“İmkânsıza yönelmedikçe mümkün olan ele geçmez”

İsmail Kara: “İmkânsıza yönelmedikçe mümkün olan ele geçmez” – Röportaj: Fatma Barbarosoğlu

Hiçbir şeyin yerli yerinde olmadığı zamanları yaşıyoruz. Kendimizi değiştirmeden hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimizi Prof. Dr. İsmail Kara’nın sohbetinin ışığında bir defa daha idrak ettik.

Refik Halid Karay Üç Dönem Üç Hayat’ta tanık olduğu hayatı, Abdülaziz dönemi, Abdülhamid dönemi ve Cumhuriyet olarak bölümler. Değişimin izini sürmek, mukayeseler yapabilmek için hayatı dönemlere ayırmak bazen kaçınılmaz oluyor. Siz tanıklığınızı hangi dönemlere ayırırsınız?

Dışımdaki hayatın, içinden geçtiğim zamanın dönemleri var şüphesiz. Dönüm noktaları muhtemelen askerî müdahaleler ve soğuk savaş döneminin bitişi. 75 sonrasını ve dönemleri, çalıştığım konular itibariyle mesleki olarak da takip ettim diyebilirim. Bazı yükseliş ve inişleri, sert kırılmaları gördüm. Fakat kendi hayatımın birbirinden bariz şekilde ayrılacak dönemleri var mı, bundan çok emin değilim. Tek başına ben karar verecek olsam yok derim.

Anlamakta ve izah etmekte en fazla zorlandığınız dönem hangisi oldu/oluyor diye soralım o zaman…

Mutlaka böyle bir dönemden bahsedeceksek 12 Eylül sonrası tabii. Oradan gel bugüne kadar… Tahsil yıllarımız itibariyle dindar ve muhafazakâr insanların eline imkânlar, makamlar ve iktidarlar geçtikçe memleketin giderek düzeleceğine, güzelleşeceğine, hak ve hukukun daha fazla tanınacağına dair bir kanaatle yetişmiştik. Hatta bir inançtı bu. İmam hatipte talebe iken bizim gibi saf olan hocalarımız “Ne zaman ki imam hatip mezunları profesör, vali, milletvekili, bakan, rektör olur, o zaman Türkiye kurtulacak.” derlerdi. Biz de buna inanmıştık, memleketi mutlaka kurtaracaktık. Halbuki kendimiz kurtulmamıştık.

Muhafazakâr ve dindar kesimler, ardından İslamcılar iktidara bir şekilde ortak olunca yahut ortak edilince, bu beklenti gerçekleşti mi?

Söz konusu kesimlerin bu sürece hevesle katılması DP ile zayıf bir şekilde başladı, AP ile hayli mesafe kat etti, MSP ile belli bir aşamaya geldi, fakat 12 Eylül’ün bir ürünü ve kurgusu olan ANAP’la, geri dönüşü olmayan çok problemli bir hal aldı. Sürece bakıldığında öncelikle demokrasinin, çok partili hayatın gelişmesiyle alakalı gözüküyor. Bu tek başına aldatıcıdır, askerî müdahaleleri ve sosyal değişmeleri de katmak lazım. Köyden kentlere göç, sanayileşme, yaygın okullaşma süreçleri bu çizgiyi besledi, kalınlaştırdı, şişirdi. Türkiye’nin sosyal altüst oluşları, iletişim imkânları, büyük değişimleri de… Elbette menfi ve müsbet tarafları var bu süreçlerin… Değişen aynı zamanda değiştiriyor veya tersi. Yalnız 12 Eylül sonrasında muhafazakârların ve mütedeyyinlerin iktidarı değil iktidarın, koltukların, imkânların onları daha fazla değiştirip dönüştürdüğü bariz bir şekilde görülmeye başladı. Zaten yolsuzlukların, israfın, devlet mallarını haraç mezat satmanın, şehirleri tahribin Özal’la birlikte bu kadrolar tarafından yapılması her şeyi ele veriyordu aslında, gayri ahlâkiliğin ve gayri milliliğin hiç olmadığı kadar prim yapması da… Özal’ın Nakşî tarikatı müntesibi ve eski MSP’li gösterilmesi de tabloyu tamamlıyordu.

