Ayşenur Kurtoğlu: Günümüz görgüsü, gözün sınırları ve saygı mesafesi

Ayşenur Kurtoğlu, 1962 yılında Sivas’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. Aynı bölümde yüksek lisans yaptıktan sonra İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Bölümü’nde doktora yaptı. Kadınların tarihsel ve toplumsal sorunları konularında çeşitli makaleler yazdı. Bazı eğitim kurumlarında rehberlik uzmanı olarak görev yaptı. Gazetelerde editörlük ve televizyon programcılığı yaptı. Kadın sivil toplum kuruluşlarında proje ve program danışmanlığı yaptı. Hâlen Üsküdar Üniversitesi’nde öğretim üyeliği görevini yürütmektedir.

Bir adab-ı muaşeret kitabı kaleme aldınız. Nezaketi ve zarafeti kitaplardan öğrenmeyiz aslında. Kendinizi şöyle bir gözden geçirdiğinizde hâl üzere, edep üzere olmayı kimlerden nasıl öğrendiniz?
Kitap öncesi hafızamda kalan şeyin ne olduğunu yokladığımda, 90’lı yıllarda arada devam ettiğim bir seminer salonunda masada oturduğum sırada, bir genç kızın elindeki kitapları masanın üzerine pervasızca atmasının sesini ve görüntüsünü derin bir iz olarak hatırlıyorum. Bu durumu hem kendime hem de masaya bir hakaret olarak algılamıştım. Sonrasında çevremde gördüğüm çok şeyin “ukalası” olmadan bir editörden görgü ile ilgili kitap yazma teklifi imdadıma yetişti. O ana kadar dikkat ettiğim ama dile getiremediğim şeyleri söyleme fırsatı bulacaktım, teklifi memnuniyetle karşıladım. Günlük hayatta derdini çektiğim ve biriktirdiğim şeylerin kitap yoluyla aktarılması fikri, doğrusu hoşuma gitti.
Doktorasını yeni vermiş birisi olarak kitabı da gayet ciddi bir tasnif içinde ele aldım. Ana başlıklar, alt başlıklar, onların da alt başlıkları derken gayet ayrıntılı bir gidişat başladı. Bunun ne kadar kıymetli olduğunu, kitabın ilk çıktığı günlerde bir zarafet okulu sahibinin dikkatini çekmesi ile daha iyi anladım. Göksel Kortay ve Müjdat Gezen’in de ders verdiği bu okulda ders vermem istenmişti. Kitap ayrıntılı başlıklarla dikkatlerini çekmiş…

Kitabın başlangıç noktası hayat. Peki kitabiyat kısmı nasıl oldu?
Kitabımı yazmaya başladığımda doğal olarak kaynak araştırıyordum. Uluşabildiğim ve edinebildiğim ve sahaflardan bulabildiğim kitap sayısı oldukça azdı. Güncel duruma değil, geçmiş dönemlerin adab-ı muaşeretine dairdi bulduklarım. Ailemin kütüphanesindeki askerî protokol kitapları ve gazetelerin verdiği ansiklopediler dışında pek de kaynak bulamadım.
Kaynak arayışlarım içerisinde, sevgili komşumuz Mualla teyzeye danışmak için randevu istedim. Kendisi Gazi Ahmet Paşa’nın torunu ile evliydi ve Notre Dame de Sion mezunuydu. O günlerde büyük bir şirketin genel müdür asistanlığını yürütmekteydi. Kısa bir süre sonra da emekli olmuştu zannederim.

Yani kitabın hazırlanış süreci hayat üzerinden aktı öyle mi?
Evet. Mualla teyze, ailemdeki örneklerin dışında edebin ve görgünün canlı bir timsaliydi. İyi ki kendisi ile komşuluk yoluyla hayatlarımız kesişti. Hafız bir hâkim kızı olan Mualla teyze ile ilk tanıştığımız andan itibaren ismim, “Ayşe Hanım”dı. O zaman ben, 16 yaşında bir çocuktum ve bu şekilde bir hitap elbette hoşuma gitmişti. Bir büyüğün gözünde yerinizin değerinin önce hitaptan başladığını onunla öğrenmiştim. Belki kendisi hiç farkında değildi. Mualla teyze evinde ilk ağırladığında –evet, özellikle bu kelimeyi kullanıyorum, ciddiye alınıp özenle ağırlanmıştım- büyük bir emekle ve hassasiyetle hazırladığı İngilizce gramer şablonunu büyük bir zarafetle anlatmıştı.

