Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç: Mevlana bizim neyimiz olur?

 Hz. Mevlana’nın Türkiye, İran ve Batı’da nasıl algılandığına baktığımızda birbirleriyle tamamen zıt anlayışlarla karşılaşıyoruz. Bunun sebebi nedir?
Bu durum aslında sadece Hz. Mevlana için değil, bütün düşünürler, belki de bütün peygamberler için konuşabileceğimiz bir sorunsal. Hz. Mevlana özelinde konuşmadan evvel meseleyi ana hatlarıyla ele almak isterim. Hz. Peygamber(sav) özelinde anlatalım. Hz. Ali Efendimize bir söz atfedilir: “Hz. Peygamber vahyin indiricisidir, biz onun açıklama savaşçısıyız (cihadını yapacağız anlamında).” Bu dikey süreç, nüzul süreci bir nebiye olur. Fakat nebi mesajı telaffuz etmesiyle beraber artık o emanet ikincil kişilere devredilir. O kişilere, “Ben vazifemi yaptım mı, bildirdim mi?” diye sorar. Onlar malı teslim alırlar ve hepsi “Bela” diye cevap verirler. Dinler ve düşünce tarihinde çok ihmal edilen bu “ikincil dönem”, aslında bir dinin, tarikatın, felsefi ekolün teşekkül dönemidir. “Şârihler dönemi”nde düşünürlerin doğru bir şekilde anlaşılması, hazmedilmesi ve şerh edilmesi önem arz eder.

 Metafiziğin, saf düşüncenin ya da vahyin dünya düzeyinde bir yer bulması diyebilir miyiz buna?
Artık o kutsal tarihinden, tarihsiz hatta bazen talihsiz bir şey hâline geliyor. Emanet size teslim ediliyor. Siz o emaneti işleyerek oradan medeniyet de çıkarabiliyorsunuz veya manipüle ederek kafa kesen, kol kesen bir yapı da olabiliyorsunuz. Bu nedenle ikinci dönemler önemlidir. Günümüzden bir örnek verelim buna: “Barış barış” diyen, hatta “Yolda yürürken ağız ve burun deliğimden içeri bir canlı girer de, ben onu fark etmeden öldürürsem yevm-i kıyamette bunun hesabını nasıl vereceğim” titizliğiyle ağzına burnuna ameliyat maskesi takarak dolaşan Budistlerin günümüzde geldiği duruma dikkat çekiyorum. Bir rahip Budist metinlerinde oynama yaparak, Müslüman katliamı yapabilir, rahat rahat kan dökebilir hâle geliyor. İkinci adım, bir düşünceyi çıktığı ilk noktadan hangi boyuta getirmiş…

 Bu durum İslam tarihi için de geçerli.
Şeyh-i Ekber; “Bir nebinin iki kolu vardır: birisi velayet kolu, öteki nübüvvet kolu” diyor. Ama velayet kolu nübüvvet kolundan üstündür. Bunun sebebi şudur: Velayet kolu nebinin Allah ile irtibatı, tarihsiz olan kısmıdır. Aynı velinin nübüvvet kolu onun halkla olan tarihsel kısmıdır. Halkla olan nübüvvette problem olabiliyor ama velayette olmuyor. Mesela bir peygamber yüz elli sene yaşıyor ama bir kişi ona tabi olmuyor. Yevm-i kıyamette tek başına haşrolacak. Görüyoruz ki, nübüvvet kolu problemli. Peygamberliğinde bir sıkıntı var mı? Tabii ki velayetinde yok. Eyvallah. İslam tarihinde bu konu çok önemlidir. Velayet dediğimizde “Hz. Peygamber’in manevi mirası nasıl devam ediyor”, “Emevi hanedanının deformasyonu, dejenerasyonu” gibi konulara girmemiz gerekir.

 Bunlar konumuzun dışında ama biz yine de işaret etmiş olalım.
Burada Hz. Muhammed(sav) emaneti teslim etti mi? Etti. Ettiği kişiler ne ettiyse etti. Buradan geldi bir Osmanlı, buradan geldi bir Selçuklu! Bunu taşa toprağa işleyip bir sanat hâline getirdi. Yine buradan bir adam geldi. Lawrence’ın Abdülvehhab’ı! Onun kafasını kes, bunun gözünü oy, bugünkü Vehhabilik hâline geldi. Bakınız bir ideoloji gençleri nasıl heba ediyor, mahvediyor.

Devamı Nihayet Dergi 36. sayısında…