Gösterilmesi diyorsunuz, değil miydi?

O zaman da şimdi de Özal’ın tahsilli mütedeyyinler, İslamcılar, cemaatler ve tarikatlar nezdinde nasıl bu kadar hüsnükabul gördüğünü ve ona rahmet okunduğunu tedirginlikle izledim, izliyorum. 12 Eylül İhtilali ile Özal’ı nasıl bu kadar kolaylıkla birbirinden ayırdıklarını… 1996’da bu konuda bir yazı da yazmıştım. Tedirginlikle karşılanmıştı o metin. Görünen şu: Sistem, sistemi tamir ve tadil edeceği hatta onu değiştireceği umulan ve beklenen kadroları, kafaları içine çekiyor ve kendine benzetiyordu. Ayrıca sadece bürokraside değildi bu, ticarette, okullarda, üniversitede, düşüncede, kültür ve yayın dünyasında, basında, gündelik hayatta, siyasette, dini anlama ve yaşama üslubunda… Düşmanın silahıyla silahlanacağız derken düşman gibi olmuştuk âdeta. Benzer süreçleri sol da, Kemalistler de yaşadı aslında. Birbirini takip eden krizler -ki bunların bir kısmı sahte krizlerdir- iç tenkide ve gerçek bir muhasebeye imkân tanımadı, bugün de tanımıyor. Onun için siyaset ve basın krizle tehdit ediyor, yarılmayı, kutuplaşmayı besliyor, çünkü kendisi oradan besleniyor. Kimse kendisinin, grubunun, inanç ve fikriyatının yakın geçmişinin gerçek bir muhasebesini yapmaya emek vermiyor, buna niyetlenmiyor. Ortam da buna müsait olmuyor, öyle organize ediliyor.

İnsan bir mekân içre var olur, varlığını mekâna nakşeder. Ama diğer taraftan mekân da insan üzerinde izini bırakır; sadece fiziksel evrenini değil, manevi evrenini de şekillendirir insanın. Son yazılarınızdan birinde bu hususu vurguluyorsunuz. Hali hazırda şehirlerimiz, maddi ve manevi evrenimizi nasıl şekillendiriyor?

Şehir, mekân ve mimari durağan ve değişmeyen, değişmeyecek olan, tek taraflı şeyler değil elbette. İnsan gibi. Şehri insan kurar, şehir de insanı. İhtiyaçlar, devirler, etkileşimler de olacak, değişecek. Soru şu: Mekândan, şehirden, mimariden anlayan fakat gözü kapalı getirdiğiniz bir yabancı insanı Mecidiyeköy’ün, Başakşehir’in, TOKİ evlerinin, bilmem hangi pahalı sitenin, üniversite kampüslerinin, alışveriş merkezlerinin ortasına bıraksanız ve deseniz ki; burası neresi olabilir? Hangi insanların, hangi bakış açısının eseri buralar? Tabii cami gibi çok belirgin yapıları görmeyecek. Bir şekilde Türkiye, hatta Müslüman bir Akdeniz ülkesi olduğunu çıkarabilir mi? Aynı şeyi evlerimiz için de söylüyorum: Besmele levhası, serili seccade gibi bariz işaretleri kaldırırsanız bugün diyelim ki bir İslamcı ile bir Levanten’in, bir Kemalist’in, bir solcunun, bir cemaat ve tarikat mensubunun evinin mimarisi, iç donanımı, eşya kullanımı, israfı ve tutumluluğu, mutfağı, banyosu arasında bir fark görülebilir ve dışardan biri tarafından tesbit edilebilir mi? Hatta bu evde oturanların Türk oldukları anlaşılabilir mi?

