Hasan Tahsin Feyizli: İnsanda melekleşme istidadı var

Röportaj: Betül Şatır

İnsanı yatıştıran sakin ses tonu ile doğruları anlatmayı kendisine vazife edinmiş Hasan Tahsin Feyizli ile ders bahanesi ile biraz zaman geçirirseniz telefonundan her on dakikada bir çağrı sesi duyarsınız. Bir ses onu kısa aralıklarla kafasını kaldırması, boynunu rahatlatması için uyarır. Okumak yazmak onda öyle bir iptila olmuş ki, evlatları hatırlatma için böyle bir program yüklemek zorunda kalmışlar. Ankara’nın manevi ibresini yükselten ve en çok okunan Kur’an-ı Kerim mealinin yazarı olan Hasan Tahsin Feyizli ilerleyen yaşına rağmen ilmî çalışmalarına, talebe yetiştirmeye hız kesmeden devam ediyor. Birçok kişinin iş bitti dediği yaşlarda verimli olunabileceğini gösteren örnek bir şahsiyet.
70 yaşında doktoraya başlayıp 81 yaşında profesör olan, sürekli akademik makaleler neşreden Hasan Tahsin Feyizli ilme tutku ile bağlı bir insan. Öyle ki ilahiyatçı olmanın yanında aynı zamanda mühendis ve fizikçi ve derin bir astronomi bilgisine de sahip. Akademik düzeyde İngilizce, Arapça, Almanca ve Fransızca biliyor.

Melekleri şiir defterlerinden, edebiyat kitaplarından, sanat gravürlerinden gündelik hayatımıza nasıl geri taşıyabiliriz?
Meleklere iman gayba imanın büyük şartlarındandır. Sağımızda, solumuzda, önümüzde takipçi melekler var. Sürekli bize kamera ve mikrofon tutuyorlar. Yazıyor ve tescil ediyorlar. Kabirde yoldaş olan melekler var. Hafaza melekleri var bir yandan; bizi koruyorlar. Sen geçerken yolları açarlar. Gece bastığın yerleri temizlerler, hazırlar. Bir taş geliyor gözüne değil kenarına isabet ediyor. Allah bizi melekleri ile sürekli koruyor. Ama sen koruma alanından çıkmışsan hevanın ve nefsin koruma alanına girdiysen o başka. Sen meleklere hürmet etmezsen, onları bilmezsen tanımazsan onlar da seni bilmezler. Büyüklerimiz bizi sürekli meleklerin varlığı ve onlara hürmet duyulması hususunda uyarırlardı.

Meleklere hürmet nasıl olur?
Kadın olsun erkek olsun abdestli gezmek, dikkatli giyim kuşam içinde olmak, edep dairesi içinde bulunmak. Hazret-i Hatice’nin Peygamberimize görünen zatın melek mi başka bir şey mi olduğunu nasıl test ettiğini bilirsiniz. Melekleri hep göz önünde bulundurmak, hep hatırda tutmak gerekir. Bu sebeple boş eve girerken dahi selam veririz. Namazda selam veririz. Aslında bulunduğumuz odada dolu cisim, ses ve resim vardır, biz göremeyiz. Nasıl ki dikkatli bir okuma yapınca saatin tik taklarına odaklanmaz ve onu duymazsan bu da aynı öyledir. Eğer yönelirsen, aklına koyarsan, konsantre olursan burada sadece hava olduğunu düşünmezsin. Bilen, duyan, gören olursun. Burada bulunan sesler, cisimler ve resimler olduğunu, meleklerin bize eşlik ettiğini kafanda tekrarlamazsan görmeyi bırak, varlığını dahi unutur gidersin. Umursamaz olursun. Hürmet duymak gerektiğini düşünmezsin. Dikkatli, dolaylı olarak edepli olmak gerektiğini ve bir gün hesaba çekileceğini unutur gidersin. Pozitivist bir yöneliş olur böylesi.

Yağmur tanelerini meleklerin indirdiğine inanırız mesela hocam…
Kar ya da yağmuru deney olarak pozitivist bilim adamları gerçekleştiremezler. Sular ve taneler birbirine katışırlar aşağı inerlerken. Ama meleklerin taneleri tek tek indirdiğine iman edersen ki öyledir, bir intizama ve bir hikmete de iman etmiş olursun. Dünyada iken melekleri sadece ruhumuzla algılayabiliriz. Gözümüzün ürettiği enerji onları görmemize yeterli değildir. Mücessem değillerdir ama nurani olarak hep vardırlar. Mesela Hz. Osman melekleri saygıya sevk edecek kadar edepli bir insandı. Günlük hayatında melekleri unutmaz, ihtiram gösterirsen sen de melekleşirsin demek ki. Allah’ın varlığını hissetmek için, kitaplara ve ahirete inanmak için bir katmandır meleklere iman. Onu unutursan, vahye de inanmaz olursun. Arşa çıkan, yeryüzüne inen melekler var. Tartışma esnasında susunca bizi savunan, vicdanımızı hareketlendiren melekler var. Kâinat böyle vazifeli varlıklarla dolu. Nurani bir enerji kaynağı olarak her yerdeler. Sürekli tespih ediyorlar. Salavatları, zikirleri Rabbimize belli günlerde arz ediyorlar.

