Mahmut Karaman: Sokaktakilerden korkmak, duyarsızlığımızı meşrulaştıran bir kurgu

Röportaj: Safiye Başaran

Yrd. Doç. Dr. Mahmut Karaman, 1958 Trabzon/Sürmene doğumlu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde tamamladı. Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. YL ve doktora eğitimini İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tamamladı. 1998’den beri Sakarya Üniversitesi SBF’de öğretim üyesidir. Akademik çalışmalarının dışında aile, gençlik, değerler, sosyal değişme, sosyal çözülme ve yoksulluk gibi konular üzerine dizi konferanslar vermekte, iki yıldır 25 ayrı noktada faaliyet gösteren “Toplumun Yeniden İnşası: Kardeşlik Seferberliği” adını verdiği sosyal hareketi yürütmektedir.

Yüksek duvarlı siteler insanları birbirinden ayırıyor ve dokunma korkusunu besliyor. Hatta hayırseverlik bile bu dokunma korkusundan nasibini alıyor ve insanlar yardımlarını birtakım kurumlar aracılığı ile yapmanın konforuna sığınıyorlar. Bu genel yaklaşımın aksine, gecenin karanlığında evsizlerle, tinercilerle, gariplerle “kardeş” olan Mahmut ve Ayşe Karaman çifti ile konuştuk. “Tekinsiz” diye nitelenen ihtiyaç sahiplerini evlerinde ağırlamaktan çekinmeyen çifte, onları bu korkudan azade kılanın ne olduğunu sorduk.

Sokaklarda, hem de geceleri pek çok kişinin yanına bile yaklaşmaktan korktuğu insanlara çorba dağıtıyorsunuz. O insanların hayatına yakınlık duymanızı kolaylaştıran bir tecrübeniz oldu mu?
Bunun büyütülecek bir tarafı yok. Benim yaşıtlarımın çoğu zaman zaman terminalde 3-5, bazen 24, bazen 48 saat beklemiştir. Ya paramız ya da otobüs olmadığı için. İzmir’den Trabzon’a bir otobüs var. Onu bekliyorsunuz. Siz yaşamadıysanız babanız yaşamıştır bunu. Benim İzmir terminalinde, Ankara terminalinde 10 gün, 20 gün kaldığım olmuştur. Bir seferinde İstanbul Topkapı’da üç ay kaldım. Ama benim gibi oralarda kalan çok insan vardı. Orada geçirdiğim vakitler benim farkındalığımı artırdı, diyebilirim.

ashane

Bu yüzden mi, bildiğiniz bir dünya olduğu için mi evsizlerden korkmuyorsunuz?
Evsizlerden neden korkayım? Evsizlerin %90’ı dilenmezler. Çok azı madde bağımlısıdır, onlar da en fazla 5 lira falan ister sizden. Bir lokantaya götürüp karınlarını doyurmanız yeter. Bana kalsa içki paralarını da verelim, diyorum. Yoksa insanları bıçaklayabilirler. Ama beni eleştiren çok arkadaşım var. Bu teklifim yüzünden beni kâfirlikle suçlayanlar oldu. Hâlbuki herkes kendi mahallesinin berduşuna baksa…

Bıçaklama ihtimali olan birisiyle siz doğrudan temas hâlinde oluyorsunuz. Normalde insanlar sokakta gördükleri muhtaç insanları tehlikeli olarak görürler, onlardan iğrenirler, korkarlar. Sizdeki asıl muharrik güç ne ki, o korku duygusunu yenebiliyorsunuz?
Bu bizim onları sokağa attıktan sonra tamamen kendi vicdanımızı rahatlatmak için başvurduğumuz bir kurgu. Bir ötekileştirme mekanizması. Sokaktaki insanlar kadar dürüst, düzgün, ahlaklı, duygusal insanlar yok! Hatta benim kanaatime göre, onlar kişilik gelişimi sürecinde birtakım aksaklıklar yaşamış; hayatın sorumluluklarına, zorluklarına katlanamamış; aşırı duygusal oldukları için o rolleri, sorumlulukları yerine getirememiş; sokağa kaçmış insanlar. Hâlbuki tamamen yanlış bir ön yargı var. Bizim vicdansızlığımızı meşrulaştıran, onlarla ilgilenmememizi haklılaştıran bir ön yargı. Ben çorba dağıtmaya gelmek istiyorum ama korkuyorum, diyor insanlar.