Anlaşılamaz dersek…

Anlaşılamaz dersek, o zaman hangi inancımızdan, hangi medeniyetimizden ve kültürümüzden bahsediyoruz? İçi bomboş “medeniyetimiz” lafı, zaten çok tedirginlik verici benim için. Fakat bu bomboşluğuyla ne kadar da tedavülde! Bu aynı zamanda varoluşla alakalı bir mesele. Çünkü varlık bir yerde ve bir şekilde, bir tavır ve duruşla ortaya çıkar. Hemen belirtelim: Bugünkü dünya sistemi canlı bir yere ve hayatiyeti olan bir şekle, bir tavra işaret eden hiçbir varlık işaretini tanımak, görmek istemiyor. Tanınmak için tek şart yersiz-yurtsuz ve şekilsiz olmak. Veya müzelik yani cansız… Şark köşesi gibi. Muhafazakârların ve İslamcıların en büyük kayıpları Cumhuriyet ideolojisi mensuplarının daha önce yaptıklarına benzer şekilde yersizliğe ve şekilsizliğe daha fazla açık ve heveskâr hale gelmeleri olmalı. Bunun onlardaki adı ve karşılığı sürece katılmak, içeriye girmek ve orada etkili olmak, dönüştürmek. Kendisi ne oluyor, ona bakacak gözü körelmiş, donanımı yok veya yoka yakın. Bilgi, şuur ve aidiyet olmadığı zaman yokluğa hevesle gitmek, yoklukta bir şeyler ele geçirmek var olmak gibi anlaşılabilir. Bugün yaptık, ettik denilen ve övünülen, başarı olarak gösterilen şeylerin önemli bir kısmı böyledir, yani bizimle alakaları yoktur ve varlıktan ziyade yokluğa, yersizliğe, biçimsizliğe ve bozulmaya işaret ederler. Yahut karşı tarafa katılmaya.

Zaman ve mekânın aksini Ramazan ve Bayram imajı üzerinden toparlayacak olursak, İsmet Özel’in Ramazan Çadırı’nı eleştiren yazısını ilk okuduğunuzda ne düşünmüştünüz? (Benim bu konuda etmem gereken bir tövbem olduğunu söylemek isterim.)

Ramazan çadırı veya taziye çadırı tek başına olumsuz bir şey değil, fikir ve niyet olarak hiç değil. Hatta şehir hayatının getirdiği ve icbar ettiği bir şey, bir çözüm arayışı da denebilir. Fakat bunun çadırını nasıl ve nereye kuracak, içini nasıl dolduracak, takdimini ve duyurusunu -reklamını mı desek- nasıl yapacak, işleyişini nasıl sağlayacaksınız? Cömertlik, israftan kaçınma, mahviyetkârlık, samimiyet, sükûnet birlikte bu çadırda nasıl var olacak. Daha açık söyleyelim: Bayağılıktan ve biçimsizlikten nasıl korunacaksınız? Önce bayağılığı bilmek, fark etmek lazım tabii. İş geliyor üslup ve ahlâk meselesine, ilkelerle davranışlar arasındaki ilişkilere, zevk ve estetiğe dayanıyor. İsmet Özel Bey’in itirazının da bu olduğunu düşünüyorum.

Söz konusu bayağılık ve biçimsizlik sadece Ramazan çadırı için mi geçerli?

Sadece Ramazan çadırı değil belediyelerin, vakıf ve derneklerin yürüttüğü ve desteklediği Ramazan programlarının o kadar çok sıkıntılı ve düşük kıratta tarafı var ki. İlahi ve müzik icraları, tercihleri o kadar kötü ki. Ya yaydıkları sesler! Yeşil pop, yeşil ilahi bir felaket zaten. Halbuki Türkiye bir ilahiler memleketidir. Kimse Yunus Emre’den bile korkmuyor, utanmıyor! Çoğu farkında da değil. Eline bir sikke, bir tennure geçirenin uluorta yerde dönmeye başlamasının bu kadar yaygınlaşması da ürkütücü. Ve muhafazakârların, dindarların elinde. Halbuki sema, adı üzerinde bir zikir, bir ayin, bir ibadettir. Bilirsiniz, 1952 yılında Konya’da sema yapılmaya başlandığı zaman Cumhuriyet’in valisi mutribi ve semazenleri topluyor ve “Bakın bu bir gösteridir, birinizin içinden Allah dediğini fark edersem hepinizi yakarım.” diyor. Şimdi herkes gösteri yapıyor. Aslında çok ürkütücü bir manzara, akıl almaz bir değişme, ama kime anlatılabilir? Avrupa yahut ABD’de de Rûmî vakıf ve dernekleri aynı bayağılıkları yapıyor. Küresel bir musibet yani.

