M. Fatih Çıtlak: Şuurlu bir korku insanı doğru yola sevk eder

Röportaj: Saliha Şişman

Hikmetin başı Allah korkusudur, buyrulmuştur. Bu başlangıçtan felaha ermeye, korku ve hüzünden emin olmaya dek uzanan bir manzumesi vardır Âdemoğlunun. Allah’ın, istenilen güzellikleri ortaya koyan muhsin kullarını, manevi cezbe ile Kendisine çekip yakınlaştıracağı nihai dereceye giden yol, evvelemirde, hak ve hakikat namına bulduğunu kaybetmekten çekinmekle başlıyor… M. Fatih Çıtlak Hocamız ile bu serancamı ve korkunun İslam medeniyeti ve tasavvuf geleneğinde tekabül ettiği manaları konuştuk.

Günümüzde korkunun arttığını ve yaygınlaştığını söyleyebiliriz, bunun sebebi nedir?
Efendimiz (s.a.v.), ahir zamanda inanan, adı mümin olan kişilerin namazın şeklini bile unutacak noktaya gelecekleri, ahiret gününü unuturcasına yaşamaları ile ilgili hadis-i şeriflerini beyan ettiği sırada, sahabenden bir zat, “Ya Resulallah, ahir zamanda şu felaketler olacak, diyorsunuz, o zamanda hiç müminler olmayacak mı?” diye soruyor. Efendimiz (s.a.v.) şöyle mukabele ediyor, “Kum tanelerinden fazla olacaklar, fakat dünyayı sevecekler ve ölümden korkacaklar.”
Esasında korkunun temelinde insanın nereden gelip nereye gittiğini bilememesi meselesi vardır. Dünyayı çok sevmekle bu unutma paralel yürür. Ölümden korkmanın sebebi de yine gideceği yeri bilememekten doğan bir endişedir.

Konuyla ilgili dinî literatürde hangi terimler karşımıza çıkıyor?
Bulduğunu kaybetme korkusu… Eğer bir insan hak ve hakikat namına bir şey bulduysa bunu kaybetme korkusu övülmüştür bizim dinimizde. Bunun en alt derecesi takvadır. Takvanın üstü ebrar, onun daha üstü mukarrebindir.
Ben sahip olduğum bu imanı ya kaybedersem, ya imanın dışında başka bir insana dönüşürsem korkusu takvadır. Bu korkunun gerektirdiği şekilde hareket etme ve buna göre hayatını tanzim edebilecek şahsiyet olmak ebrar makamıdır. Bu aynı zamanda ihsan makamıdır, çünkü muhsin kendilerinden beklenen güzelliği gösteren adama denir. Bu noktaya kadar insan, kendi kendine bunu yapabilir. Bunu hayata tatbik etmesi; kuvveti miktarınca kendi, gücüyle, ilmiyle, bilgisiyle ve temsil ettiği çevreyle alakalıdır. Fakat yine ne kadar yapabileceğini, yapıp yapmadığını herkes ancak kendisi bilir. Bu dışarıda konulacak bir ölçü değildir, o sebepten dolayı takvanın mührünü ve bir kişideki ihsanın derecesini Allah koyar.
Mukarrebler ise, Allah’ın kendisine yaklaştırdığı zatlardır. Dikkat edin mukarrib değil… Mukarrib kendisi yaklaşana, mukarreb yaklaştırılana denir. Allah’ın, o kişiyi kendisine çekmesi lazımdır ki bu, bizim için nihai noktadır, neticedir.
Kulluk Allah’ın seni istediği yerde durmaya çalışmaktır. Dinî literatürdeki adı budur. Ama bir kul; takvada, ihsanda, güzel işler yapmada “Beni Allah kendisine yakîn eylesin” gibi bir hedef koymuyorsa takva da popülerleşecek, kendine göre dünyevileşecek; ihsan ve ikramlar da Ehl-i Sünnet’in, rızanın dışına çıkacak, karmakarışık ameller olacaktır ve en önemlisi bizden istenen o saf, hakiki, hakikate götüren korkunun yerine, sanal korkular bizi kendi elinde çekip çevirecektir.