Korkmakta haksızlar mı? Gün geçmiyor ki bir tinercinin saldırısına dair bir habere rastlamayalım medyada…
Haklısınız en riskli grup tinercilerdir, ama bunlar İstanbul’da sokakta bulunan insanların herhâlde en fazla %5’idir. Onlar da dokunmadığın zaman hiçbir şey yapmazlar. Ama devamlı horlanıp dövüldükleri için en ufak bir tavra anormal tepki gösteriyorlar. Elini kaldırırsan, hakaret edersen sert bir tepkiyle karşılaşabilirsin.

Böyle davranılmazsa korkulacak bir şey yok mu diyorsunuz?
Bulundukları ortamlarda sosyal ilişkiler ağı içinde iseler sorun yok. Mesela Beşiktaş’ta esnafla iyi bir ilişki ağları var. Orada bakılıyorlar. Sokaktaki insanlardan bir kısmı alkol, bir kısmı tiner kullanıyor. Evlerde de tiner ve alkol tüketen insanlar yok mu? Korkacak bir şey yok. Biz sokaktan alıp evimize bile götürdük. Emniyet amiri tepki gösterdi. “Gece arkadaşlarını çağırıp evini soyarlar ya da yakarlar” dedi. Hiç öyle bir şey olmadı.

Ne zamandan beri evinize alıyorsunuz sokakta kalan insanları?
İlk olarak 15 sene önce Arzu diye bir kız aldık eve. 2 ay bizimle kaldı. Okula göndermek istediğimizde karakola nüfus müdürlüğüne gittik kimlik için. Karakoldakiler tanıdılar. Avcılar’da bir ailenin çocuğuymuş. Bize Mardinliyim, ailem yok demişti. 6 ayda bir evden kaçıyormuş. Adı da Arzu değilmiş. Elimizden aldılar onu. İçimizde bir ukde kaldı. Bir zaman sonra küçük kardeşini alıp gelmiş hanıma, “Annem, babamı öldürdü, hapse girdi. Küçük kardeşim daha 5 yaşında, benim gibi sokaklarda büyümesini istemiyorum, sana getirdim. Kardeşimi burada bırakmak istiyorum” demiş. Çocuk ablasına sarılmış. Bizim hanım aklına geldikçe ağlar hâlâ. Biz inandık çocuğa, ne yapalım.

Evde misafir ettikleriniz hep böyle tipler miydi?
İki yıl önce de bir anne oğlu aldık evimize. Oğlum Eyüp’te evsizlere battaniye dağıtırken, orada bir yaşlı teyze ve obezite hastası oğlunu görmüş. Bizi şuraya götür diye rica etmişler, o da otele yerleştirmiş. Gitti geldi, bizden habersiz onlarla ilgilendi. Sonra annesi fark edince, oğlum otele para verme buraya getir, dedi. 2 ay bizimle yaşadılar. Anne Nigar Hanım 70 yaşında, oğlu İsmet 45 yaşında. O ara eşim onları doktora getirip götürdü. İsmet’in kilo sorunları vardı, 200 kilo vardı herhâlde. Anne 5 senedir sokağa düşmüş bir kadın. Ondan önce senin benim gibi normal ev yaşamı olan bir insan. Bayrampaşa’da dairesi var falan. Oğlunun biraz zekâ yaşı düşüktü. Eskiden kaportacılık falan yapmış. Bir hastalığı nedeniyle kortizonlu ilaçlar kullanmış, kilo almış.