Çadırla başladık, davulla devam edelim. Dini kültürle özdeşleştirilen sembollerde ısrarı neyle açıklıyorsunuz? Bırakın çalar saati evdeki her bireyin kurulabilen cep telefonu ile uyandığı, hatta hiç uyunmadan sahur yapıldığı bir dönemde, gürültüye dönüşen davul ısrarı neyle alakalı?

Problem bence yine davulda değil. Evlere çok yakın camilerin minarelerinden, daha doğrusu hoparlörlerinden gelen ezan ve salâ sesi de rahatsız edici bir hal alabiliyor, aldı. Hele güzel okunmuyorsa, sesi ayarlanmamışsa. Halbuki bizim kültürümüzde ezan sesi duyan, duyulan bir yerde oturmak çok önemsenen, bereket kabul edilen bir şeydir. Ezan duymuyorsa uğursuzluk ve dağ başı… Onun için Yahya Kemal’in “Ezansız Semtler”i çok kıymetli, toplumsal ve kültürel karşılığı yüksek olan bir yazı olagelmiştir. Şimdi eski usulle yoğurtçular, eskiciler, sucular, bozacılar bağırsa çok mu iyi karşılanır dersiniz? Hiç sanmıyorum. Halbuki güzel ve farklı seslerdi bunlar. Kitaplarda da iyi duruyorlar.

Ama kitaplardaki gibi durmuyor hayatta…

Mesele değişen, altüst olan bir yerleşme, yaşama, çalışma, eğlenme, dinlenme ve ev şartlarında, yeni ses algısı ve farklı işitme dünyasında eski unsurları, sesleri sürdürmekte. İki tarafı da zor bir iş. Hem sürdürmek hem bayağılığa düşmeden değiştirip uyarlamak. İstisna düzeyinde örnekleri var ancak. Bunun için hem yeni -modern diyelim isterseniz- hem güzel ve kültürümüzle irtibatlı cami, ev, sokak, bahçe, okul yapamıyoruz. Yaptıklarımız ya taklit, ya şekilsiz. Bu kadar özel okul yapıldı büyük bütçelerle, ben bir tane zevkli, güzel ve modern binaya tesadüf etmedim. Büyüklük ve israf dışında göze çarpan bir şey yok. Kamu binaları, üniversiteler de öyle. Zor olanla başa çıkmak kafa, vakit, emek ve ter ister, halbuki kolayı tercih ediyoruz yani terk ediyoruz. Bu da kendimizi, memleketimizi terke doğru gidiyor. Veya çok kaba bir şekilde uyarlıyor, tanımsız hale getiriyoruz, bu da aslında terk etmenin bir türü.

1970, 1980, 1990, 2000’leri dindarların zaman ve mekân duyarlılığı açısından değerlendirdiğimizde nasıl bir tablo ortaya çıkıyor? Gittikçe azalıyoruz. İdrakimiz, tasavvurumuz ve kavrayışımız zayıflıyor. Neden?

