Burhanettin Tatar: Hareketin olmadığı yerde ufuk fark edilemez

Röportaj: Zehra Yaren

Prof. Dr. Burhanettin Tatar, Samsun’da doğdu. 1988’de O.M.Ü. İlahiyat Fakültesini bitirdi. Amerika’da yaptığı “Interpretation and the Problem of Authorial Intention” adlı tezle doktor unvanını aldı. Din, İlim ve Sanatta Hermönetik; Felsefi Hermönetik ve Yazarın Niyeti; Siyasi Hermönetik, İslam Düşüncesine Giriş, yayınlanmış kitaplarından bazıları. Hâlen O.M.Ü. İlahiyat Fakültesi Felsefe Bölümü öğretim üyesidir.

İmam hatip liselerinin ve ilahiyat fakültelerinin sayısı her geçen gün artıyor. Nicelik ile doğru orantılı olarak nitelik artışından bahsetmemiz mümkün mü? Kendi öğrenciliğinizden yola çıkarak günümüz gençliğinin eğitim öğretim eğrisini kelimelerle nasıl çizersiniz?
Her insan, ama özellikle çocuklar ve gençler, dünyayı kendi bedenlerinden hareketle algılarlar. Zaten dünya ile aramızdaki mesafe; gözümüzün –estetik boyut dâhil– varlığın farklı boyutlarını görebilme, kulağımızın muazzam ses dünyası ile bağ kurabilme, dil aracılığıyla tarihsel-toplumsal gerçekliğe ait olabilme, damak tadımızın gelişimi ile tabiata farklı açıdan ait olabilme, el ile varlıklara şekil verebilme gücümüze paralel olarak artar ya da azalır.
Bir genç; göz, kulak, el, dil ve damak üzerinden dünyayı tecrübe ettikçe, düşünme gücü de aynı oranda artar. Dolayısıyla dünya, başkalarından öğrendiği bir bilgi nesnesi olmaktan çıkar, bizzat tecrübe ettiği bir şey olur.

Buradan nasıl bir eğri çizip bugünkü eğitime geleceğinizi merak ediyorum…
Şöyle. Türkiye’de eğitim bu tespitlerin tam tersi bir nitelik gösteregeldi, Osmanlı’nın son dönemlerinden başlayarak günümüze değin. Büyük oranda pozitivist karaktere sahip olan bu eğitim tarzı, gerçekliği salt zihinsel olarak algılanabilir ve başkalarına aktarılabilir bir şey olarak gösterdi. Bu yüzden el, göz, kulak, dil gelişimi olmaksızın, sadece zihinsel düzeyde insanların dünyayı ve diğer gerçeklikleri kavrayabilecekleri varsayıldı.

Dünya ile bağ kuramayan, bilgiyi nesneleştiren bu yaklaşım, imam hatip liseleri ve ilahiyat fakülteleri için de geçerli mi?
Geçerli olmak bir yana daha vahim bir görünüm arz ediyor, diyebiliriz. Zira bedensel algı düzeyi gelişmeyen bir genç, kaçınılmaz olarak sadece “fiziksel ve kültürel dünya”yı değil, “din dünyası”nı da başkalarından aktarıldığı şekliyle bir zihinsel kurgu içinde anlar. Kendisine aktarılan tasarımlar içinde yaşar, dünya ile bağ kuramaz, içinde yaşadığı yalıtılmış “dünya” onu kırılganlaştırır. Bunun sonucu vahimdir: Kolayca manipüle edilebilir bir “nesne”ye dönüşür.
İnternet bu manipülasyonu daha kolay hâle getirdi. Türkiye’de internet (elektronik düzlemdeki sanal çağ) öncesinde imam hatip lisesi öğrencileri, en azından, sanal çağın zihni kurgusallaştıran etkilerine maruz değildi. Şimdi ise elektronik düzlemde dünyaya görsel ve işitsel olarak daha fazla erişim imkânı var. Ama bu, gençleri içinde yaşadıkları dünyayla buluşturmuyor, tam tersine ondan uzaklaştırıyor. İçinde yaşadığı ortamı tecrübe etmesini, kendi bedensel yeteneklerini fark etmesini geciktiriyor, hatta imkânsızlaştırıyor. Kısacası imam hatip lisesi ve ilahiyat fakültesi öğrencilerinin birer nesneye dönüşme oranı gün geçtikçe artıyor.