Şu an oturduğunuz evde mi baktınız?
Evet, bu evde baktık 2 ay. Sonra ev tuttuk onlara. Dayadık, döşedik, gidip gelip ilgilendik. Bir sene sonra İsmet vefat etti. Daha sonra bir oğlu daha varmış, annesiyle arası açıkmış, o çıktı geldi. En son bize haciz geldi, kadının borçları yüzünden. Adresini bize nakil aldırmıştık.

Buna rağmen devam ettiniz mi sokakta bulduğunuz insanları evinize getirmeye?
Tabii. Taksim’den Ugandalı, Sudanlı üç beş tane kız aldık eve. Gurbete çalışmaya gelmişler, aylık 600’e, 800’e çalışıyorlar. Sokakta kalmışlar. Bir de zayıfça hasta bir Ganalı kız vardı. Hanımı aramış ilgilendiği öğrencilerden biri, burada hasta bir kız var diye. Getirdik eve. İki defa ameliyat ettirdik. Sonra Almanya’ya gitmek istediğini söyledi, biz de gönderdik.

Yabancı birini eve aldığınızda o polisin uyardığı gibi boğazıma bıçak dayar mı, evimi soyar mı diye bir korku yaşamıyor musunuz hiç?
Hayır yaşamadık. Bir seferinde hanım, arkadaşlarından geldi, gece saat bir. Kapıyı çaldı, çıktım. Mahmut koş koş gel, dedi. Baktım kapının dibinde secde şeklinde bir oğlan yatıyor. Yerde 5 cm kar vardı. Kalktı yüzümüze baktı, Abla vallahi kullanmıyorum, dedi. Ayşe Hanım, esrar kullananların göz bebekleri büyük oluyormuş diye gözünün içine baktı. Sonra banyoya soktu, elini yüzünü yıkadı, oğlan değil kız çocuğu dedi. Yüzü gözü simsiyah, güneşten yanmış, tacize de uğramamak için erkek beresi takmış. Emniyet’i arayıp ne yapalım diye sordum. Bizim yapabileceğimiz hiçbir şey yok, dediler. Bunlar sokaklarda bali çekip 30 yaşında ciğerleri iflas ediyor… Sonra birisi haber verdi, Taksim’de hasta bir kız varmış. Gidip aldım, altı ay kaldı bizde. Sonra taktı kafaya, Almanya’ya gidecek… Yardım ettik, gitti. Sonra iki kız daha aldık. Onlar da Ganalı. Onlar da bir ay kadar kaldılar.

Gecenin bir yarısı hem de tanımadığınız, bilmediğiniz bir insan sizi korkutmuyor…
Neden korkayım? Sokakta yatıyorlar biz onlara çorba ikram ediyoruz. Biri diyor ki, beyefendi ben almayayım, ben atık topluyorum, günde 10 lira kazanıyorum haksızlık olmasın. Bir diğeri bankın üzerinde yatıyor, bir naylonu dört bir tarafından bağlamış, üzerinde 2-3 cm kar var. Battaniye veriyorum, “Herkese ver, sonra artarsa bana gel” diyor. Belediyenin verdiği küçücük bir ekmeğimiz var, çorbanın yanına veriyoruz. Bugün çorba alıp ertesi gün çorba saatine kadar hiçbir şey yemedim, diyenler var. O yüzden bardakları büyük yaptırdık. Ama öylesi var ki ikinci ekmeği almıyor, herkese var mı, diyor; ikinci battaniyeyi almıyor, herkese var mı, diyor.
Bir de hangi battaniyeyi kaldırsam altından bir kedi, köpek çıkıyor. Onları koruyorlar, onlarla ısınıyorlar. Tinerin etkisiyle çok derin uyuyan bir tinerciyi uyandırmak için bağırınca köpek çıkıp bana havladı. İmrendim, kıskandım. Onun dostu, arkadaşı var; kucak kucağa yatıyor. Kendi aralarındaki sevgi, şefkat, merhamet, dostluk… Ben başka bir yerde görmedim. Korku bizim uydurduğumuz bir şey.