Birçok sebep üzerinde durmalı aslında. Ben iki şeyi öne çıkarıyorum; dünü ve dünde yaşayamayız, bu hastalık işareti; fakat nereye doğru gidiyoruz, neye katılıyoruz, neyi elimize alıyor ve kullanıyoruz konusunda bir donanıma sahip olma alışkanlığımız ve endişemiz yok. Veya yeteri kadar yok. El ile gelen düğün bayram, uydum kalabalığa… Bu gayri ahlâki ve gayri insani bir şey aslında. Buna bilgi ve fikir kalemindeki zaaflar, yetersizlikler diyelim isterseniz. Elbette biraz derin bilgi, farkındalık… Buna pek de talip olmadık dersek haksızlık etmiş olmayız sanırım. İkincisi, perhizkâr tarafımız çok zayıf. Halbuki modern dünyanın kuşatmalarından ve sapkınlıklarından bir miktar da olsa kurtulmak, belki hangilerine katılabileceğimizi tesbit edebilmek için biraz mesafeli ve perhizkâr durmak çok önemli. Bu da ahlâkî bir şey. Beşerlikten insanlık ve Müslümanlık seviyesine yükselmek demek, aynı zamanda seçme kapasitesini yükseltmek, seçkinleşmek, seçilir olmak demek.

…….

Türkiye’nin bir taraftan düşünce tarihine ışık tutan çalışmalar yapıyorsunuz, diğer taraftan isimsiz kahramanlar olarak kalacak şahsiyetleri, bir şehrin/Rize’nin dokusu içinde ele alarak kitap ile hayatın buluştuğu bir damar ortaya koyuyorsunuz. Diğer taraftan da emeğinizi asla esirgemediğiniz öğrencileriniz var. Herkesin vakitsizlikten yakındığı bu çağda sizin vaktinizin bereketini sağlayan, zamanı hızlandıran mesela cep telefonu gibi teknolojilere koyduğunuz mesafe mi?

Mustafa Kutlu ağabeyle yayın işlerinde yorulduğumuz zamanlar birbirimize söylediğimiz bir söz var: Çok çalışıp çok yoruluyoruz ama Yüce Allah bizi iyi işlere sevk etti, kötü işlerde yorulmadık. Nurettin Topçu mektebine mensup biri olarak iradeci kadercilerden sayıyorum kendimi. “İradeci kaderci” tabirini de ben mi buldum acaba? Uçsuz bucaksız kader deryasının ortasında, onun hareketlerine bütünüyle teslim olmak birinci madde olsa da insanın iradesiyle kaderi içinde, kaderinin tayininde aktif bir rol sahibi olduğuna inananlardanım. Kelamcılar duymasın, belki sûfimeşrepler de! Yaptığım işlerin önemli bir kısmını birinden öğrenmedim desem yanlış olmaz herhalde. Veya dolaylı yollarla fark ettim, bazı işaretlerden çıkarımlarda bulundum diyeyim. Çalışmak ve daha çok da ısrar, rehavete düşmeden takip bana birçok şeyi öğretti, önüme getirdi. Bir atasözü kurdum kendime: İmkânsıza yönelmedikçe mümkün olan ele geçmez. Mümkün olana göz diken sınırlı, ahlâkî olarak sıradan ve vasıfsız kalmaya mahkûmdur gibi geliyor bana.

“İradeci kader”iniz başka nerelere sevk etti sizi?

Fahri dersler yaptığımız özel talebelerle de çok uğraştım, yeni şartlarda mesafeleri ve muhabbetiyle bir hoca-talebe ilişkisi mayası oluşsun, bir metin nasıl okunur görülsün, ortak eser verme alışkanlıkları gelişsin istedim ama onlar sayesinde, o dersler vasıtasıyla da çok şeyler öğrendim, fark ettim. Öğretmek öğrenmektir zaten, ders vermek ders almak olduğu gibi. Yazmak da farklı bir öğrenmektir, malum.