Meleklere iman etmenin bizi denetleyen bir yanı da var diyebilir miyiz?
Meleklere olan imanımız şekillendirici iman hususlarındandır. Bu çoğumuzun ihmal ettiği bir akidedir. Meleklere iman konusunda tam manasıyla başarılı olabilseydik MOBESE kameralarına hiç ihtiyaç olmazdı. Resulullah melekleri görmüş, vahyi duymuş, gayb olanı tecrübe etmiştir. Demek ki dünya gözü ile tecrübe edemeyeceğimiz ayrıcalıklı bir durumdur bu. Bize başka şekillerde hep aşikârdır oysa. Davud’un (a.s.) elinde demir yumuşardı. Sesi uzun mesafelerden duyulabilirdi. Süleyman (a.s.) bütün canlıların dillerini anlayabilirdi. İnsan potansiyelini bilemiyor ki. Of demekten, yoruldum demekten içindeki güce yönelemiyor ki.

Meleklerle ilgili en çok hangi sorularla karşılaşıyorsunuz?
Geçenlerde biri dedi ki. “İsrafil kıyamete kadar boş mu oturacak hocam?” “Sen kendi sorumluluklarını tamamladın da sıra İsrafil’e mi geldi” dedim ona. Azrail’in aynı anda birçok kişinin canını alması bahsi var. Bilim ve teknoloji ilerledikçe insanın bunları anlamlandırma kabiliyeti de artıyor. Cebrail’in işi bitti mi? Belki hâlâ salih kullara doğru ve güzel olan şeyleri ilham etmektedir. İsrafil, “Kişi ölünce kendi kıyameti kopmuştur” hadisine atfen belki ölüm öncesinde herkesin kendine ait kuvvetli bir ses işitmesini sağlıyordur. Ölümü anımsatıyordur. Bunlar hep düşüneceğimiz şeyler. Mevsimler değişir durur, biz bir kere bile Mikail’i (a.s.) anımsamayız. Belki yağan yağmurda, esen rüzgârda, bir selam, bir atıf beklemektedir bizden. Ya da böylesi edeptendir.

Böyle ince düşünme pratiğini, böyle bir edebi nasıl kazanabiliriz?
Bir örnek daha vereyim size. Mesela insanlar çocuklarını çok severler ve hatalarını göremez olurlar sevgiden. Görmeyince de terbiye hususunda yetersiz kalırlar. Aynı şekilde insan içindeki dünya sevgisini, nefs denilen alt aklı, o alt katman olan vasfını çok severse, haz tuzağına düşerse hatalarını göremez olur, nefsini terbiye etmekte yetersiz kalır. Aynı çığırından çıkan sevgi ile şımartılmış bir çocukmuş gibi azgınlaşır, yaramazlaşır, söz dinlemez olur. İnsan, nefsinin elinde bir kukla olur. Yukarından ipler takılı olduğu hâlde arzularımız bizi yönetir. Ama ipleri yani hatları ona değil de, heva heveslere değil de rahmani bir kaynağa bağlarsanız oradan hareket kabiliyeti kazanırsınız. Rahmani olana bir irtibat geliştirirsek hareketlerimiz o oranda ilk kaynağın, hakikatin güzelliği ile donanacaktır.
Küçük çocuğa, “Onu elleme, onu alma haramdır” dediğimiz gibi nefsimize de “Doğru değildir! Haramdır! Hak değildir!” der ve terbiye edersek doğru olana yaklaşmamız mümkün olacaktır. Nefs-i emmare ehlileştirilebilir. Sürekli tembihlenir, terbiye edilirse melekleşir gider. Haramlara karşı içimizden gelen cazibenin zamanla yok olma istidatı vardır.