Efendim, burada haşyet yahut havf terimlerini nereye koyacağız?
“Ben bu işi bilmiyorum, öğrenmem lazım, ne yaptım bilmiyorum” şeklindeki korku makbul bir korkudur, buna havf denir. Allah Teala bir insana böyle bir konumdayken asla yardım etmemezlik yapmaz, Allah’ın âdetinde böyle bir şey yoktur. O yüzden bu havf, muhakkaktır ki Allah’ın ona öğretmesi ile haşyete döner.
Talebeyi düşünün. “Ben yıl sonu kalırsam, başarısız olursam ne yaparım; hocamın yüzüne nasıl bakarım! Daha neleri öğrenmem lazım?” derken o amatörce korkusu onu, talimini gördüğü dersleri daha iyi çalışmaya, kendisini de hocasını da daha iyi tanımaya sevk eder. Bu korku da makbuldür.
Biz haddizatında korku odaklı olarak yaratılmışızdır; sonra bu korkunun odak noktalarını bilerek, öğreniriz. Filanca korkudan falanca davranışı öğreniriz. Bu kadar korkunun hakikatini öğrenip o korkulu ana düşmemek için gayret eden bir insana cemiyeti, annesi babası, alt beyni üst beyni, vücudundaki pek çok uyaran yardımcı olur da, Allah için çekilen korkuda Allah yardım etmez mi? Allah, elbette onu nasıl aşacağını kuluna gösterir. Bu korku varsa, hiçbir şeyden korku yoktur. Bu, hakiki bir korkudur ama bu korku korkulacak bir şey değildir.
Allah’tan gayrı olan şeylerden korkmanın getirdiği korku da anlatılmıştır Kur’an-ı Kerim’de. Mesela “Onlar Allah’ın emrettiği gibi yaşarlar ve işi gücü kınamak olanların kınamalarından asla korkmazlar” tabiri vardır. Kendi velayetine, dostluğuna eriştirdiği insanların da hiçbir hüzne ve korkuya düşmeyecekleri garantisini bizzat Allah verir.

İşin başında korku mu var?
Re’sü’l-hikmeti mehâfetullah’tır. Hikmetin başı çekinmedir. Ama bu çekinme, “Yanlış yapar mıyım?” diye cahilce ve ilme susamış bir çekinmedir ve bu teşvik edilmiştir. Yani körü körüne, hocayı görünce düşüp bayılan, titreyen talebe değil; “Ben bu dersten kalırsam…” gibi şuurlu bir korku vardır orada. Neden korktuğunu bilmek… İşte bu, insanı doğru yola sevk eden korkudur ki, Fatiha’da bile bize bu talim edilir.
Allah’tan doğru yola, hidayet ve istikamet yoluna bizi iletmesini isterken, “Bizi gadap ettiklerinin ve dalalete düşürülmüşlerin yoluna iletme ya Rabbi, onu istemiyoruz” diyerek, o korkumuzun varlığıyla biz buraya âdeta koşarak, kaçarak geldik intibaı uyandırır bizde Fatiha. Ve bu derdi, hemen Bakara suresinin ilk ayeti karşılar. “Hidayet edicidir bu kitap, li’l-muttakin (muttakiler için).” Neden? Mağdup olanı, dalalete ermiş olanı bilip de doğru yola erişmenin kaygısını çeken bir insanı Allah muttaki kabul eder, dertli kabul eder.

