BABAMIN
KİTAPLARI
Müftü ve aynı zamanda şeyh bir dedenin
torunu olan, yaşlıca bir hanımla konuşuyoruz. Dedesinin geniş kütüphanesinden bahsediyor. “Kütüphanenin temizlik görevi bana aitti” diyor. “Düzenli olarak tozlarını alırdım. Bazen de açı p içlerini karıştırdığım, kimi resimli sayfalara
hayranlıkla bakakaldığım olurdu.” Hanımefendi kendisini dedesinin geleneksel dinî dünyasına ait hissetmiyor. Kendisini, modern, laik, aydın bir kadın olarak tanımlamayı tercih ediyor.
Osmanlı bakiyesi bir âlim ve şeyhin zengin
kütüphanesinin aile içindeki en yakın şahidi lan bu torununun, dedesinin kütüphanesinin dünyasına dâhil olamadığını görmek
düşündürücü. Öyle ki, kitapların akıbetini sorduğumda, dedesinin vefatından sonra, bir traktör römorkuna doldurulup “bir yerlere”götürülüp bırakıldığını söylüyor. O “bir yerler”in gözden ve gönülden ırak bir yerler olduğu kesin.Bu hanımefendinin o kitaplarla bağ kurabilmesinin önündeki engellerden biri İslam
harflerinin okur yazarı olmamasıydı. Ama tek
engelin bu olduğunu söyleyemeyiz. Daha derin bir mâni, dede-torunun, aynı evi paylaşıyor, aynı
sevecen sofra etrafında buluşuyor olmalarına
rağmen, aldıkları eğitimin sonucu olarak iki ayrı
dünyanın insanları hâline gelmeleri, artık aynı
kütüphanenin okurları olmalarının imkânının
kalmamasıydı. Bu, bizim topraklarımıza özgü bir
hüzün içeren, tanıdık bir hikâye.
Ama biz bu sayımızda bu tür hüzünlü
hikâyelere değil, baba-oğul, dede-torun,
anne-kız örneklerinde göreceğimiz gibi, aynı
kütüphanenin buluşturduğu kuşakları ele
aldık. Her bir örnekte, evde hazır bulunan bi r
kütüphanenin taşıdığı bilgi ve bilgelik mirasının kadrinin bilindiğine dair anlatılar var. Bu hâliyle
dosyamız, dedeleri torunlarından, babaları oğullarından ayıran zihniyet yarığının kapandığı örnekleri içeren umut dolu bir dosya.

Ahmet Murat