İmam hatip liselerinden neredeyse Kur’an okumayı bilmeden mezun olan öğrencilerden bahsediyor meslek dersi öğretmenleri. İmam hatipli öğrenci profilinde dünden bugüne ne değişti? Bu değişimin olumsuz yönleri ile başa çıkmak için ilahiyat fakültelerinde neler yapıyorsunuz?
İçinde yaşadığımız sanal çağda, hemen her şey istenildiğinde erişilebilir, “orada duran” bir şey gibi görülüyor. Hiçbir şey için zahmet etmeye, soru sormaya gerek yok gibi düşünüyor gençler. Bu yüzden de “soru sorarak dönüşüme açık olma” yetenekleri köreliyor. Kur’an, soru sormadıkça, anlaşılması pek mümkün olmayan bir kutsal metindir. Gerçeklik sanallaştıkça, kurgusal hâl aldıkça veya el altında duran bir şeye dönüştükçe öğrencilerin Kur’an’a ilgisi azalıyor zannımca.
Ben kendi öğrencilerime öncelikle geleneksel ve modern düşünme tarzlarımız ve bunların sorunları hakkında farklı perspektifler vermeye çalışıyorum. Bildiğiniz gibi, Kur’an’ın baştan sona ilgilendiği tek temel sorun da insanların düşünme ve anlama noktasındaki sorunlarıdır. Bu sorular sorulmadıkça, sorunlara çözüm aranmadıkça Kur’an’a teveccüh olmaz.

İlahiyat eğitiminin öğrencilerin ufkunu yeterince genişletebildiğini söyleyemiyoruz. Neden?
İlahiyat eğitimi, dünyayı tanımadan dinin bir “bilgi” olarak öğretilebileceği ve bu bilgiye göre yaşanabileceği varsayımı üzerinde şekillenegelmiştir. Önce dinin doğru anlaşılması, ardından dünyaya karşı doğru tavır alma şeklinde teorik ve pratik düzlemler kurgulanmıştır. Bu durum, klasik iman-amel tartışmasını hatırlatmaktadır. Oysa bir insan, içinde yaşadığı dünyayı anlayabildiği, görebildiği, duyabildiği, ona dokunabildiği kadarıyla anlayabilir dini de. Yani dünya ile çok boyutlu bir bağ kurmaksızın din anlaşılabilirlik ufku içine giremez. Din, zaten anlaşılabilen bir dünyanın henüz anlaşılmamış diğer boyutlarına dikkat çeker.
Günümüz ilahiyat eğitimi, klasik ve modern (pozitivistik) metafizikten mülhem, bilgi yani kavram eksenli bir gerçekliği tasvir ederken, bu gerçekliğin daima tarihsel-kültürel dünyamız içinde ortaya çıkmış olduğunu göz ardı ediyor. Kısacası dünyası olmayan (ufuksuz) bir bilgi ya da nesneleştirilmiş bir dinî bilgi yığını ile ilahiyat eğitimi verilmeye çalışılıyor. Hakikati hemen yanı başında bulacağını zanneden bir öğrenci veya öğrenciyi bu tasavvura yönlendiren eğitim tarzı, ister istemez sükûn yani hareketsizliği esas alıyor demektir. Hareketin olmadığı yerde ufuk fark edilemez.

Hareketsizlik esas alındığından olsa gerek, ilahiyat fakültelerinde fıkıh fıkıh tarihinde, felsefe felsefe tarihinde, İslam İslam tarihinde kilitli. Gündelik hayatta rehberlik etmesi gereken din adamı kimliği ise “ekran yüzü”ne kilitlenmiş vaziyette. Bu kısır döngüden kurtulmak için acil eylem planı oluşturmamız gerekmiyor mu?
Gerçekliğin tarihsel-kültürel bir dünya içinde ortaya çıktığı göz ardı edildiği için ilahiyat eğitiminde fıkıh fıkıh tarihinde, felsefe felsefe tarihinde, İslam İslam tarihinde kalıyor. Bugünkü dünya ile temas kurulamıyor. Ekran yüzünde sıkışıp kalan din adamı kimliği de dinin dünyasızlaşmasının ve sadece bir göstergeye dönüşmesinin sonucu.
Hazırlanması gereken acil eylem planı, kanaatimce, öğrencileri bedensel yetiler üzerinden dünyayı farklı açılardan anlamaya ve şekillendirmeye yönelik olmalıdır. Zira bedensel yetilerle algılanamayan ve sadece bilgi aracılığıyla öğrenilen ya da kurgulanan dünya, içi boş bir tasavvurdur. Maalesef, imam hatip ve ilahiyat eğitim tarzı içi boş dünya tasavvurunu yani din ve dinî bilginin dünyasızlığını güçlendirmenin ötesinde pek bir iş başarmış görünmüyor.