Müslüman Anadolu’nun tarihi ve kültürü ihmal edilmiş bir konu olarak hep ilgimi çekmiştir. Memleketimle, kendi mahalli tarihimle ilgilenmem biraz da kendimi daha yakından tanıma arzusuyla alakalı. Kutuz Hoca’nın Hatıraları’nı, Güneyce-Rize Sözlüğü’nü başka sebepler yanında kendi hafızamı ve irtibat noktalarımı keşif yolunda buldum diyebilirim. Maalesef dinlenme vakitleri yahut hat değiştirme mecburiyetleri hariç bu alana yeteri kadar vakit ayıramıyorum ama arzuyla ve zevkle eğildiğim böyle bir çalışma kalemim var. Yakın senelerde bir grup arkadaşla Rize neşriyatı da yapıyoruz.

Vaktinizin bereketi…

Eserlere, yazılara bakarak vaktimin çok bereketli olduğunu söyleyenler var, hep oldu. Buna eyvallah demekten başka elimden bir şey gelmez. Fakat yapmak istediğim, önümde dağlar gibi birikerek duran işler açısından durum pek de öyle değil. Ben de kendimi vakti darlar arasında görüyorum. Bu yüzden çalışmalarıma daha fazla vakit ayırabilmek, biraz daha kenara çekilebilmek için emekli oldum. Cep telefonu meselesinin bunlarla alakası var elbette. Biraz da, belki öncelikle küçük bir muhalefet adasını korumakla…

Sosyal aktiviteler ve kültürel faaliyetler çok ve uyarılmış bir şekilde arttığı için oralardan gelen davetlere karşı perhizkâr duruyorum. Bilmediğim, davet metinlerini veya sözlerini ciddi ve tatminkâr bulmadığım toplantılara, televizyon programlarına, sempozyumlara gitmiyorum. Yine de bir kısmı dostların icbarıyla olmak üzere kabul ettiklerim, katıldıklarım hâlâ az sayılmaz ya!

Yani perhizkârlık esasına dayanıyor vakti örgütleme tarzınız…

Öyle de denebilir. Dahası Medine vesikası, bir arada yaşama, sivil toplum, tarihin sonu gibi moda yani dayatmacı fikirlerin, bütün dünyaya boca edilen siyasal İslam, kamusal alan, etnisite, küreselleşme gibi parlak yönlendirici kavramların, boğucu aktüel tartışmaların peşinden gitmiyorum. Gitmem gerekirse eğer arkaplanlarına, söylenmeyenlere, kasdımahsusla gizlenenlere, aktüel ve moda olmayanlara yöneliyorum. Çok satan, herkesin bahsettiği kitapları modası geçtikten sonra elime alıyor ve sadece bazılarını okuyor yahut karıştırıyorum. Fakat İstanbul şartlarında bunlar vakti iyi kullanmak için yetmiyor maalesef.

Her nimetin olduğu gibi zamanın da bir bereketi var şüphesiz. Âlimler ömrün bereketli olmasına dair nasihatlerde bulunmuşlar çağlar boyu. Siz hem nasihate muhatap hem de nasihat edecek konumda olan biri olarak bu konuda neler söylersiniz?

Nasihat edecek yaşa geldim mi diyorsunuz? Kime sorsanız zamanın bereketi azaldı, herkes vakit fukarası oldu çıktı, diyecektir. Bir açıdan doğru bu, ben de diyorum bazen. Yalnız bu bakış açısı bereketi tamamen kendinin haricinde ve diyelim ki kullandığı zamanın dışında bir şey gibi görüyor. Halbuki bereketin yukarıdan gelen, dua ile, himmetle, birinin el dokundurmasıyla olan tarafları, kısımları olmakla beraber kişinin kendi irade ve idrakiyle de doğrudan alakalı. Bir başka şekilde söylersek bereket farkında olunduğu zaman sahip olunabilecek, içerde hissedildiği zaman varlığı ve değeri kavranabilecek bir şey aynı zamanda. Çalışın, ibadet edin, insanlara el uzatın, varlıklarla temas sağlayın, tefekkür edin, tabiata bakın, yapıp-eyleyin, üretin… derim. Bunlar olursa zaten bereketin kendisi… Devam ettikçe, su aktıkça her şey daha da gürleşecek, temizlenecek, bereketlenecek.

Akan suyu Allah besler demişler.