Mualla Hanım’dan bahsederken ilk kelimeniz zarafet. Niçin?
Benim için yaşayan edep oldu daima. Onun yabancı bir kız kolejinde öğrendiklerini merak ederek gitmiştim, hatta okulda rahibelerden neler öğrendiklerini sorarak başlamak istemiştim yapacağım çalışmaya. Ama o gayet kendinden emin bir şekilde, “Öyle bir kitab yoktu” dedi. Ben biraz da hayal kırıklığı ile ısrar ettiğimde ise böyle bir şeyin okunarak öğrenilmeyeceğini ve hiç ihtiyacının olmadığını kibar bir üslupla söyledi.

Sonra ne oldu?
İkinci şoku yaşadım. Tuğrul İnançer Beyefendi’ye, “Görgü ve adap üzerine bir kitap yazmak istiyorum” dediğimde “Müslüman edep sahibidir, neyi öğreteceksiniz” mealinde bir cümle ile karşılaşmıştım.

Kız çocukları için babaları ile kurdukları mesafe ve saygı dili önemlidir. Sizin babanız ile ilişkiniz nasıldı?
Edep öncelikle hitap ile başlıyor. Sevgili ve rahmetli babam da hitaba çok önem veren birisiydi. Çocukluğumdan itibaren “siz”le başlayan cümlelere muhatap olmuştum. Evin en küçük kızı ile “Ayşecik siz…” diye başlayan cümlelerle konuşan babamın bu tavrı, dede olduğunda da torunlarına aynı şekilde hitaplarla devam etti. Uzun gövdesinden aşağı kaydırak gibi kayan torunlarına son derece merhametli, ama aynı zamanda terbiyeleri konusunda da o derece itinalı idi. Küçücük torunlara bile “siz” diye hitap ediliyordu. Annesini kızdıran ve dedenin kucağına sığınan küçük yaramazlar, “Tamam annesi, bir daha üzmeyecek” diye korumaya alınırlardı. Ortada ne bağırtı ne haykırış olmadan mesele hallolurdu. Ama gelin hanımların dedeye olan hürmetlerini de belirtmem gerekiyor. Torunların da küçücük yaştan âşık oldukları dedelerine karşı cümleleri hep “siz” hitabı ile başlardı.

Anne ve babanızın birbirine hitabı nasıldı?
Annem ile babamın birbirlerine hitabı, “hanım” ve “bey” şeklinde idi. Bu hitapla başlayan ilişkiler irtifa kaybetmeden devam ediyor. Annem bir gün babama “bey” demeye nasıl başladığını anlatmıştı. İzin verirseniz onu zikretmek isterim. 1960’lı yıllar… Sivas’ta kiracı oldukları ailenin büyüğü bir hanım, “Kızım, senin üç oğlun mu var?” diye sorar. Annem de “Hayır, iki oğlum var” deyince, “Kocan, bey ismini almayı hak etmiş. Onun ismini çocuklarından artık ayır” dediği günden itibaren, babam “Hilmi Bey” olmuş.

Annenize bir komşu teyze yol göstermiş öyle mi?
Evet. Yaşlı kadınların irfanı çok önemli. Öğretici yol gösteren annenin olmadığı yerde terbiyevi vazifeyi yürüten teyzeler, büyükler. Belki de bugün en çok böyle şeylerin eksikliğini çekiyoruz.
Annem her daim idare eden, terbiyevi öğütlerini hiç ihmal etmeyen bir hanımdı. Bir suyun nasıl ikram edildiğini yine anneanne bilgisi olarak annemden öğrenmişizdir. Annemin de terbiye edildiği anlara şahit olmuşluğum vardır. Bir Bedriye teyzemiz vardı. Annemlerin çok kıymetli manevi dostları idi. Çocukluk çağlarımızdan itibaren kendinden küçük bir insana nasıl kıymet verileceğini ondan öğrenmiştik. Onun davranış asaleti ve inceliği karşısında duyarsız kalmak için herhâlde ruhen rahatsızlığınızın olması gerekirdi. Bir gün bize uğramıştı. Aslında uğramak pek âdeti olmasa da… Annem hemen heyecanla içeriye aldı ve misafir odasına geçtik. Hâl hatır sorma faslından sonra biraz geçti geçmedi, Bedriye teyzem kalkmaya davrandı. Annem, “Abla, nereye gidiyorsun?” deyince, “Sen daha elbisenin kollarını indirmedin, demek ki misafirliğim bu kadar” diyerek gitmişti. Annemin uzun yıllar boyunca bu konu açıldığında hep utandığını hatırlıyorum.