Bütün dünyada eğitim geriliyor. Paradoksal bir şekilde okur yazarlık oranı ve üniversite mezunu insanların sayısı artıyor, fakat varlıkla ilgili kapsayıcı bir bakış ve görüş geliştirebilen, dünyaya bütüncül bakabilen insanların oranı azalıyor. Bütün eğitim alanları için geçerli olan bu tespit çerçevesinde, dünya ve ahiret bilgisini bütünlemesi beklenen ilahiyat eğitimine dair söyleyebileceğiniz daha özel hususlar var mı?
Evet, okur yazar oranı artıyor ama okur yazarlığın anlamı da değişiyor. Daha ziyade teknik, pragmatik, pratik açıdan işlevsel bilgi türleri rağbet görüyor. Bu bilgi türleri, okuma ve yazmayı, varlığın ve insan hayatının farklı açılardan anlamlandırılmasına katkı yapan bir ufkun teşekkülü için kullanmıyor. Hemen her şey, pragmatik amaçlar için araçsallaştırılmanın kurbanı oluyor.
Oysa hem okuma hem de yazma, insana, başkaları ve dünya karşısında kendisini gözden geçirebilme, sorunlarını fark etme, fâniliğini tecrübe etme imkânı sunabilir. Böyle olunca da okuma yazma varoluşsal ve ahlaki bir boyut kazanır. Okuma ve yazma sürecinin böyle bir derinlik kazanabilmesi için, insanın kendisini ahlaki, varoluşsal, dinî ve estetik bağlamlarda fark edecek ve sorgulamasını sağlayacak bir işlevinin olması gerekir. Biz buna dönüşüme kapı aralayan okuma ve yazma adını verebiliriz. Yani okuma ve yazma esnasında yöneldiğimiz hususlar bizi bize geri iade ettiğinde, kendimizi dönüşüme açık bırakma imkânı buluruz. Ancak böyle olduğunda okuma ve yazma, nihai olarak insanın kendi kaderini okuması ve yazması şeklinde bir anlam kazanabilir. Bu çerçevede ilahiyat eğitiminin, elbette bütüncül bir dünya görüşü sunması gerekir. Bunun için de sadece klasik ve modern ilimlerin öğretilmesi ve bilginin tekrarlanması ile sınırlı kalınmamalı; henüz okunmamış ve yazılmamış olanın (insanın kendi varlığı) okunması ve yazılması bağlamında varlığa ve kutsal metnimize yönelinmelidir.

Türkiye’de yabancı dil öğretilemeyişi, sorun olarak sık sık dile getirilir. Öğrencilerin Türkçeye yeterince vâkıf olmayışlarını henüz dert etmiş değiliz. Sizin “Din, dil ile öğrenilir” tespitinizden yola çıkarak soruyorum, ahlaki yetersizlik ile dil arasında bir bağlantı kurmak mümkün mü?
Din, gerçek anlamda bir dildir. Din, kelimelerin gündelik anlamlarının çok ötesinde farklı bir semantik düzlemde konuşur bizimle. Dini anlamak, dili çok farklı bir boyutta anlamak, yani dilin bize bir başka şekilde konuşması demektir. Din, kendine özgü bir dil oluşu nedeniyle, ahlaki duruş ve sorunlarımızı çok farklı açılardan kavramamızı sağlar. Zira ahlak, başkaları ve kabaca dünya ile kurduğumuz özel bir bağdır ve bu bağın kavranışında, din kendine özgü dili aracılığıyla büyük bir rol oynar. Esasında, ahlak, başkalarının ve dünyanın bize farklı bir boyuttan konuşma çabasıdır. Bu konuşmaya kulak verebilmek ve uygun cevabı bulabilmek için gündelik dil dâhil, dinin özel dilini bilmek kritik bir rol oynar. Dilsel yetersizlik ile ahlaki yetersizlik kısmen paralellik arz eden bir husustur.

