Masum Mutfak

Masum Mutfak – Merve Köseoğlu

Bu sıralar en sık duyduğum soru: “Nereden çıktı böyle bir yer açma fikri?” Masum Mutfak açılalı henüz bir ay oldu ve böyle bir yeri neden açmış olabileceğim sorgusu, hem yakınlarım hem de kısa bir muhabbet etme fırsatı bulduğum müşterilerim tarafından devam ediyor. Bu soruya büyük oranda şaşkınlık ve merak; bazen de bağdaştıramama, anlam verememe gibi duyguların eşlik ettiğini görebiliyorum. Şaşırıyorlar, çünkü beklediklerinden daha genç görünüyorum, aşçılık veya gıdaya dair bir okulda okumadım ya da genelde olduğu gibi uzun yıllar çalışıp sıkıldığım için bir kafe açayım, takılacak bir mekânım olsun diye bir girişimde bulunmuş değilim. Bazıları da bağdaştıramıyor, anlam veremiyor. Çünkü kurumsal dünyada “kariyer yapması beklenebilecek” bir özgeçmişim, London School of Economics’ten de yüksek lisansım var. Kurumsal bir firmada çalışmayı veya akademide devam etmeyi pek tabii tercih edebilirdim. Bütün bunlar toplum gözündeki hayat hikâyemin sürekliliğini ve insicamını bozmayacak tercihler olurdu şüphesiz. Muhtemelen de hiç kimse “nereden çıktı akademide/kurumsalda kariyer yapma fikri?” diye bir soru sormayı aklından geçirmezdi.

Kendimi bildim bileli mutfağa karşı ilgim oldu. Yemek yapmayı sevdiğim kadar yaptıklarımı paylaşmayı da sevdim. Son dört yılda ise yemek meselesine bakışım daha bütüncül bir hal aldı. Masum Mutfak benim için sadece zihnimle üreterek var olacağım ve toplum tarafından sorgulanmayacak “kariyer sahibi” bir hayat çizgisi yerine, zihnim kadar ellerimle de üretken olabileceğim, iletişimi önceleyen, yaratıcılığımı her gün yeniden keşfedebileceğim, sıradanlıktan ve rutinden uzak, en önemlisi anlamsız bir yarışa dâhil olmadığım, sade ve kendi halinde bir hayat tarzını seçmek anlamını taşıyor.

Bunların daha ötesinde, insanı doğadan koparan ve doğal beslenebilmenin giderek zorlaştığı şehir yaşantısında, gerçek gıdayı aramanın, bulmanın ve paylaşmanın çok anlamlı bir uğraş olduğunu düşünüyorum. Yediklerimin nerede, nasıl üretildiği, ne şekilde işlendiği, nasıl paketlendiği gibi sorular sormaya başladıkça yediğimiz her şeyin aslında kendimiz ve dünyamız ile ilgili yaptığımız önemli bir seçim olduğunu fark ettim. Kendimiz için iyi gıdalar seçmek, aynı zamanda dünyamız için de iyi gıdaların üretilmesini desteklemek anlamına geliyor. Üretim sürecinde ekolojik dengeyi bozan, toprak ve su kirliliğine sebep olan, çeşitliliği azaltan ve genetik olarak değiştirilmiş gıdaları tüketmemek, bu hızlı tükenmeye karşı bireysel olarak yapabileceğimiz en temel eylem.

Bu düşüncelerle yediklerimi gözden geçirdikçe, pek çok ‘sözde gıda’yı tüketmeyi tamamen bıraktım. Özellikle ambalajlı, raf ömrü olan ve endüstriyel olarak ‘üretilmiş’ ve genetiğiyle oynanmış, kimyasal işlemlerden geçirilmiş olan gıdaları kesinlikle tüketmiyorum. Yediklerimi sadece gerçek ve doğal gıdalardan seçmeye başladıktan sonra sağlığımın tahminlerimin çok ötesinde düzeldiğini görmem uzun sürmedi. Kışları sürekli hasta geçiren biriydim ve bağışıklık sistemimin bu kadar zayıf olmasının yediklerimle böylesine doğrudan bir ilişki içinde olabileceğini tahmin edemezdim. Sadece fiziksel hastalıklarım azalmadı, kendimi daha dinç, dingin ve hafif hissetmeye de başladım.