Anneniz için, terbiyevi öğütleri vardı dediniz… En çok kullandığı cümleler nelerdi?
“Kork korkmazdan utan utanmazdan”, “Asıl azmaz bal kokmaz”, “Ne kadar nazlansa nazenin olamaz, büyük söylemeyin, aman söyleneni yutun”… Bunun gibi çokça söylediği sözleri vardı.
Velhasıl annem terbiye görmüş bir annenin kızı idi. Çok yakışıklı olan babacığımın bir keresinde, “Kızım, anneniz çok güzel bir hanım değildi ama asil bir hanımdı ve beni terbiye etti” deyişini hiç unutmam.
Kadınlar terbiye ediyor sahiden çocuklarını, kocalarını, kızlarını, gelinlerini… Benim annem de evet, öyleydi. Bir keresinde babam anneme, “Türkan Hanım, herkes yaşlandı, maşallah bir sen yaşlanmadın” diye iltifat etmişti. Annemin cevabı ne kadar zarifti, “Sayende Hilmi Bey, hiç darda koymadın, hiç zora koşmadın beni. Hayatta gördüğüm bir sıkıntı mı vardı ki yaşlanacaktım.” (İltifata karşılık bu zarif cevabı verdiğinde Türkan Hanım yetmiş yaşındaydı; altı çocuğu bir astsubay maaşıyla örerek, dikerek büyütmüş; oğullarını evlendirdikten sonra yıllarca gelinleriyle, torunlarıyla birlikte oturmuştu.)

Aile terbiyesi ile okul terbiyesi birbiri ile uyumlu muydu?
Eğitim hayatımda çok şanslıydım. Çünkü ruhi terbiye anlamında hayatıma katkıları olan hocalarım oldu. Lise edebiyat öğretmenimin irfan, zekâ ve kültürü ile hemen her ortamdan bir şey öğrenerek çıkardım.
İnsanın sözünü dinleyeceği ve öğüt alacağı ağızlar, ne büyük nimet… Bazen başkalarında gördüğüm terbiyesizlik bizi terbiye ederdi. Bazen yaşadığım mahcubiyetler. İnsan toplum içinde yaşamalı ki gerçek anlamda terbiye olsun. Terbiye ölçümüzü ancak sınanarak anlayabiliriz çünkü. Hiç ummadığımız zamanda birisinin bir sözü, kendimizi bir daha gözden geçirmemize yol açabilir. Birbirimize ayna olabildiğimizde…

Üniversitede de öğüt alacağınız hocalarınız oldu anladığım kadarıyla…
Evet, en başta hocam Prof. Dr. Nihat Keklik… Allah sağlık ve afiyetler versin âdeta bizi yoğurdu. En azından ben kendi adıma öyle söyleyebilirim. Ağır felsefe bahisleri arasında tekrarlamaktan bıkmadığı sözleri vardı. “Ahlak” bizim için felsefenin en temel alanıydı. Sadece eylemlerimizde değil, düşüncelerimizde bile ahlaklı olmayı felsefe derslerindeki sohbetlerde öğrenmiştik. Bilgiyi sadece hamal gibi taşımamak için kendimi arada bu anlamda kontrol ederdim. Düşüncelerimde bile ahlaklı olmayı acaba becerebilir miyim diye kendimi test ettiğim zamanlar olmuştur. “Terbiye”nin felsefi anlamını benim dünyama hocam Nihat Keklik kattı, diyebilirim.

