“Eğitimin zamanı ve mekanı yok.” Beyhan Erkişi

“Eğitimin zamanı ve mekanı yok.” – Röportaj: Betül Şatır

Beyhan Erkişi, Muğla’nın köklü sülalelerinden birine mensup. 1978 doğumlu. Küçük yaşta annesini kaybedince çocukluğu büyük bir yalnızlığın içinde geçmiş. Lise bitince hayatını değiştiren bir dostluk yaşamış. Elinden tutan Leyla sayesinde adım attığı ve “Cennete sürüklendim” diye ifade ettiği yolculukta bütün ailesini de peşinden sürüklemiş. Dış İlişkiler Müdürü olarak yıllarca çalışmış. İş hayatını çocuklarıyla ilgilenmek amacıyla bırakmış. Eşi Fatih Bey, başarılı olduğu kadar da meşgul bir işadamı. On yaşındaki oğlu ve yedi yaşındaki kızı, Beyhan Hanım’ın özel gayretleriyle şimdiden birçok alanda başarılı bir çizgi tutturmuşlar. Üç dili aktif olarak kullanıyorlar, profesyonel spor yapıyorlar. “Dinî-dünyevi donanım kazanmalı.” diyen bir annenin çocuk yetiştirme serüvenini sizler için dinledik.

Dinî-dünyevi donanımlı çocuk yetiştirme gayreti dışardan bakınca bile hemen belli olan Beyhan Hanım’ın kendi çocukluğu nasıldı?

Çok kitap okuyan bir çocuktum. Bana alınan kitaplar kısa sürede bitiyordu. Kütüphane aboneliklerimin hakkı çabukça doluyordu. Çareyi ansiklopedileri okumakta buluyordum. 1. cilt, 2. cilt… Derken bana göre dünyanın en kötü şeyi oldu. Annem hastalandı. Kısa bir süre içinde dünyadan ayrıldı. On bir yaşındaydım. Annemin hastalandığı sırada aceleden büyümem gerekti. Yedi ay kadar yatakta yatan annemin kalkamaması dolayısıyla ev işlerini yapmayı öğrenmiştim. Beslenme çantasız okula gitmeyi, zaman zaman ütüsüz önlük giymeyi… Ajite duygusallıklara girmek istemiyorum ama çok zor günlerdi. Ablam annem ölmeden evlenmişti. Abim şehir dışında üniversite okuyordu. Ben ve babam gündelik hayatımızla ilgili anneannemin ve babannemin kısıtlı yardımları ile yaşayıp gidiyorduk. Babam çok zengin bir ailenin oğluydu. Maddi olarak hiç sıkıntımız olmadı. Ama annesizlik hiçbir maddi güçle telafi edilemeyecek bir acı. Bir baba büyümekte olan kızına nasıl tecrübe aktarabilir ki? En çok ergenlik zamanlarımda acı çekmiştim.

Çocukluğunuz babanızla yalnız mı geçti? Babanız evlenmedi mi?

Babam birkaç yıl sonra evlendi, üvey bir çocuğunun sorumluluğunu istemeyen bir hanımla. Ama bana çok kötülük etti gibi düşünmeyin. Gayet iyi bir anneydi. Karşılıklı olarak birbirimize yönelik yabancı bir duygusal tavrımız vardı sadece. Babam abimlerle ve ablamlarla kalmam konusunda beni çok teşvik ederdi. Hiçbir yere ait olmama duygusuyla şehir şehir gezdim ben de. İstanbul, İzmir, Ankara… Eniştem ve abim nerede görev yapıyorlarsa oraya… Sürekli kitap okumak ve tahsilimi ilerletmek konusuna eğildim. Yalnızdım, çaresizdim, annesizdim. Tek arkadaşlarım kitaplarımdı. Gözlüklerimin numarasını bilmek bile istemezsiniz.

