Carel Bertram: Türk evi, tam da onu korumak isteyenlerin elinde parçalanmıştır

Konuşan: İslâm Dalp
Çeviri: İsmail Aydın

San Francisco Üniversitesi’nde İslami Araştırmalar ve Ortadoğu Bölümü’nde öğretim üyesidir. Ortadoğu üzerine eğitimini Berkeley’de, sanat ve mimari tarih eğitimini de Kaliforniya Üniversitesi’nde aldı. Çalışma alanı İslam dünyasında kentsel tarih ve kolektif hafızadır.

Türk evini tanımlamanın zorlukları
geniş bir alanda çevresine göre
şekil alan biçimi. Bunun bir de
gündelik hayatta kullanımı ve
kolektif hafızadaki yeri söz konusu
olduğunda mevzu derinleşmeye
başlıyor. Türk Evini Hayal Etmek
kitabıyla tanıdığımız Carel
Bertram’la Türk evinin temsilleri,
değeri ve geleceği üzerine keyifli
bir sohbet gerçekleştirdik. Bize
kalan güzel cevaplarıyla birlikte
tatlı dostluğu oldu.

Türk evi olarak bilinen yapı bütününün “temel mimari dağarcık” unsurları nelerdir?

“Türk evi”, Türkiye Cumhuriyeti’nin sembolik evreninde merkezî bir imaja dönüşmüş olsa da, aslında 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu tarihte artık inşa edilmeyen Osmanlı dönemi ev tipiydi. Dolayısıyla “Türk evi”, özünde geçmişten Cumhuriyet devrine getirilen bir Osmanlı evidir. Bu sebeple, “Türk evi” diye bir şey olmadığı; aslında Osmanlı evinin yeniden adlandırıldığı iddia edilebilir.
Bu yeniden adlandırma elbette önemli, fakat aynı zamanda önemli olan bu “Türk evi”nin çok gerçek bir görsel biçime sahip olması ve böylece kolayca hayal ediliyor edilebilmesidir. On dokuzuncu yüzyıl öncesinde, Anadolu ve Balkanlar’daki Osmanlı kasabaları, yapılarında çeşitli yerel stiller ve malzemelerle öne çıkardı, ancak on sekizinci yüzyılın sonlarında, imparatorluğun çoğu için konut türlerinde bir homojenleşme başladı.
Bu dönemde Anadolu ve Balkanlar’daki kerpiç konutlar yerini, ahşap karkasa sahip dört temel kategorisi olan evlere bıraktı: konak, köşk, yalı ve küçük aile evi ya da hane. Çoğu ahşaptan yapılan bu yapılar caddeye bakan odaları çıkma olan, cephe boyunca dizi hâlinde sıralanmış pencerelere sahip, geniş saçaklarla korunan ve yaşam alanlarının giriş katın üstünde olması gibi ortak mimari özelliklere sahipti. On dokuzuncu yüzyılla birlikte iç mekânlar bile, özellikle de Osmanlı odası olarak adlandırılan alan, ortak bir mekân düzenine sahip olmuştu. Oda, evin merkezî birimi idi; çekirdek ailenin geniş aile içindeki yaşam alanıydı. Caddeye bakan pencere pervazları içerideki sabit divanlarla aynı hizada olan; dekoratif ahşap tavanlar, ahşap dolaplar ve tuğla şömineleriyle, bu bütün taşra için standart hâline gelen, başkentin ihraç edilen yapı formuydu. Osmanlılar Saraybosna’dan Şam’a kadar nereye giderse gitsinler, buna benzer evler ortaya çıktı.

