Semih Kaplanoğlu: Kâbe’yi ilk gördüğümde bu filmi yapmayı niyaz ettim

Söyleşi: Büşra Sönmezışık

İnsanı merkeze alan filmleriyle adını duyuran yönetmen Semih Kaplanoğlu, son filmi Buğday ile bu kez insanın iç yolculuğuna odaklanıyor. Başarılı yönetmen, 5 yıl sürede tamamladığı filmin süreciyle ilgili olarak “Hac’da, o mahşeri kalabalıkta, Kâbe’yi ilk gördüğümde bu filmi yapmayı niyaz ettim” diyor.

Semih Kaplanoğlu kimdir?
1963 doğumlu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Bölümü’nden 1984 yılında mezun oldu. Herkes Kendi Evinde, Meleğin Düşüşü, Yumurta, Süt, Bal filmleriyle çok sayıda ödüle layık görüldü. Kaplanoğlu,
son filmi Buğday ile 24. Uluslararası Adana Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülü aldı.

Bugüne kadar anlattığı insan hikâyeleriyle uluslararası başarılara imza atmış ödüllü bir yönetmen Semih Kaplanoğlu. Son filmi Buğday, Adana Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen Ödülü” aldı. Ancak sahnede, yıllardır kendini “muktedir” olarak gören “ayrıcalıklı(!) sınıf” tarafından ötekileştirilmeye maruz kaldı. Kaplanoğlu ile hem sınırları aşan yeni filmi Buğday üzerine konuştuk hem de lümpen sınıfın kibrince oluşturduğu müesses nizamı, kültürel iktidarı ve bu kutuplu oligarşinin karşısında nasıl bir duruş sergilenmesi gerektiği üzerinde durduk.

Buğday, şimdiye dek çektiğiniz en yüksek bütçeli film. Felsefi, estetik, fütüristik ve teknik açıdan diğerlerinden ayrışıyor. Bu filmle yönetmenliğinizin hangi evresindesiniz?
Bunu ben söyleyemem. Hem estetik ve senaryo hem de prodüksiyon boyutunda bu büyüklükte bir filmi yapmak, neredeyse imkânsız bir hayali gerçekleştirmekti. Filmin aynı zamanda yapımcısıyım. Yalnızca yönetseydim Buğday bu kadar bütünlüklü bir iş olmayabilirdi. 5 yıl boyunca kalabalık ekiplerin, gündemlerin, değişen mevsimlerin, iklim ve kıtaların arasında ne istediğimi bir an unutmadan ve yalnızlığımı koruyarak Buğday’ı tamamlamaya çalıştım.

Şimdiye dek o hayalin ne kadarını gerçekleştirdiniz?
Yüzde seksen gerçekleştirdiğimi düşünüyorum. Hem yurt dışında hem yurt içinde her izleyici grubundan çok olumlu geri dönüşler alıyoruz. Mesela son, Londra’daki gösterimlerde biletler önceden tükenmişti ve filmden sonra seyircilerle çok etkileyici soru cevap seansları oldu.

İNSAN OLMAYA DAİR BİR HİKÂYE ANLATMAYA ÇALIŞTIM

Buğday gibi bir film yapma fikri hangi düşünceden doğdu?
Uzunca bir süredir günümüzde yaşadığımız pek çok sorunun altında manevi ve dünyevi bilginin birbirinden kopuk, birbirlerine değmeyen iki ayrı bilgi olduğu yanılgısı yatıyor diye düşünüyordum. Ve bu hâlin hayatımızı fakirleştirdiğini gözlemliyor, tecrübe ediyordum. “Bu durum insana kendinin ve eşyanın hakikatine ulaşma çabasına de set çekmiyor muydu? Sinema görüntüye dayalı bir sanat mı? Yoksa ham maddesi zaman olan bir sanat mı?” gibi sorularla boğuşuyordum. Biz her türlü bilginin tek bir kaynaktan geldiğini ve ayrışmaz bir şey olduğunu yeniden anladığımızda ancak bildiğimizi sandığımız şeylerin aslında eksik yönleri olduğunu ve hatta insanla ilgili hiç bilmediğimiz şeyleri göreceğiz diye düşünüyordum.

Vizörünüzün odağında genellikle “insan hikâyesi” var. Buğday’ın diğerlerinden farkı, sadece insanı değil “insanlığı” anlatması mı?
Bilmem. Ben her filmimde insanlığa “insan olmaya” dair bir hikâye anlatmaya çalıştım. İlla bir fark arıyorsak Buğday, Kehf suresindeki Hz. Musa ve Hz. Hızır(as) kıssasından ilhamla oluştuğundan insanlığa hitap ediyor, diyebilirsiniz.

Neden özellikle Kehf suresi?
Kur’an-ı Kerim’in Kehf suresindeki Hz. Musa ve Hızır(as) kıssası sanırım bu düşüncelerin, soruların, sorgulamaların en mükemmel dile getirildiği ve temellendirildiği kaynaktır. Sure ile ilgili birçok tefsir ve bizim geleneğimizden birçok yorum okudum. Hac’da, o mahşeri kalabalıkta, Kâbe’yi ilk gördüğümde bu filmi yapmayı niyaz ettim.

Devamı Nihayet Dergi 35. sayısında…