Çok yalnızlık çekmişsiniz…

Evet, ama lise bittiğinde tuhaf bir şey oldu. Leyla, bana çok tatlı bir dostluk yaşattı. Yaşıtımdı; dindar bir kızdı. Hafızlıkla meşguldü. Yatılı bir Kur’an kursuna gidip bir yıl orada kalacağını söyledi bana. Dinî ilimleri iyice kavramak ve hayatına bilinmesi gerekenleri bilerek devam etmek… Aklıma yattı. Ben de ona takıldım. Hâlbuki o kadar rahat kıyafetler giyiniyordum ki şaşırırsınız. Mini etek giymek çok olağandı benim için. Kur’an kursunun biraz daha ilerletilmiş hali olan bir ilim yuvasına ben de kaydoldum.

Aileniz karşı çıkmadı mı?

Ailemde herkes ben ne istersem onay veriyordu. Galiba içine düştüğüm boşluğu doldurmadıklarını görüp üzülüyorlardı. Üniversite tahsilini bir kenara bırakıp bu enstitü düzeyindeki Kur’an kursuna yazıldım. Bir ilim deryasının içine dalmıştım. Mezun olduğum kolej, Muğla’nın en iyi lisesiydi. Ama orada öğrendiklerimi bana asla öğretmemişti. Çok iyi yabancı dil biliyordum, ama anneannemin yarısı hurafelerle dolu dinî öğretileri dışında çok bir şey bilmiyordum.

Ailenizde dindar insanlar var mıydı?

Ailede tek dindar kişi o da çok koyu olmamakla beraber Huriye yengemdi. Ailesi hassas insanlardı. Leyla’yı dinî anlamda çok iyi yetiştirmek istiyorlardı. Leyla’nın dostluğunun peşinden bambaşka bir cennete sürüklenmiştim. Ve yıllar sonra ailemi arkamdan bu cennete sürükleyeceğimi henüz bilmiyordum. Leyla ve arkadaşlarım, dindarlığın en güzel en temiz örnekleriydiler. Beni ailemin edemediği kadar mutlu etmişlerdi. Bayram tatillerinde bile eve dönmek bana acıklı geliyordu. O kadar güzel şeyler öğrendim ve o kadar güzel arkadaşlıklar edindim ki dünyada başıma gelen en güzel şeydi. Güzel şeylerin başlangıcıydı.

Öğrendikleriniz annesini kaybetmiş bir kızın kalbinde nasıl bir karşılık buldu?

En güzeli de buydu. Anneciğime sürekli Kur’an okuyarak onu çok uzaklardan memnun ettiğim hissi tarif edilemez bir mutluluktu. Çok bereketli verimli ve benim için selametli bir yıldı. İnanılmaz yoğun bir programla İslami bilimleri iyiden iyice öğrenmiştik. Bir sürü ezber yapmıştık. O günlerde üniversite tamamıyla aklımdan çıkmıştı. Kendimi sürekli Kur’anla meşgul etme isteği ile dolmuştum. Kapanmıştım, tıpkı Leyla gibi. Onun özendiğim meleksi hallerini taklit ederek ve zamanla benimseyerek bambaşka birisi olmuştum. Anneme üzülmenin onu özlemenin yerini duygu olarak onu memnun etme hissi kaplamıştı. Yalnızlık hissime gelince yok olmuştu.

Peki, üniversiteye gitmeye nasıl karar verdiniz?

Bu konuda babamın özel ricası vardı. Üniversite imtihanlarına yabancı dil üzerinden girerek İngiliz Dili ve Edebiyatı Fakültesi’ni kazandım. Okulumu başarıyla bitirdim. Mezun olunca Muğla’da uluslararası bir şirkette dış ilişkiler müdürlüğü yapmaya başladım. Bu arada Kur’an kursu arkadaşlarımla kurduğumuz bağ gittikçe kuvvetleniyordu. İçlerinden biri (Sevil) şimdi eşim olan Fatih Bey’le tanışmamıza vesile oldu. İyi bir işi, güzel bir tahsili vardı.

Bu özellikleri sebebiyle mi Fatih Bey’le evlenmeye karar verdiniz?

