İskender Öksüz: Güven duygusunun olmadığı bir toplumu öcülerle korkutmak mümkündür

Röportaj: Beyza Karakaya

Prof. Dr. İskender Öksüz, İzmir’de doğdu (1945). Ege Üniversitesi’nde Kimya ve Fizik alanlarında lisans eğitiminin ardından, Yale Üniversitesi’nde doktora eğitimini tamamladı (1969). 2002 yılından bu yana Gazi Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi Kimya Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesidir. İskender Öksüz’ün çok sayıda akademik yayınının yanı sıra, Millet ve Milliyetçilik, Türk Milliyetçiliğinin Fikir Sistemi, Niçin?, Türk’üm Özür Dilerim isimli kitapları vardır.

Uluslararası güven indeksindeki sıralamamız hayli endişe verici. 1994 yılında büyük bir iç savaşın yaşandığı, milyonlarca insanın öldüğü Ruanda ile aynı güven ortalamasına sahibiz: 10.2. Büyük bir mezalimin yaşandığı Bosna Hersek ise 32.4 gibi bir oranla sıralamada bizim epey yukarımızda. Bu çelişkili durumdan başlayarak güven, sosyal sermaye ve korku arasındaki ilişkiyi İskender Öksüz Hoca’ya sorduk.

Belki bunu sorarak ben de Türkiye’nin düşük güven indeksi oranına katkıda bulunacağım, ama bu güven indeksi ne kadar güvenilebilir?
Maalesef Ruanda ile aynı, Bosna Hersek’in epey altında çıkıyoruz. Nasıl değerlendirebiliriz ki… Tabii üzüntüyle. Ülkemizde güvenin seviyesini anlamak için sokakta yürümeniz kâfidir. Erkekler birbirine “paçanı alırım aşağı” ifadesiyle bakar. Kadınlar daimi basur ağrısı çekiyor gibi ekşi bir suratla namuslarını korurlar. Yurt dışına çıktığınız anda sizi ilk çarpan şey insanların gülümsemesi ve birbirini tanımayanlar arasında bile tebessüm ve selama sık rastlanmasıdır. Bir hadis var, Hz. Peygamber’in Müslümanlıkta en sevdiği şeyin “tanıdığına ve tanımadığına selam vermek” olduğuna dair. Hayıf…
Güvensizliğin sebebini araştırmak isterseniz, sosyal sermayenin artışına ve azalışına paralel sebepler olması lazım, nitekim güven indeksi sosyal sermaye ile birlikte artıp azalıyor. Bunun kök sebebi de insanların yatay ilişkilerinden ziyade düşey sığınmalara önem vermesi. Aile tamam. Aileye güveniriz. Belki aileler topluluğumuza yani amca, dayı, yeğen çemberine de. Fakat güven burada bitiyor. Bundan sonra şeyh, ağabey, parti büyüğü… Bizi gözetecek, kollayacak, sıkıştığımızda müracaat edeceğimiz birileri. Bu bir mafya teşkilatı bile olabiliyor.
Güven indeksini Dünya Değerler Taraması (World Values Survey) hazırlıyor. Beş senede bir “dalgalar hâlinde” dünya ülkelerini tarıyorlar. Milletlerarası bir sosyal bilimci grubu. Gerek bu anket gerekse bununla ilişkili Avrupa Değerleri Taraması her yeni dalganın sonunda ülkemizde de haber olur. Adından anlaşılacağı gibi anket güvenden başka şeyleri de sorguluyor; hatta güven indeksi taramanın küçük bir parçası.
Dünya değerler taramasına güvenilebilir mi? Bu soruya cevap vermem mümkün değil. Hani yağmuru Yağmur Tanrısı’nın yağdırmadığını -veya yağdırdığını- ispat edemeyeceğim gibi. Belki karmaşık bir komplonun uzantısıdır, kim bilir. Şaka bir tarafa, tabii bu düşünceler de güvensizliğin uzantısı. Hele sosyal medyaya bakarsanız, iki şeyle karşılaşıyorsunuz: Birincisi kimse yazılıp çizilenlere inanıp güvenmiyor. İkincisi, madem herkes yalan söylüyor diye insanlar oturup yalan imal ediyorlar. Mesela Yahudi Rockefeller’in Türkiye’yi nasıl idare ettiklerine dair itirafları yayınlanıyor. Rockefellerler Protestan ama zarar yok. Herkes yalan söylüyor ya… Hırsızlar da polise böyle açıklama yapar: Ama herkes çalıyor abi…

Bilimin geliştiği ülkelerde insanların öz güveni yüksek. Güven indeksinde çok yukarılarda yer alıyorlar. Bu nasıl bir güvendir ki indekste çok yukarlarda olan Danimarka’nın bir bakanı, “Göçmenler sınırlarımıza yaklaşırsa vuralım” açıklaması yapabildi?
Sorunuzun iki tarafı var. Birincisi bilimin geliştiği ülkelerde öz güvenin yüksekliği. Bu muhtemelen doğrudur ama sebep zinciri belki şöyle: Güven sosyal sermayenin parçası ve onunla artıp azalıyor. Sosyal sermaye refahın ve kalkınmanın kök sebebi. Refah, zenginlik, eğitim ve bilim birlikte yükseliyor. Fakat kök sebep sosyal sermaye; yani insanların birbirine güveni, saygısı, sevgisi.
Danimarkalı bakanın sözüne gelince, bu emperyalizmin ve ırkçılığın tarihi tutumudur. Eşitlik, adalet, kanun hâkimiyeti, güven, saygı… Bunların hepsi kendileri için geçerlidir. Âdeta kendileri insandır, başkaları değildir. Bu bilhassa birinci liberal emperyalizm geçmişine sahip ülkelerde sürüp gelen bir zihniyettir. Yalnız Danimarka değil, hemen bütün Batı Avrupa böyledir. Değişen miktarlarda. Bizim AB maceramız da bunu göstermiyor mu?

Devamı Nihayet Ocak sayısında…