Yiyip içtiklerimiz gerçekten de benliğimizi oluşturan en temel konu. Vücudumuza aldığımız her yiyecek sadece fiziksel değil manevi boyutumuzu da doğrudan etkiliyor. Bu yüzden yiyip içtiklerimizle ilişkimizin bugünlerde olduğu gibi haz ve görsellik odaklı olmaktan ziyade, doğallık ve fayda odaklı olması gerektiğini düşünüyorum. Yemek yiyen birine “afiyet olsun” diyor olmamız bu açıdan çok manidar, çünkü yemeğin bizim kültürümüzde hem bedene, hem ruha afiyet ve şifa vermesi beklenir. Şimdilerde “afiyet olsun” derken bu manayı ne kadar hissediyor veya hissettirebiliyoruz, tartışılır tabii.

“Afiyet olsun” söz öbeğinin altında, küreselleşmenin etkisiyle de olsa gerek, İngilizcede yemek yiyen birine söylenen “enjoy your food”  ifadesinin manasını hissediyor gibiyiz. Yemek yemenin bir eğlence ve haz aracı, hatta fotoğrafı çekilesi görsel bir şölen olması gerektiği algısı, bizi yemek yemenin özünden ve esas amacından koparıyor maalesef. Bu algıdan dolayı sade, sağlıklı ve doğal gıdaların lezzetli olamayacağına dair bir yanılgı dahi var. Halbuki gerçekten sağlıklı bir yiyecek, yapay ve parlatılmış olmayan sade bir lezzete sahiptir.  Tadıyla, kokusuyla ve görüntüsüyle hem bedenimizi hem de ruhumuzu besler böyle gıdalar, belki haz vermez ama çok boyutlu bir afiyet verir.

Masum Mutfak bu düşüncelerle doğmuş bir proje. Burayı açarken benim gibi yemek meselesini ciddiye alan insanların gönül rahatlığı ile yiyip içebileceği bir yer olsun istedim. Bu yüzden ekşi maya ile kendi yaptığımız ekmeklerin unlarının yerel buğday tohumlarından ilaçsız üretilmiş olması, kullandığımız peynirlerin, sütlerin tamamen doğal beslenmiş ineklerin sütlerinden olması, sebze-meyvelerin ilaçsız ve organik standartlara uygunluğu gibi pek çok olmazsa olmazımız var. Masum Mutfak’ta misafirlerimize ikram ettiğimiz her yiyeceğin geldiği yerden, üretilme sürecinden ve masumluğundan emin olmak müthiş bir huzur veriyor.

Masum Mutfak’ta biraz da yapmaya çalıştığımız şey, yaşadığımız şehir hayatında gerçek gıdayla beslenmenin sanıldığı kadar zor olmadığını, sadece özveri ve kararlılık isteyen bir süreç olduğunu paylaşmak. Masum Mutfak benim için bir kafe olmaktan öte, bir paylaşım alanı. Öncelikli olarak pişirdiğimiz masum yiyecekleri paylaştığımız, aynı zamanda daha masum beslenmeye, yaşamaya dair bildiklerimizi birbirimizle paylaşabileceğimiz bir alan. Bunun için ilerleyen zamanlarda doğal beslenme ve daha ekolojik bir yaşam sürmeye dair küçük atölyelerimiz de olacak.

Kuzguncuk’a yolunuz düşer de şehrin koşuşturmacasına masum bir mola vermek isterseniz Masum Mutfak’a muhakkak bekleriz.