Tabii ki hayır. Bunlardan ziyade bende güven ve şefkat hissi uyandırmıştı. Fatih Bey dindar, kibar ve anlayışlı biri olduğunu bana hissettirdi ve evlendik. Artık gerçekten bir ailem olmuştu. Ailesi birbirlerine saygılı, sevgi dolu insanlardı. Kayınvalidemde çok özlediğim o duyguyu yeniden yakalamıştım. Onu bunaltacak kadar sevmiş olabilirim. Ama sevmekten de sevilmekten de bunalmadı. Beni kızı kabul etti. Köy kadınıydı. Ondaki bilinç, ondaki sevgi hiçbir okumuş insanda yoktur. O kadar şefkatliydi ki… Pek istemediğim halde bana öksüz muamelesi yapıyordu. Ama zamanla bunu sadece iyilik duygusuyla yaptığını anladım. Kabullendim. Onun sevgisi içimde ne boşluklar dolduruyordu bir bilseniz. Eşimle bir konuda anlaşamasak ben kayınvalidemin kollarına koşuyor sarılıp ağlıyordum. Hep benim tarafımı tutuyordu.

beyhanerkisi2Çocuklarınızın eğitimi konusunda nasıl bir yöntem izlediniz?

Allah önce Bilal’i, sonra Liva’yı bize evlat olarak verdi. Giderek kalabalıklaşan bir mutluluk içerisindeyim. Öncelikle hem kendi bildiğim yabancı dilleri muhafaza etmek hem de onlara kolayca yabancı dil öğretebilmek için gündelik hayatta onlarla İngilizce konuştum. Arkadaşları ve çevreleri Türkçeyi güzel öğrenmeleri için yeterli olacaktı. İyi derecede İngilizce ve orta derecede Almanca biliyorlar. Almanca ve Arapça konusunda ben de sürekli destek oluyorum. Bu sene de gittikleri yaz kurslarında bir kaç hatim yaptıktan sonra emsileye başlatıldılar. Önce düzgün ve sağlam bir okuyuş. Kıraat. Ben en önce bunu önemsedim. Sonra Arapça öğrenmeye sıkı ve disiplinli bir giriş yaptılar. Sadece yaz okullarıyla yetinmenin yetersiz ve anlamsız olduğunu anlayınca sene içinde onları özel ders saatleriyle takviye etmeye başladım. Ne zaman güzel bir şey yapsalar (mesela hatim ya da dilde bir kur atlamak) onları muhakkak umreye götürürüm. Onlarla ilişkilerimde annesizliğimin de eseri olsa gerek inanılmaz hassas davranmaya çalışıyorum. Tek niyetim ve gayretim dinî-dünyevi donanımlı çocuklar yetiştirmek. En büyük hedef ne diye sorarsanız güzel ahlaklı çocuklar olmaları…

Bütün bunları yaparken zamanı nasıl örgütlüyorsunuz?

Zaman çok değerli bir mefhum. Bu bende nasıl oluştu size itiraf edeyim. Annemi kaybedince, onun nefes aldığı anları güzel değerlendiremediğimi düşünerek büyük bir huzursuzluk yaşadım. Uyuduğum anlara kin duydum. Ya da sokakta oynadığım zamanları hep annemden çalmışım gibi geldi bana. Hâlbuki çocuk aklı işte. O zamanlar yapacağınızın en iyisini zaten yapmışsınızdır. Ölüm kimsenin beklediği bir son değil. Hele benim annem için yazdığım son asla bu değildi. Zaman kurs hayatında da bana genişleyen bereketlenen bir hacme sahip olduğunu göstermişti. Anladım ki insan zamanın esiri olmakla zamanı kendine esir etmek arasında tercih kullanabilir. Zaman dua ettikçe de uzayabiliyor, genişleyebiliyor.

Zamanı kendine esir etmek derken…

Sabah uyuyan bir kimsenin rızkı geniş olmaz. Vaktinin de bereketi olmaz. Hiçbir zengin kimse yoktur ki sabah geç vakitlere kadar uyuyor olsun. İsterse inançsız olsun fark etmez. Eğer uyuyorsa da muhakkak o nimeti elinden alacaktır Allah. Tecrübelerim bu konuda beni yanıltmadı. Eşimle en delikanlı zamanlarımızdan beri birbirimizi zaman konusunda uyardık durduk. Sabahları o değerli zamanlarımızda uyumadık. Günlük dualarımızı, surelerimizi okuduk. Ezberlerimizi ilerlettik. Güneşi hiçbir zaman üzerimize doğurmadık. Ben müsait olamadığım vakitlerde bahçede oyalandım. Ya da başka şeyler okudum. Okuyacağımız ve öğreneceğimiz şeyler asla bitmez. İlim uçsuz bucaksız bir derya, biz sadece parmağını bananlardanız maalesef.