Bidayetteki korkudan bahsettiniz, âlimlerin korkusunu nasıl anlamalıyız?
Eğer korku insanın kendi becerisiyle ve sadece bilmesiyle sınırlı kalsaydı, Allah Teala ayet-i kerimede “inne ma” dediğimiz tahsis kelimeleriyle “Ancak ve ancak Allah’tan haşyette olanlar âlimlerdir” buyurmazdı. İnsan ancak Allah öğrettiğinde, hakiki korkuyu ve haşyeti tatmış olur. Haşyet, yani o çekindiği aynı zamanda ulaşmak istediği Mevla’nın kendisine hayal edemeyeceği ölçülerde, beşer veya kul veya mahluk sınırlarının ötesinde kendi ilminden verip onu hayrete düşürmesi, onu bu kadar muazzam bir emaneti nasıl taşırım duygusuna sevk etmesi; ancak Allah’ın bilinçlendirmesiyle olur.
Bilmekle bu iş olsaydı şeytan allame olurdu, bilmek yetmiyor. Bilmekle bilinç ayrı şeyler. Kulun kendi çapında bilinçli davranmasıyla beraber, Allah’ın ona ilim öğretmesi mevzuunu en iyi anlatan işte bu ayettir. Ve dikkat edilirse orada “havf” kelimesi geçmiyor, “haşyet” kelimesi geçiyor. “Yahşallah” tabiri geçiyor. İşte “yahşallah” yani kendi çapında bu korkuyu ve üzerindeki emaneti fark edene Allah öyle bir güzellik ihsan eder ki, artık insan, o güzelliğe hayranlığı karşısında bunu kaybetme korkusunu bilinçli, Allah’ın razı olduğu emaneti yerine getirme duygusu ve donanımı ile yaşar. Bunlar hakiki ilim sahipleridir. Allah’ın kendi indindeki ilme erişmiş insanlardır.
Allah âlimlere itibar eder. Kendisini bilen adama itibar eder. Kendisini bilmeyen adama itibar etmez. Şeytan Allah’a karşı isyanını anlatırken, hem “ya Rabbi” hem de “Sen beni azdırdın” (rabbi bi mâ ağveytenî) dedi. Nasıl “rab” demektir bu! Bu bilinçsizliği Allah muteber kabul etmiyor, bize de sadece lafızlara takılarak, zahir-perest yürümememiz için “rabbi” dediği hâlde küfreden, Allah’a kafa tutan şeytanı örnek getiriyor. Âdem ise “rabbena zalemna…” (Rabbimiz, zulmettik) diyerek haşyetin ne olduğunu bize gösteriyor.

Haşyet ancak âlimlere nasip olan bir mertebe mi?
Bunu şöyle anlatabiliriz. Bir çocuğa bir bebek emanet edin, o çocuğa ne kadar bakar? Bunun cevabı bir yerde dursun. Anneye emanet edin, kendi çocuğu olmasın; ne kadar bakar? Kendi annesi olduğunu düşünün… Hem anne hem hekim olduğunu düşünün… Bilinç arttıkça Allah’ın rahmetini, tecellilerini daha çok görmeye başlar, gördükçe daha dikkatli davranır… Bir çocuk, çocuğun ağzına ne olursa tıkabilir. Anne daha bilinçlidir. Hem hekim hem anne hem bu donanıma sahipse ne kadar dikkat eder değil mi? Bu bir çekinmedir, korkudur. Cahilin ise cesareti fazladır. Cahil cesurdur, diye bir söz var.
İnsan âlemleri bilse O’nu bilmese eksik, O’nu bilse haşyete düşmese yine eksik. Allah Teala bu bilginin haşyete dönüşeceğini beyan eder; bu haşyete erişenlerin âlimler olduğunu Kur’an’da teyit etmiştir. İşte o âlimler zümresinin başında Efendimiz (s.a.v.), enbiya ve onları takip edenler gelir.

Efendimiz’in vahyi aldıktan sonraki korkusunu nasıl izah edersiniz?
Allah’a muhabbet ederken, o muhabbetin esasında Allah’tan olduğunu görünce daha bir korku kaplıyor içini. İmam Kuşeyri kendi tefsirinin dibacesinde Resulullah Efendimize vahyin gelişi ve O’nun sarınmak istemesi ve korkusunu anlatıyor: Allah Teala’nın kendisine yakın olduğunu, kendisini sevdiğini bilse de, kendisine muhatap olarak alıp da konuşacağını hayaline getirememişti. Rabbi, O’nunla konuştuğunda o yakınlıktan dolayı korkuya kapıldı. Onların yakınlıktan dolayı korkusu var, bizim uzaklıktan dolayı bir sürü korkumuz var. Bizdeki Allah korkusu, bir sürü şeyin korkusunu yaşayarak, arada çeşni olarak yaptığımız ana menü veya garnitür… Onların ise bütün ilimleri, bütün hayatları o korku üzerine kuvvetlenmiş bir ilim getirmiş beraberinde.
Hz. Abdülkadir Geylani’nin sözünü öğrendiğim günden beri söylerim. Diyor ki ulema, evliya, enbiyanın, Allah’a yakın kulların Allah’tan korkması ile avamın ve bu yakınlığı yaşamamış olanlarınki şuna benzer: Tebaanın padişahtan korkusu vardır, ama gıyabında da konuşurlar, rahat hareket ederler. Fakat bir de padişahın huzurunda bulunan vezir vüzera, kapı kulları vardır. Bunlar lüzumsuz yere bir bakış, bir söz bile sarf edemezler. Ve şuraya bağlıyor: Avamü’n-nas gaip olan Allah’tan korkar. Havasü’n-nas hâzır olan
Allah’tan korkar.

