaokulda ve ön ergenlik çağında. İlk başlarda zordu, şimdi yeni bir zor döneme giriyoruz. Biz özellikle birkaç komşu daha ilgiliyiz, evimize almak, gönüllüye düşen ihtiyaçları karşılamak konusunda. Bizim bir grup arkadaşla başardığımız şeyi, yeni gruplar oluşturup tekrarlayabilmek konusunda zorlanıyoruz.

Çevrenizden ne bekliyorsunuz?
Kimsesiz çocuklar için bu tarz evler oluşturmak, devletle sorumluluk paylaşmak bu konuda üretilmiş en iyi çözüm bence. Daha iyisi, sağlıklı ana baba ya da yakın akraba elinde büyümek. Bunun bilinmesini, bu konuda derin fikir ve duyarlık gösterecek arkadaşların buraya dâhil olmasını bekliyoruz. Bu evler için bütün mesele; resmî ve gönüllü ilgililerin, komşuların, okulda öğretmenlerin iyi niyet ve samimiyetle yardımlaşabilmeleridir. Çevremiz bilmeli ki; yapılacak şey, güvenli ve ilgili bir ortama ev kurup, beş altı çocuğu yuvadan kurtarmak. Maalesef insanımız evini kiraya vermek konusunda çekimser davranıyor. Yedi senedir nerden bulaştım bu işe, hiç demedim. Bugüne kadar kiralarımız hemen hiç aksamadı. Ama ev bulamıyoruz.

Hayırlı bir iş yapıyorsunuz. Bu hayırlı iş ile başınızı yastığa daha rahat mı koyuyorsunuz yoksa yardıma, ilgiye muhtaç çocukların varlığını bilmek yükünüzü daha da mı artırıyor?
Yapabildiğimiz kadarına seviniyorum. Kendi işlerimden zaman artması gibi bir şey değil artık benim için… Daima ilk fırsatta uğramak, arayıp sormak, eve almak, pazara veya yürüyüşe çıkarken onlara da teklif etmek… Fırsat bulunca onları düşünerek oluşturduğum atölyede el işi dikiş vs. ile vakit geçirmek… Onlara faydası dokunabilecek maharet sahiplerini davet etmek… Ev sorumlusuyla, bakım elemanı abi veya ablalarla tek tek onlar üzerine istişareler yapmak… Çocuklara dede nine şefkati gösterebilecek kişileri birlikte ziyaret etmek… Hastalık durumunda veya ameliyat gerektiğinde çocukların geceleyin hastane refakatçisi olmak…

Kısacası kendinizi ve onları hayata bağlayan her şey gündeminiz olabiliyor...
Evet. Aslında ister aile hayatımızda, ister toplumsal planda olsun, çocuklar ihmale gelmez. Yüreğimizin, aklımızın, gücümüzün yettiğince emek vermek, çocuk meselesini hayatımızın en büyük kazancına dönüştürebilir. Yalnız kendi çocuklarımızla ilgili değil, çocuk milletinin tümüne dair bir duyarlığımız olmalı. Bizim çocuklarımız için bile baksak; onların varacağı gelecek hayatlar; bugünün bütün çocuklarıyla paylaşacakları yaşam alanları olacak. Tabletlerinden başlarını kaldırıp; tabiatla, yaşıtlarıyla, büyükleriyle, eşyayla ilişkilerini hissederek, paylaşarak yaşamalarını sağlamalıyız.

Biz biliyoruz ki sizin evinizden, sofranızdan hiç öğrenci eksik olmadı. Tam bu öğrenciler bitmişti, hayatınıza sorumluluğunu üstlendiğiniz başka çocuklar dâhil oldu. Siz sadece çocuklara bakmıyor, çocukla beraber hayatın tümüne bakıyorsunuz. Nasıl oluyor bu?
Benim kimsesiz çocuklarla ilgim kucağıma gelmişler gibi bir nasip işidir. Onlardan önce kendi çocuklarım, arkadaş çocuklarıyla veya okul arkadaşlarıyla evlerimizde iç içe oldular. Genel olarak, hayatım boyunca bulunduğum şartların getirdiklerini kabullenip, onları sağlam üstlenmeye çalıştım. Ailemin, yakınlarımın hastalığında, düğününde, sıkıntılı zamanlarında elimden geleni yapmaya çalıştım. Kendi hâlinizden hoşnut hâle gelmeniz için yorgunluk yaşamanız gerek. Öğrenci evlerinde yaşayan genç kızlarla keyifli komşuluk ve dostluklarımız oldu. Yakın çevreden arkadaşlarla okuma grupları kurup birbirimizi ziyaret ettik. Memleketimden uzak olmanın burukluğunu seçkin bir arkadaş çevresiyle, aileme yeni katılan üyelerin sevinciyle gidermeye çalıştım. Rabbime hamdolsun. Verdiği hayata, beni tanıştırdığı insanlara sonsuz şükürler.