Peki çocuklar?

Çocukları da sabahları uyumamaya alıştırdım. Onlara sünnet üzere hayatlarını planlamalarını önce gösterdim sonra da öğütledim. Sadece söylemeniz yetmiyor. Sizde görmeleri çok önemli. Birçoklarına göre daha hayat başlamadığı sabahın erken saatlerinde spor yapmayı çocuklarımıza da sevdirdik. Zaten çocuklar profesyonel olarak sporla meşgul oluyorlar. Kızım atletik jimnastik çalışıyor. Gittiği okul onu millî takıma hazırlıyor, fakat biraz daha büyüyünce tesettürlü kıyafetiyle bu sporu yapamayacağını anlayacak. Sadece sağlık için ve hobi olarak yapmakla yetinecektir. Ya da inançlarını daha ön planda tutarak yapmanın bir yolunu bulacaktır. Oğlum basketbol oynuyor ve bu konuda gayet iyi. Anlatmak istediğim şu: Sabahları uyumak yerine yapılacak antrenmanlar, okunacak virtler var bizim evde. Erken kalkmamız tüm günümüze bereket olarak yayılıyor.

Çekirdek aile içinde böyle bir temponuz var. Peki yakın çevreniz nasıl?

Çevremiz kültürel açıdan farklı ve çeşitli. Yabancı yerleşimcilerden ahbap olduğum kadınlar var. Yazlık çevresinde kurduğum dostluklar var. Yanlarında kendi yaşam biçimimi sürdürebildiğim insanlar. Namaz vakti geldiğinde müsaadelerini isteyip namaz kılacağımı söyleyerek yanlarından kalkarım mesela. Ramazan’da oruç tuttuğumu ifade eder, hatta teşvik ederim. İnanın siz kendiniz oldukça dostlarınız sizi daha çok takdir ediyor. Kavga etmeden ortak konularda sohbet ederek arkadaşlık yaşamak mümkün. Bilhassa gayrimüslim dostlarımdan çok saygı gördüğümü hissediyorum. Onlardan kaçıp saklanmak yerine onlara karşı mesul olduğumu hissederek kurduğum dostluklarım var.

Gayrimüslim arkadaş… Alışılmışın dışında biraz…

Biz Müslümanlar beni de bozar ya da beni de eksiltir diye bırakın başka dinden kimseleri, biraz ehli dünya insanları bile hayatımıza sokmak istemeyiz. Ya da onlarla haşrolacağız diye korkarız. Aslında bizim işimize gelen bahaneler bunlar. Benim Norveçli, Rusyalı arkadaşlarım var, aynı sitedeyiz. Biz onlara iyi ve güzel örnek olmakla mükellefiz. Onlara karşı sorumluluğumuz var. Kendimizi doğru bilgiler ve duygularla donatıp onlarla iletişim halinde olmalıyız. Onlardan en çok duyduğum şey ne biliyor musunuz? Müslüman, bilhassa dindar kimselerin onları hor görüyor olması. Böyle bir hisse kapılıyorlar. Bizde olan hali kibir olarak algılıyorlar.

Çocukları eğitirken mekânı oluşturmak (denetlemek) konusunda neler düşünüyorsunuz?

Bence eğitim çok kompleks bir şey. Zaman ve mekân en önemli iki öge. İnsan boş işlere zaman bulmayı istediği için vakit ile ilgili sürekli cinayet işler. Önemli ve güzel şeylere istemediği için vakit ayırmaz. Zamanı ve mekânı örgütlemek dediniz. İkisi de sizinle birlikte şekillenen kavramlar. Mesela güzel ahlakın ne belli bir zamanı ne de belirli bir mekânı vardır. Önümüze geldikçe verdiğimiz tepkiler takındığımız tavırlar çocuklar tarafından kaydedilir. Güzelse güzel olan davranışları, hatalı ise çirkin davranışları öğrenir çocuklar. Bunun için belli bir zaman ve mekân ataması yapamazsınız. Nurettin Topçu’nun da dediği gibi: “Öğrenmek zekânın; yapmak ahlakın işidir.”