İlahiyat öğrencilerinin edebiyat ile bağlantıları, nazımdan nesre geçememiş durumda. (Esasında bu tespit bütün sosyal bilim öğrencileri için geçerli.) Öğrenciler roman okumamaktan âdeta kıvanç duyuyor. Zamanın ruhu ile roman/sinema arasındaki irtibatı dikkate alacak olursak, ilahiyat öğrencileri ve dahi hocaları din dilini nasıl güncelleyecek?
Esasen nazım veya şiir, varlığın salt rasyonel veya kavramsal olarak öngörülemezliğine, nesir ise varlığın kavramsal olarak öngörülebilirliğine dair temel öğretilerdir. Bu yüzden varlığın öngörülemezliğine vurgu yapan mistisizm veya bizdeki tasavvuf daha ziyade şiire; buna karşılık varlığı öngörmeye çalışan felsefe, hukuk ve bilim ise nesre yönelmiştir. Durum ne olursa olsun, hem nesir hem de şiir daima güçlü bir muhayyileye ihtiyaç duyar. Bugün bu ihtiyacı en fazla karşılayan unsurlar roman ve sinemadır. Geçmiş çağlarda bu ihtiyacı mitolojik ve dinî metinler karşılamaktaydı. Hatta birer mitoloji üretimi sayılabilecek “uydurma hadisler”in toplumun hayal gücünün eriştiği noktayı gösterdiği bile söylenebilir.

Bugün dinî muhayyileyi besleyen unsurlar neler peki?
Günümüzde din dili daha ziyade fıkhi (hukuki, siyasi) ve kısmen tasavvufi söylem içinde sıkışmış durumda. Çünkü roman ve sinemanın modern zamanların mitolojik muhayyilesine yaptığı katkıdan istifade edemiyor. Roman ve sinema, seküler mitolojik bilince katkı sunan en önemli araçlar günümüzde. Bu sebeple dinin, inanan kişiden talep ettiği dinî muhayyilenin etki alanı gittikçe daralıyor; fıkhi, siyasi ve kısmen tasavvufi söylem içinde sönükleşiyor.
Din dilinin güncellenmesi demek, modern muhayyilenin başta gelen kaynaklarından roman ve sinemanın yanına dinî metinlerin de katılması anlamına gelir. Ancak konuşmamızın en başlarında belirttiğim gibi, dinin nesneleşen bilgi anlayışı çerçevesinde öğrenilmeye çalışılması, dinî bilginin dünyasızlaşmasına yol açarken aynı zamanda dinî metinlerin muhayyile alanından büyük oranda çekilmesine de yol açmaktadır. Hâlbuki dinin varoluşsal ve ahlaki boyutunu muhafaza edebilmesi için, din sanki sadece pratik, pragmatik, teknik ve araçsal bir bilgi türü imiş gibi, bir din dili inşa edilmemelidir. Aksine dinin, muhayyileyi şekillendiren önemli bir unsur olarak tedavülde olması gerekir.

Muhayyilenin önemini kavramak çok kolay değil… Muhayyile bize ne kazandırır?
Sizin günümüz eğitiminin veremediğinden şikâyet ettiğiniz dünya ahiret bütünlüğünü. Zira bütünlüklü bir kavrayış, sınırsız bir dinî muhayyileyi talep eder bizden. Muhayyile, insanın kendisini kendi gelecek bilinci içinde ölüm sonrasına proje etmesine (yansıtmasına, kendisini geleceğin görüş alanı içine yerleştirmesine) imkân verir. Dinî muhayyilenin zayıflaması ise, insanın kendisini sınırlı bir zaman dilimine proje etmesine yol açar. Bu da inanan kişinin varoluşu için en büyük tehdittir: Dünyası ile ahiretini birbirine bağlayamamak. Bunun sonucu nedir? Ahirete inandığını söyleyen bir insanın bile kendini çok kısa vadeli bir gelecek tasavvuru ile sınırlaması. Günümüzde dinî inancın büyük oranda çıkarcı bir yaşama biçimi içine sıkışmış olması, bu tehdidin hangi boyutlara ulaştığını yeterince açık bir şekilde göstermektedir.