İsmail Coşkun:“Kaçmaktan vurmayı düşünemiyoruz”

Röportaj: Nihayet Dergi

Köy, köylü, köycülük… Osmanlı’dan günümüze her dönemin ortak sorunsalı olarak çıktı karşımıza… Toplumsal yapının içinde farklı yönetim ve iktidarların elinde değişen dönüşen köyü, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü başkanı İsmail Coşkun’dan dinlemek için bir araya geldik. Erken cumhuriyet döneminden toprak reformuna, göçten gecekondulaşmaya, edebiyattan dinî alt yapıya köyü ve köylüyü konuştuk.

İSMAİL COŞKUN KİMDİR?
İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı. 1959’da Adana’da doğdu. Lisans, yüksek lisans ve doktorasını İstanbul Üniversitesi’nde tamamladı. Modern devlet, modern toplum, modernleşme, Türk modernleşmesi, devlet-toplum ilişkileri, ütopyalar, edebiyat sosyolojisi, kent-kentlilik konularında çalışmalarını sürdürmektedir.

Köy tanımı değişiyor mu? Bugün köy derken biz sosyolojik olarak nasıl bir şeyden bahsediyoruz?
Sorun köyün tanımında değil, orada bir değişiklik yok. Ama köyün toplumsallığı, sosyalliği, yaygınlığı, nüfus olarak yoğunluğu, şehirle, metropolle ilişkisi değişti. Sorun o. Ben 60’larda çocukken, %40’ın üzerinde %60’lara yakındı. Ama bugün durum bambaşka.
Köylü nüfusu mu?
Kırsal nüfus… Şimdi, erken cumhuriyet iki düzeyde çok ciddi biçimde köye vurgu yaptı. Hem siyaset, kamu-devlet düzeyinde hem de entelektüel düzeyde köye dikkat çekti. “Köylü milletin efendisidir” lafı çok da boşuna söylenmiş değildir. Köye, köylüye başka türlü bir rol vermeye ilişkindir. Bunu araçsallaştırma olarak da görmemek lazım. Çok ciddi bir savaştan çıktık biz. Hasarlanmış bir demografya, nüfus var. Ve dinamik kitle kırsalda.
Niçin öyle? Köylü savaşa katılmadı mı?
Elbette katıldı. Üç maddede toparlayalım köyün yüceltilmesini. Birincisi doğurganlık oranı kırsalda daha yüksek olduğu için nüfusun toparlanması daha hızlı oldu. Ekonomik düzeyde sanayi ve endüstri üretiminin düşüklüğü, esas üretimin tarıma dayalı olması, köylü emeğinin yüceltilmesi ikinci nedendir. Üçüncü sebebi ise, erken cumhuriyetin, Osmanlı’nın tarihsel, dinî ve kültürel mirasıyla ilişkilerini yeniden tanımlaması ve bunları ciddi bir şekilde reddedişi üzerine devleti kurması ile ilgilidir. Rejim, Osmanlı’yı ve medeniyetini bu tür reddedince yerine köyü koydu.

Köyde o medeniyet yok muydu?
“Halka doğru” diye Gökalp’te ifadesini bulan yani yerli ve milli kültürün hasını, Türk’e ait olan değerleri, orada köyde, köylü halkın dehasında bulacağız diye bir yüceltme var. Böyle bir kaynağı var bu yüceltmenin ve karşılıksız değil. Gökalpçi formülü küçümsememek lazım. Bir de o dönemde hızla kalkınmak, içinde bulunduğunuz şartları aşmak, güçlü bir emeğe de yaslanmak zorunda olduğumuz için, özellikle aydınlarda bu vurguyu görürüz. Doruk noktası Remzi Oğuz Arık’tır. Türkiye’de köycülük tartışmasını açar; köyün niçin önemli olduğu, köy kadını, köycülük, köycülüğümüz üzerine metinler yazar.

Daha sonraki köycülük tartışmaları hangi açıdan farklı?
Sonraki çabalarda başka türlü bir köy anlayışı var. Kemal Tahir, Bozkırdaki Çekirdek romanında köy enstitülerini anlatırken bir tartışma açar: Köy enstitüleri üzerinden devletin, köyde devleti ve ideolojisini savunacak, orada devletin gözü kulağı olacak, e biraz da çağdaşlaşacak bir köylü istediğini gösterir. Bir tür ajanlaştırıcı bir misyon verme söz konusu!

Köy enstitüleri için şunu söyleyebilir miyiz ajanlaştırıcı derken, köylüyü elinde tutar, hayatlarına dilediği gibi müdahale eder ve dönüştürür.
Yerinde tutmak, üretimini kontrol etmek, elinde bulundurmak ama aynı zamanda zihniyetini dönüştürmek, çağdaşlaştırmak isteniyor. Ajan derken taşıyıcı aktör anlamında kullandım.

Köy enstitüleri ile alakalı iki tür yaklaşım var: Enstitüleri birer aydınlanma merkezi olarak görüp yücelten veya militan aydınlanmacı olarak görüp eleştiren. Bir köy ütopyası olarak köy enstitüleri başka türlü organize edilse çok verimli bir şeye dönüşmez miydi? Ben hep kendi kendime soruyorum bu ütopya başarılı olabilir miydi diye?
Yapılan şuydu: Hakikati size getiriyorum, taşıyorum, siz de bunun burada savunuculuğunu yapın! Böyle bir baskıyla geliyor, zorluyor köylüyü. Onun değerleriyle, kültürel durumuyla barışık değil.

Köy her dönem ayrı bir tartışma konusu… 60’lardaki tartışmalarda ihtilal etkili mi?
Esasında köyün güçlü biçimde yeniden gündeme gelmesi 1960 İhtilali sonrası… İhtilal sonrası köy edebiyatı gelişir. Genellikle enstitülü dediğimiz yazarlar aracılığıyla bu alanda eserler yayımlanır. Teşvik de söz konusudur. Ama bu işler teşvikle filan olmaz tabii. Bakın, 1958’de Yunus Nadi Roman Yarışması’nda birinciliği Fakir Baykurt-Yılanların Öcü, ikinciliği Yusuf Atılgan-Aylak Adam alır. Şimdi kimse Fakir Baykurt okumuyor. Kemal Bilbaşar’ın Cemo’sunu okumuyor. Bunlar benim çocukluğumun kitaplarıydı. Ama Atılgan’ın Aylak Adam’ı klasik.

Köy sosyolojisi dersinin üniversitede ilk açıldığı tarih sanırım ihtilal sonrası 1961-62’de sanki.
O dönemlerde. Birlemiş Milletler’in desteğiyle 40’lı yıllara yakın başlayan toprak reformu gibi bazı tartışmalar da var gündemimizde. O yıllarda tehlikeli bir şey daha var. Çok ciddi bir şekilde köy edebiyatının bir parçası olarak köy vurgusu içerisinde eşkıyalığın yüceltilmesi üzerinden yapılan bir romantizm… 1955’tir Yaşar Kemal’in İnce Memed’inin yayın yılı; geniş kitlelere mal olması ise 1967’lerdir. Bu bana göre tehlikeli bir romantizmdir.

Devamı Nihayet Dergi’nin 32.sayısında…