“Dünya tarlasına ekildik, elbet bir gün biçileceğiz”

Röportaj: Betül Şatır

Zehra Nine 90 yaşında. Maraş’ta herkesin hacı ninesi, dert ortağı, ezesi, ebesi, hemşiresi… Çocuklarının annesi, sekiz çocuğunun haricinde iki defa ölü doğum yapmış, iki tane evladını da bebekken kaybetmiş. Eşini de on beş sene evvel öbür dünyaya yolcu etmiş. Allah nazarlardan saklasın, yaşını duyunca inanamadık. Hâlâ dinç, hâlâ neşeli. Gözünde gözlük yok. Kulakları rahatlıkla işitebiliyor. Gülümsemeye alıştırdığı yüz hatları ile sakin sessiz, köşesinde şikâyetlenmeden tefekkür ederek oturuyor. Bunca yaşın bunca yaşanmışlığın güzel ve içli bir hikâyesi vardır merakıyla sorduk, anlattı. Saatler süren sohbetin sonunda 90 yılın acılarını, zahmetlerini, fedakârlıklarını, sabrını, çilesini ve bolca da şükrünü dinlemiş; acı tatlı tecrübelerin ziynetlendirdiği bir hayatı öğrenmiş olduk.

Nasıl bu kadar dinç pür neşe ve sıhhatlisiniz?
Yavrum, ben gelen giden eviydim. Misafirlerin yüzü suyu hürmetine Allah bana bu kadar ömür, bu kadar sıhhat verdi. Bir göz odaya bir döşek serdiler, bize ev diye gösterdiler. Biz beyimle zaman içinde çalıştık çabaladık, yuvamızı genişlettik, yumağımızı büyüttük. Gönüllerimiz zaten geniş idi. Su yok o zamanlar, sırtımda su çekerek misafirlerime ekmek pişirirdim. Su çekerek bulaşıkları yıkardım. Merkeze yakındı evimiz, okumaya gelen obanın gariban çocukları, bizde kalırlardı. Onlara baktım, yemekler yedirdim. Sırtlarını (giysilerini) yıkadım ütüledim. Yataklarını serdim topladım. Hepsi ya okudular ya bir meslek sahibi oldular. Çocuklarımı büyüttüm; koyunlarımı, ineklerimi yaydım. Hasta olan büyüklerime baktım. Bahçeme ekim yaptım, onları suladım, topladım. Çok çalıştık biz, dinlenmek nedir bilmedik. Yaptığımız iyilikler bizi böyle neşeli, sıhhatli etti belki de.

Bu anlattıklarınız evlendikten sonra yaşadıklarınız. Çocukluğunuz nasıl geçti?
Ben anasız büyüdüm, anacığım ben beş yaşında iken vefat etmiş. Analığım vardı gerçi. Beyimin de babası suya düşüp ölmüş. Anası başkasına kocaya gitmiş. Yokluk içinde; iş tarla arasında, hayvanların arkasında büyüdük biz. Okuma yazma öğrenemedik. Eski yazıyı öğrenmeye salmıştı babam bizi, jandarmalar baskın verdiler. Sadece namazlığımı öğrenebildim. Biz amcanla iki garip bir olduk. Amcan, benim babamın emmisinin oğlu idi. Emmimin çok hatırı var deyip verdi babam beni amcana. Samanlığa yatak serdik, oradan ev olduk. O zaman kimselerin yok evi eşyası. Bu zamanki gibi değil.

Nasıl geçindiniz?
Rahmetli Menderes zamanında hükümet o seneler bize eksin biçsin diye bir tarla verdi. Biz de pancar ektik. Satınca elimize geçen parayla bir top döşek yüzü, bir top da yorgan yüzü aldık. Eşe dosta ihtiyacı olanlara arşınla ölçerek sattık. Sonra alanlar, bir daha getirseniz alırız, dediler. Öylece bu işe başlamış olduk. Öyle öyle derken ev yaptık. Mal aldık (mal derken inek, koyun gibi hayvanları kastediyor), işimizi geliştirdik. Şükür, bütün çocuklarımı okuttum.

İşiniz o kadar ağırken, onlardan yardım istemediniz mi hiç?
İstemez miyim? Sadece okula göndermemezlik etmedim. Ödevlerini yapan, evdeki işleri bölüşüyordu. Sabaha kadar uyumazdık ki uyursan ekmeği kim yapacak? Dünyanın ekmeğini yoğururdum, oklava ile açardım. Bir hafta yetecek kadar yapardım. Bazen üç gün anca yeterdi. O zamanlar kıtlık, yoksulluk vardı. Unu buğdayı buldun mu ekmek yapmaya üşenmek de nedir? Senit tabla (üzerinde yufka açılan tahta) komşudan, eltiden emanet alınırdı. Elbette kızlar bana yardım ederlerdi. Oğlanlar da babalarına yardım ederlerdi. İkinci sınıfa gidiyorken çocuklarım yemek pişirmeyi bilirler, ben yokken her şeyi yaparlardı. Çocuklarım öğretmen, dikiş nakış hocası oldular. Bir tanesi profesör oldu. Bir diğeri dış devlette hoca, Paris’te. Hepsi güzel meslek sahibi oldular. Hepsi namazlarını, Kur’anlarını çok iyi bilirler. Bazıları hacı oldular binlerce şükür.