Hocalarım bahsine devam edecek olursak…
Bir diğer edep menbaım ise üniversite ikinci sınıfta talebeliğine başladığım sevgili hocam Prof. Dr. Ümit Meriç Hanımefendi olmuştur. Yakın halkasına ancak mezuniyetimden sonra girebildiğim kıymetli hocam. Kendilerinin öğrencisi olduğum yıllarda kendimce bir edep mesafesi koyarak, yaklaşamamıştım. Uzaktan takip eden, hemen her ayrıntıyı hafızasına nakşeden bir talebe oldum.
Hocamla üniversite yıllarımda ve sonrasında, bir şans olarak gördüğüm zaman paylaşımları benim için son derece öğretici ve zarafet yüklüydü. Kimsenin dedikodusunu yapmamayı ya da başkalarıyla ilgilenmemeyi onda görmüştüm. Soruları hep ciddiyetle dinleyen, insana kendisini çok kıymetli hissettiren sıra dışı bir hanım.
Kendisiyle bir yaz, yaklaşık on gün evinde benim şans addettiğim bir çalışma yapmıştık. Çalışmaktan çok, zamanı bize hizmete ayırmıştı. Bir büyüğün ve hocanın kendinden küçüklere nasıl hizmet edebildiğinin nadir örneklerindendir.

Kendisi en çok Üstad Cemil Meriç’in kızı olarak tanınır…
Evet, ama aslında hocam yedi göbek İstanbullu olan ve genetik bir asalet taşıyan annesi rahmetli Fevziye Meriç’in kızıdır. Şüphesiz onu da annesi terbiye etmişti. Evlerine giren birçok aydın kafalı insanın, entelektüel ziyafetin yanında Fevziye Hanım’ın zarafet ve hizmet ziyafetinden de faydalandıklarını düşünüyorum. Torun Hazal’ın, evde annesi, sevgili hocam yokken, beni karşılayış şeklini gördüğümde hocama hemen aktarmıştım: “Sizin yerinizi hiç aratmadı.” Küçük kızın bu hâli, hocamı elbette çok memnun etmişti. Evet, fark etmeseler de anneler çocukları için en büyük rol model oluyorlar.

Hayatınıza karışan hocalardan öğrendiklerinizi kitabınıza nasıl aksettirdiniz?
Ümit Hocamın kendisine takdim edilen kitabı alış şekli… Evet, hocamın kitabımda da yer verdiğim hediye bir kitabı alış sahnesi hâlâ gözümün önündedir. Kitabı alır, önce öpüp alnına koyar, sonra da göğsüne bastırır. Şimdi üniversitede bu tip sahneleri öğrencilerime aktarmayı âdeta görev biliyorum. Benim hoşuma giden, öğretici olan şeyleri onlardan esirgemeyi istemediğim için onlara ders aralarında yaşadığım sahici örnekleri aktarmaktan vazgeçmiyorum. Aslında dersten çok bu tür olayları daha dikkatli dinlediklerine de şahit oluyorum.

Böylece edebin hem hâl hem de kültür olarak yaşamasına katkı sunmuş oluyorsunuz…
Elimden geldiğince… Öğrenciler deyince hemen bahsetmek istediğim bir konu var. Malum, hemen hepimizin elinde olsa da gençler daha fazla kullanıyor akıllı telefonları. Ve cep telefonları mahremiyet algımızı yerle bir ediyor. Mahremiyetsiz bir edepten bahsetmek mümkün olmaz oysa.
Mahremiyet, “edep” ve “görgü”nün en temel kavramıdır. Sınırı öncelikle mahremiyet çizer. Bu yüzden bizim adabımızda “göz terbiyesi” çok merkezi bir öneme sahiptir. Mesela… Kapalı hiçbir mekân ya da nesneyi izinsiz açamazsınız. Aksi takdirde bu bir hırsızlık gibidir. Başkasının mahremiyetinden bir şey çalmaktır çünkü. Bugün belki de en çok üzerinde durulması gereken konu bu. Gözlerimize hâkim olmak. Ev sahibinin olmadığı mekânda basit meraklar ile etrafta göz gezdirmemek. Hele de kusur bulmak içinse eyvah ki eyvah. Belki de bunun için mutasavvıflar, yürürken ayaklarının ucuna bakmayı tavsiye ediyorlardı öncelikle.