Ahlakın zamanı ve mekânı yok diyorsunuz; peki eğitimin?

Eğitimin de zamanı ve mekânı yok. Biz eşimin işi dolayısıyla çok seyahat ederiz. Bir otelde ya da bir istasyonda oluşumuz mekân olarak bizi öğrenmekten, doğru bildiklerimizi uygulamaktan geri bırakamaz. Az önce bir katedrali gezmişizdir belki, ama soluklanmak için bir kafede otururken Arapça sigalardan, kelime çekimlerinden dersimizi veririz birbirimize. Ya da o ülkenin tarihini kalıcı bir şekilde kavramaya çalışırız. Zaman ve mekân sizi başka şeylere sürüklemek isteyebilir. Ama siz disiplinli olursanız, kişilikli olursanız zamana ve mekâna anlamı yükleyen siz olursunuz. Mekân sizi eğlenmeye uyumaya malayani şeylere davet edebilir. Ama siz mekâna benim varlığım senden daha üstün diyebilirsiniz.

Çocuklarla seyahat etmek birçok kişinin zorlandığı bir konu…

Biz seyahatlerimizde ve evimizde eşyanın yükünü hafifletme yoluna gideriz. Bence bize bu da zamandan, mekândan kazançlı hale getiriliyor. Mesela çocuklar on ve yedi yaşındalar, valizlerini kendileri hazırlarlar. Hiçbir fazlalığı yük etmeyiz yanımızda.

Evde oluşturduğunuz ortam nasıl?

Ben oyuncak seven bir anneyim. Bilal legolarla o kadar harika şeyler yapıyor ki inanamazsınız. Teknolojiye merakları var ama etkin kullanmak konusunda her an tembihlerle karşılaşıyorlar. Boş diye bir zamanları yok, serbest zamanları var. Ve o zamanlarında spor ve öğrenme konusunda güçlü bir motivasyona sahipler. Ellerinin altında birçok teknolojik araç var ama bu onların sosyal yaralar almasına sebep olmamalı. Çünkü onlar oyun kavramını bedenle yapılan bahçede oyuncaklarla yapılan bir şey olarak kavradılar.

Evde televizyon var mı?beyhanerkisi3

Televizyon var, ama televizyona ilgi yok bizim evde. Bazen günler olur düğmesine dokunmayız. Doğada hayatı tecrübe edeceğimiz çok güzellikler var. Biz çok güzel bir diyarda yaşıyoruz. Bol bol yürüyüş yapıyoruz. Galiba çocuklar ilgilendikleri hobileri televizyondan daha ilgi çekici buluyorlar. Asla zamanlarını pasif bir şekilde ekran karşısında geçirmeyi isteyeceklerini sanmıyorum. Televizyon çağımızdaki en büyük zaman kayıplarından birisi.

Gündelik işlerde bir iş bölümü var mı?

Elbette, onlara araba temizlettiriyorum. Evi toparlamalarını istiyorum. Onları yoruyorum. Spor ve kurslar zaten onları çok oyalıyor.

Çocuklarınızı yetiştirmek için işinizden ayrıldınız. Peki onlardan başka bir şeyle meşgul olmuyor musunuz?

Bilhassa dinî konularda kendimi ilerletmeyi hedefliyorum. Yazlıkta bildiklerini bize de anlat diyen hanımlarla karşılıklı sohbetler ediyoruz. Genelde kırmızı saçlı, modern, emekli bankacı, emekli müdire olan hanımlar ya da birçoğu eski bürokrat… Onlara kendi çizgimi hiç değiştirmeden dostluğumu veriyorum. Sohbet programları düzenliyoruz. Mutat olarak sureler okuyoruz. Bilmeyenler Kur’an okumayı öğreniyorlar. Eğer benim onlardan fazla bildiğim bir şey varsa durumu kısa bir süre içinde paylaşarak eşitliyoruz. Bir de içinde bulunduğum camianın düzenlediği kermeslere yardım ederim. İnsanlar beni lüks bir arabadan inerken görünce bir şeyler alıp çıkacak zannederler. Ama ben akşama kadar soğan doğrarım, mantı bükerim. Stantların başını beklerim.