Çocuklar şimdiki çocuklar gibi değillerdi. Uslu sakin çocuklardı diyebilir misiniz?
Nerde, sabaha kadar ağlarlardı. Bebek bu, ağlamaz mı? Bir yandan döndüreçle (evra ile) ekmek pişirir bir yandan da beşik sallardım. Eşim bana, “İyi, ağzından küfür isyan çıkmıyor, çok iyi sabrediyorsun” derdi. O da bana yardımcı olurdu bazen. Ama ben severdim çocukları. Benim ilk kızım olduktan sonra bebeklerim doğdu öldü, doğdu öldü; ben de sağ kalan çocuklar oldu mu kızar mıyım hiç. Sabırla severek bakardım onlara.

 Çocukları büyütürken yaşadığınız zorluklar nelerdi?
Biz yokluktan başka bir zorluk çekmedik. Onu çekerken de zorluk olduğunu bilmedik zaten. Eşte dostta olsa, sende yok olduğunu bilirsin değil mi? İşte biz olacağını bilmeden yaşadık yokluğu. Var olan da gösteriş etmezdi ki. Kabahat de gizliydi, varlık bolluk da gizli. İnsanlar çok olanla vermekten başka bir şey yapmayı bilmezlerdi. Bizim olan malın üstünde kimlerin hakkı var düşünürdük. Garipler yetimler olurdu, gözetilirdi onlar. Fazlasını gözümüz kapalı, huzurla verirdik. O yüzden yokluğumuzdan haberimiz yoktu. Gerisi zorluk gelmezdi bize. Çocuk ağlarmış, düşermiş, hastalanırmış, bunlar yaşanır giderdi. “Soluğu içinde olsun” der geçerdik. Şimdi çocuk bir hasta olsun, herkes ayağa kalkıyor.

Siz çocuklarınız hastalanınca telaşa kapılmaz mıydınız?
Biz ömür veren Allah’a tevekkül ederdik. Kaldırması indirmesi, doyurması bize zahmet zorluk gelmezdi. Çocuğun sayısını dahi hesap etmezdik. Allah’ın takdiri derdik. Ömrü olduğu kadar yaşardı çocuklarımız. “Dünya tarlasına ekildik elbet bir gün biçileceğiz. Nefes sayılı!” derlerdi atalarımız. Teslim bakardık hadiselere. Ama herhâlde sen uykusuz kalmak, döküntüsünü toplamak, eğitmek, gelecekte mesleğini düşünmek gibi zorluklarını soruyorsun. Bunlar şimdilerde zor olan şeyler. Bize sorsan, bunlar dert edilecek şeyler değil. Biz eski insanız. Eskiye göre düşünürüz. Bize göre sağ olsun, sağ kalsın yeter. Siz bileceksiniz yenilerde olanları, olacakları. Çocuk mahallesinde komşusuyla, geleni gideniyle, dedesi ninesiyle büyür olgunlaşır. Kitaplardan okuyup çocuk yetiştirmeyi bilmedik ama çocuklarımızın da hiç eksiği olmadı.

Sizin zamanınızda daha kolaydı diyebilir miyiz?
Onu siz bileceksiniz. Biz ağaçla, taşla, çayır çimenle dosttuk. Biz yağmurla, karla, çamurla dost; iç içeydik. Sanki sohbet hâlindeydik. Kedilerle, ineklerle, koyunlarla sohbet ederdik. Çocuklarımızı sevdiğimizi söylemezdik ama onları dualarla, sözle, sohbetle, şefkatle severdik. Uyurken öperdim çocuklarımı, bir şey bildiğimden değil öyle görürdük. Bir örfümüz vardı. Öksüzler, yetimler vardı kolladığımız; onları mı düşünürdük, onlardan mı çekinirdik kim bilir? Anasızların yanında bebe öpülür mü hiç? Çocuğunu toprağa vermiş insanların yanında ar ederdik. Yanımızda konu komşu herkesin bir acısı vardır, yol gözleyenler vardır. Evimizde gurbette yaşayanları konuk ederdik dedim ya. Biz başkalarını çok düşünürdük. Kendimiz yaralıydık zaten; birimiz anasız birimiz babasız. Biz sevincimizi hep Allah’a belli ederdik. Şükürler ederdik. Kolay olur mu, hiç değildi. Ama gençtik, genç adam yatınca bütün yorgunluğu geçer. Gönül yorgunluğu geçmez bir tek.

Sizin gönlünüz yorulmaz mıydı?
Gönlümüzü yormamak için hep şükredilecek tarafından bakardık. Kendimiz doğru olduk mu, çocuklarımız doğru olurdu, onu iyi bilirdik. Gömleğin ilk düğmesini doğru ilikledin mi gerisi düzgün gider. İlk çocuğu doğru yetiştirirsen gerisi peşinden gelir. Azıcık korkardı çocuklar. Bizim gözümüzden düşmek istemezlerdi. Babamız laf söyler, belki de vurur diye (tokat atmayı kastediyor) titrerlerdi bildiğin.

Devamı Nihayet Nisan’17 sayısında