kurtogluAdab-ı muaşeret, “Göz terbiyesi ile başlar” mı diyorsunuz?
Evet. En geniş yorumuyla “eline, diline, beline sahip olmak” öğretisinin ilk basamağı, göz terbiyesidir. Gözünüzle şahit olmamak için kendinizi korumak, ilgilenmemek, bakmamak ve bunun sonucunda bunu bir bilgi olarak zihninizde taşımamak. Bugün en çok temiz tutmamız gereken şey belki de zihnimiz. Teknolojiye kolay erişilebilirlik sayesinde elimizdeki araçlar bu konuda bizi zorluyor. Benim en çok dikkatimi çeken husus, ev hanımlarının kendilerini görünür kılma adına yaşadıkları telaş. Bu telaş, hastalıklı bir duruma evriliyor. Burada bir örnek zikretmek isterim. Takip ettiğim varlık sahibi bir hanım, tanınmış bir hocaefendiye çok muhabbet duyuyor. Onun kapısında beklerken bile kıyafetini ve aksesuarlarını resmetmekten kendisini alıkoyamıyor.
Bir tık ötenizde, dünyanın her yerinden gelen görüntü ve bilgiler. Herkes kuşatılmış vaziyette yaşamak zorunda. Bu kuşatmayı nasıl yararız? Aslında en çok üzerinde durulması gereken konu bu olmalı.

Haklısınız, sosyal medya adabı üzerine çok boyutlu çalışmalar yapmak gerekiyor. Peki, terbiyeli olmak, edepli olmakla, zarif olmakla ne kadar örtüşür? Nerelerde ayrışır?
Yemeği son derece güzel yiyen, çatalı bıçağı çok da zarif kullanan birisinin mesela garsona aşağılayıcı -ya da üzerine istemeden içecek döken birisi karşısındaki- tavrına bakmak lazım. Yani olay, kendi kişisel görünürlüğünün dışına taştığında, başkalarına karşı olan davranışındaki sahiciliğinde ve samimiyetinde o kişinin asıl ayarı ortaya çıkar. Bazı şarkıcılar vardır. Mikrofon uzatıldığında dünyanın en mükemmel hanımefendisi edası ile konuşur. Ama mesela eşi aynı hanım için biraz da istihza ile, ben onu evde öyle hiç görmedim, diyebilir.
Zarafet ve nezaket tabii ki güzeldir, ama bizim geleneğimizde edepli olmak da son derece önemlidir. Bir kimse çok mükemmel şekilde bıçak kullanamayabilir, zarif hareketlerle suyunu içmeyebilir ama duruşu, hâli, özellikle de bakışlarının kontrolü ile anlayan göz için o meclisin en seçkini oluverir. Bu tür özellikler bir başka kavramı, “irfan”ı çağrıştırıyor. Dile hâkim olan, güzel, zarif konuşmaların, güzel sohbetlerin mihenk taşıdır irfan. Arifler, yani sözü kal hâlinden hâl hâline dönüştüren insanlar…

Nedir peki görünüşteki zarafet ile irfandan kaynaklanan edep arasındaki farkın sebebi?
Bizim medeniyet telakkimizin merkezinde hiçbir zaman yalnız başına olmadığımız şuuru vardır. Görünür olmayı aşan, hatta hiç önemsemeyen bir anlayıştır bu. Mesela esnemek son derece tabii bir refleks. Ama yalnız başına da olsanız ağzınızı kapatmak durumundasınız, eğer ölçü dairesinde kalmak istiyorsanız. Ya da hapşırdığınız zaman sol elinizle ağzınızı kapatmak durumundasınız. Bunun gibi birçok örnek söylenebilir elbette. İşte sizi başıboş bırakmayan bir ölçünün sınırlarını aşmadığınız zaman, kimsenin inkâr edemeyeceği bir edepli olma hâli içinde oluyorsunuz.

Günümüzün görgüsü en çok hangi noktalarda yetersiz kalıyor?
Günlük hayatta davranışlarımız zaman ve mekân kavramları ile çok alakalı. Haddi aşmamak durumunu da buna ilave edelim. Zamana ve mekâna uymayan davranışlardır edebin ve görgünün dışına çıkılan durumlar. Gece, başında güneş gözlüğü ile oturmak mesela… Güneş gözlüğü güneş batıktan sonra çantada yerini alması gereken bir araç ve aksesuardır. Akşam yemeğinde hem de resmî bir ortamda başında güneş gözlüğü ile oturan kişi, kendisini havalı/modern zannedebilir. Hâlbuki muhatabının gözünde o en hafifinden yersiz, daha da ileri gidilirse görgüsüz ve gösterişçi bir davranış içindedir.
Günümüzde zaman ve mekân kullanımı hızla değişiyor. Bu yüzden de zaman ve mekâna uyan davranışlar konusunda çelişki ve karmaşa yaşıyoruz. En çok da gözün terbiyesi konusunda. Herkesin kendisini, mahremiyetini sergilediği bir ortamda gözümüzü nasıl terbiye edip de edepli olacağız?