Türk evi mimarisini kendi içine kapanmış, dışarıyla bağlantısını koparmış bir alan olarak tasavvur ediyoruz çoğu zaman. Türk evinin sokak ile ilişkisini nasıl ele almamız gerekiyor?
Yine, ilginç bir soru! Müslüman ağırlıklı kültürlerin evleri, mahremiyetleri ile bilinir; diğer bir deyişle, ailenin özel alanını [ev], kurallara veya hatta özel hayat kurallarına uymaya ihtiyaç duymayan insanların yaşadığı kamusal alanla [sokak] ayırırlar. Cinsiyet açısından, Müslüman kentli kadınlar hiçbir surette namahrem tarafından, yani evlilik düşmeyen aile üyeleri ve çocuklar (ve Osmanlı sarayında hadımlar) hariç hiçbir erkek tarafından görülemezdi. Bu, kamusal alanların temel olarak erkekler için veya tamamen örtülü olan kadınlar için olduğu anlamına geliyordu. Gayrimüslimler bu göreneği bir dereceye kadar takip ettiler. Bu kültürlerdeki evlerin sokaktan iç mekânlara, giderek daha özel hâle geldiği “kademeli mahremiyet” diyebileceğimiz bir formu vardı. Şam, Kahire ve Fez’deki birçok ev, sokakları koridor hâline getiren penceresiz duvarların ardında kalırdı. Kapılar, duvarla çevrili odaların baktığı avluya açılırdı. Ev yeterince büyük olduğunda kadın ve çocuk bölümleri, genellikle kendi özel avlusu olan harem, sokağa açılan kapıya en uzakta olurdu. Osmanlı topraklarındaki büyük evler genellikle iş yeri olarak adlandırabileceğimiz bir biçimde kullanılırdı. Erkek ziyaretçiler, kadınların asla bulunmadığı evin selamlığında karşılanırdı. Ancak tabii ki ziyaretçi yokken ev aile ortamı olurdu. Çoğu evde ayrı kapı tokmakları vardı, birinin sesi gelenin kadın olduğunu gösterirdi; diğeri kadınların kendi alanlarına gitmelerini sağlayan erkeklerin geldiğini belirten tokmak sesiydi.

Tüm cepheleri kucaklayan ev

Ama Osmanlı evi ile ilgili sevdiğim şey, caddeyi inkâr etmemesi, sevmesidir. Yürüyenin gördüğü ve hissettiği zemin kat nadiren ikamet için kullanılırdı (belki de İstanbul’un yoğun mahalleleri hariç) ve penceresiz olduğu için genellikle hayvanlar ya da arabalar için ayrılmıştı. Bu boş cepheler, evin ön cephesinin açık alana baktığı durumda bahçe alanlarına açılabilirdi. Ancak, örneğin Kuzey Afrika, Yemen ve Orta Asya sokaklarının penceresiz yüksek sokak duvarlarının aksine Osmanlı sokağında, ikinci ve üçüncü kat duvarları sadece pencerelerle donanmış değil, üç cepheden pencereli belirgin odalarla çevrelenmiştir. Daha büyük Osmanlı evlerinde, her oda ayrı bir aileye aitti. Bu nedenle odalar arasında bağlantı kapıları yoktu. En iyi odalar sokağa bakardı ve genellikle büyükbaba ve büyükanneye aitti, ancak büyükanne, kızları, gelinleri veya misafirleri pencere önündeki sedirler üzerinde oturabilir ve sokakta olup biteni seyredebilirlerdi. Sokakta olanlara müdahil olabilir, komşularına seslenirlerdi.
Bu dışarı doğru uzanan odaya veya -eğer ev küçükse- bütün kata verilen isim çıkmaydı. Dışarı doğru uzanan bir odadan oluşan çıkmaya cumba deniyordu. Dışarıya doğru uzanan merkezî bir müşterek alandan (sofa) oluşan çıkmaya ise şahniş veya şahnişin denmekteydi.

Türk evi ne kadar Türk’e özgü bir şeydir? Başka kültürlerden bir etkilenme söz konusu mudur?
Yukarıda belirttiğim gibi, Osmanlı ve ahşabın bir ürünü olduğu için gerçekten “Türk evi” diye bir şey yoktur ve birkaçını zikretmek gerekirse Rum, Ermeni, Bulgar ve Arnavutlar gibi çeşitli kültürlerden oluşan Osmanlı kent kültüründe geliştirilmiştir. Çoğu kültürel ürünlerde olduğu gibi, tasarımlar çoğunlukla üst sınıflardan ve saraydan çıkar ve zamanla alt tabakalara yayılır ve uyarlanır.

Örneğin, Bosna’da gördüğümüz büyük Osmanlı konakları, zengin tüccarlara ya da payitahtla temas hâlinde olan Osmanlı asillerine aitti. Dolayısıyla bir şekilde birbirinden farklı olsa da, mesela, Safranbolu’daki bir Osmanlı evinin Yunanistan ya da Bulgaristan’da olandan daha “otantik” olduğunu ileri sürmek yanlış olur. Bu tip evler için, mutlak anlamda bir dünya mirası olan Safranbolu’daki evlerin “Türk” olduğunu ileri sürmek bile zordur. Safranbolu, kendi evleri ve hamamları ve kiliseleri ile oldukça büyük bir Rum nüfusuna sahipti. Ayrıca, her evin parçaları farklı loncalar tarafından inşa edilirdi, örneğin bir Rum loncasına mensup bir usta pencereleri takmaya gelip bir kasabanın tüm pencerelerini birbirine benzetebilirdi.

Devamı Nihayet Dergi 34. sayısında…