Çocuk ve nefs birbirine benzer ve ikisine de sınır çizmek gerek, diyorsunuz. Hâlbuki günümüzde terbiye etmek, kısıtlamak/kısıtlanmak olarak görülüyor…
Çocuklar bizim kalbimizde, ciğerimizdedir. Anne babalar olarak biz sadece onların akıllarındayız. Oysa onları Allah için sevmeli ve yetiştirmeyi vazife bilmeliyiz. Akşemseddin hazretleri 12 oğlunu yuvadan uçurmuş, evlendirmiş, sonra hepsini evine çağırmış. Baba Akşemseddin davet akşamı gülüyormuş sürekli. Büyük oğlu neden bizim babamız bu kadar mutlu diye merak etmiş. Ama edebinden doğrudan soramamış, bu sevincin nedenini bir başkasına sordurmuş. Akşemseddin hazretleri, “‘12 oğlumu büyüttüm, hepsini yuvadan uçurdum. Besledim büyüttüm. Hiçbirisinin sevgisi Allah sevgimin yerini almadı’ diye Rabbime iltica ediyordum. O akşam ona seviniyordum” demiş. “Oğullar-mallar” diye geçer ya Kur’an-ı Kerim’de. Ya o sevgi galip gelseydi. Rabbinin yolunda büyütmek nasip oldu diyerek mutluymuş. İşte emanet bilmek böyle olur.

Bugün bizler nefsimizi de çocuklarımızı da daha ziyade bedensel doyumlara mı odaklandırmış durumdayız?
Yerseniz bütün enerji mideye gider. Okursanız aklınıza gider. Bedensel doyumlar anlık olurlar. Ama manevi doyumlar sonsuzdur. İnsanı yaşatanlar onlardır. İnsanların çoğu, “Bu herkeste var alayım” der. “Bu kimsede yok” diye ister ve alır. “Bu pahalıymış, bir tane olsun” diye ister. “Bu çok ucuzmuş” diye bir de onu ister. Hepsini istemiş olur böylece. Çocuk aklı da aynıdır, ihtiyaca değil cazibeye yönelir. Bu sebeple çocuğu eğitir gibi eğitmeliyiz kendimizi de.

Nasıl?
Çocuk sizin uyarınızı nasıl duyar ve yaramazlıktan vazgeçerse siz de imanınızın sesini nefsinize karşı yükselteceksiniz ki o da duysun, adam olsun, yola gelsin. Ama imanın sesi cılızsa, çıkmıyorsa boş işlerle uğraşır, dizilere bakar durursunuz. Hayatınız boş bir anlamsızlık içinde geçer gider.

Nefsimizi böyle eğiteceğiz, ya çocuklarımızı?
12 yaşına kadar vücuduna, 12 den 18’e kadar nüfus cüzdanına sahipsin çocuğun. 18 yaşından sonraysa kimin olacağı belli değil. Eğer nizamı öğrettiysen, hakikatleri içselleştirebilmesini sağlamışsan çocuk her zaman senindir. Ağaç yaş iken eğilmelidir. Ebeveynler içindeki gücü iyi tanımalı; örnek olmalı. Yanında besmele çekersen, her işimizde bizi gözetleyen melekler var dersen eli ayağı, gözü kulağı hep terbiye içinde olur.

Akışkan modern dünyanın cazibesi bu terbiyeyi çok zorlaştırıyor…
Ayette Allah haber veriyor Efendimize; kâfirleri, şeytan ve avanelerini. “Müminler Kur’an’ı okurlarken, dinlenmemesi, duyulmaması için şamata çıkarın ki gönülleri hakikate yatışmasın” mealinde bir ayet var. “İnanmayanlar birbirilerini organize ederlermiş. Ruh gıdasını lezzetini almasın, Kur’an’ın tadı sakın ola bizim de kalplerimizi kuşatmasın diye gürültü yapın, oyun oynayın” derlermiş kendi aralarında. Kur’an hususunda dikkatleri dağıtın diye kararlar alırlarmış. İşte kâfirlerin ve şeytanın vârisleri bugün bu dönemde dizilerle, yarışmalarla, futbol maçları ile şamata çıkarıyorlar ki siz Hakk’ın sesini duyamayasınız.

Çoğu zaman şamataya kapılıyoruz…
Hâlbuki unutmasak, takipçi melekler var. Bizi sürekli gözetleyenler var. İşte meleklere iman, insanları böyle başıboşluktan kurtarır. Ben gözetleniyorum, diye düşünürüz. Tabii ki Allah görüyor bizi, eminiz. Ama affedeceğine inançla boş vermişiz biraz. Görevli varlıkların olduğunu bilmek bizi silkeler. Başka? Oruç tutmak mesela… Oruç tutunca nefis güçsüz düşüyor, ruh ise kuvvetleniyor. Ruh da nefsin zevk aldığı şeyden zevk alıyorsa ruh özelliğini kaybetmiş olur. Sen kahkahaları ruhun gıdası sanırsın.

Peki, ruhun hoşlandıklarını nefse kabullendirmek nasıl olur?
Ben çocukluğumda birkaç kez sinemaya gittim. Ama hiç zevk alamadım. Beni küçük yaşta Kur’an’ın lezzeti ile tanıştırmıştı ailem. Ruhum nereden lezzet alacağını çoktan belirlemişti. Bulunduğum o eğlence hâli beni sıktı, daralttı. O sinema gösterisi, üzüntü ve bunalma hâli yaşattı bana. Size hikâye gibi gelmesin bunlar; bu öykülerin ucu bir hatta bağlıdır. Ruhunuza başka lezzetler tattırırsanız, başka hazlar dayatırsanız his kaybı gibi iman kaybı yaşarsınız.