Kabir ve cehennem azabını, bunların dehşetini anlatan haberler var. Nasıl anlamalıyız?
Ne kadar mefhum, ne kadar amel varsa hepsini iyilik ve kötülük diye nitelendirebilirsiniz. Üçüncüsü yoktur bunun. Allah Teala buna Kur’anî bir isimle cennet ve cehennem demiş. İnsanın yaptığı bütün iyiliklerin vücut bulduğu, boyut değiştirdiği ve farklı şekilde göründüğü âleme cennet demiş. Cennetteki köşkler, saraylar, nehirler, ağaçlar… Mesela Sübhanallahi velhamdülillahi ve lâ ilahe illallahu vallahu ekber… cennette ağaç oluyor, boyut değiştiriyor. O zaman cennet ne? İyiliklerin toplandığı, farklı nimetler ve tecelli olarak ortaya çıktığı yer. Cehennem de kötü fiillerin vücut verildiği yer. Kabir ne? Buna geçiş süreci. Cehenneme giden yolun başı da pis, kötü, çirkin oluyor. Cennete doğru yollandığınızda onun gidişinden belli oluyor. Burası bir hangar, ardiye olsaydı buranın girişi farklı olacaktı. Ya bir sarayın girişi… Kabir azabı da cennet ve cehennem de baktığınızda insanın huyundan ibarettir.
Peki kime kim azap ediyor? Allah Teala merhameti icabı, kulun iyiliklerini, o yapmış gibi kabul ediyor; “Sen bunu yaptın kulum, ben bunu verdim” diyor. Burada azap gören kim? Bakın, Allah Teala, müminleri övüp övüp, yere göğe sığdıramazken, Allah’a karşı isyan edenlere Kur’an-ı Kerim’de bir tabir kullanıyor: zalim. Allah’ı tanımayan insana zalim diyor. Neden? “Ben seni cennet bahçesine çağırıyorum. Sen kendi yaptığın amellerle nefsine eziyet ediyorsun. Kendine zulmediyorsun. Sana verilmiş olan emanete zulmediyorsun.” Zalim olmanın ilk adımı kişinin kendine zulmüdür.
Bakın, bir anlayış farkı var, bir ilim eksikliği var. Hakiki bir korku olmadığı için ilim öğrenememiş. O yüzden de cehennemde yakanın Allah olduğunu düşünüyor. Ateşi tutuşturanın kendi olduğunu görmüyor. Bu ancak Allah’tan uzaklıkla yapılacak bir hatadır.

Havf ve reca dengesi ne anlama gelir?
Hafv ve reca dengesini en iyi şöyle tarif edebiliriz: Korkuyu yaşarken ümidi kaybetmeyeceğiz, korkuyu düşündükçe bizi ümide bağlayacak.
Ümitsizliğe düşmek, korkuyu farklı şekilde yaşamak, yani recasız olan korku ya da korkusuz olan reca; ya itikat bozukluğundan ya dinî düşüncedeki bilgi eksikliğinden kaynaklanır. Ya da ileri boyutta o kişinin kendi takıntısı, paranoyasıyla, belki de beynindeki sıvı dengesinin bozulmasıyla ilintilidir ve bu da bir hastalıktır, bu durumun dinle alakası yoktur.
Siz iki yakasını görmediğiniz bir denizden geçseniz oraya boğaz diyebilir misiniz? Beyne’l-havfi ve’l-reca diyebilmeniz için hem havfı hem recayı görmeniz lazım. Reca ki havfa işaret eder. Havf ki recaya işaret eder. İki yakayı birden göremiyorsanız sizin bulunduğunuz yer kıtadır, yaka diyemezsiniz. İkisini beraber müşahede edebilme kabiliyeti olduğu için bunun adına “havf ve reca arasında” denmiştir. Arasını bulamayanlar, bu makamı anlamamışlardır. Din asla bu ikisini beraber görme hâli olmadan bize istikamet sağlamaz.