His ve iman kaybını nasıl tedavi edeceğiz?
Tövbe tedavisi ile iyileşmemiz lazım. Nasıl his kaybının tedavisi elektrikli fizik tedavi ise siz de istiğfar ile tedavi olmanın, hastalığa çare bulmanın yollarını aramalısınız. Bizler de öyle. Hemen tövbe ediyorsa bir kişi onun imanı kuvvetlidir diyor Peygamberimiz. İyice uyuşmamış, imanı zayıflamamış çünkü. Kazaya bıraktığın namazdan sonra hemen istiğfar etmen lazım mesela. Şeytanın adımlarına uymayın, peşinden gitmeyin diyor ya Allah. Eşyaya bile tapar olursunuz.
En çok da düğünlerde… Öyle düğünler yapılıyor, öyle eşyalar alınıyor ki “hayırlı olsun” diyorsun. Hayır yok ki, sen hayırlı olsun diyorsun. Çocuklarınıza tembihleyin eşleri hususunda. Allah’ın emirlerine ters bir emir alırlarsa hiç münakaşa etmesinler. Sadece şunu sorsunlar. Kul musun ilah mısın? Karşıdaki ilah değilim diyecektir. “O zaman sen de kul ol” diyeceksin. Böyle öğretin onlara. Ama sonraya ertelemeyin. Düzgün insanlarla karşılaşmak için düzgün hayat sürmeniz lazım.

En başından hassas olmayı mı savunuyorsunuz?
Size bir misal… Horasan Nişabur’da bir vali varmış, kızı evlenme çağına gelmiş. Kızını, çok takvalı diye Mübarek adında hizmetlisi ile evlendirmek istemiş bu vali. “Kızımı sana vermek istiyorum” diye teklif etmiş. Mübarek, “Ama efendim, ben basit bir hizmetliyim. Nasıl olur?” demiş. “Olsun” demiş vali. Evlendiriyor bunları. Kızın annesi öğreniyor ki uzun zamandır hâlâ karı koca olmamışlar. Valiye söylemiş anne. Vali damadın bu işi ciddiye almadığını düşünmüş. Çağırmış, “Sen neden benim kızıma dokunmadın” diye sormuş. Mübarek’in cevabı enteresan. “Eğer kızınız bilmeden bir haram yemişse kanından çıkması kırk günü bulur, ben o yüzden kırk gün beklemek istedim, kusura bakmayın” diye cevap vermiş. Sonra mutasavvıf başarılı bir kumandan ve derin bir âlim olan çocukları dünyaya geliyor bu evlilikten. Abdullah b. Mübarek doğuyor. İmam Azam da böyledir bilirsiniz. Babası elmayı dişlediği için ne bedeller ödemiştir. E, öyledir ya! Tavuğu bile sokaktan tutup kesip yemek haramdır. İlmihali vardır bu işlerin. Üç gün kümeste hapsedersin. O önce arınır, öyle kesilir. Şimdi sizce dikkat ediliyor mu?

Sizin çocukluğunuzda nasıldı peki?
Ben de beş altı yaşındayken bir hadise yaşadım. Entari giyerdik o zamanlar, pantolon yok henüz. Kuşyeri’nin bağ evlerinin arasındayız. Bir bahçe var çok şahane. Amasya elmaları var kırmızı kırmızı. Arkadaşlar “koparalım yiyelim” dediler. Ben, “yapamam” dedim. Evden tembihliyim ya. Beni gözcü diktiler. Sonra benim hakkıma üç tane elma düştü, eteğime koydum, eve getirdim. Bir tanesini yeni ısırdım ki, annem gördü. Hemen önce ağzımı yıkattı. Güzelce ağzımı yıkadım. Sonra “Ne oldu anlat bakalım, bu elmalar nereden?” diye sordu. Ben anlatırken, dinlemeye dahi dayanamadı. Hemen elmaları geri götürmemi istedi. Bir daha da elimi uzatamadım bu tepkiden sonra. Anneciğimin tahsili yoktu ama çok imanlı, ihlaslı idi. Sürekli zikrederdi. Kur’an okurdu. Ben beş yaşında iken “Sübbuhun Kuddusun Rabbunâ Rabbu’l-melâiketi ve’r-ruh” demeyi öğretti bana. Melekleri anan bir zikirdir bu. O zikri çok söylerdim. Nefs ve çocuk arasındaki benzerliğe dikkat ettiniz değil mi?