Ekşi, tavrımızı nasıl etkiler?-Saliha Şişman

Bazı adap kitaplarında şeyhlerin, dervişlerin pazarda pişen yiyeceklerden yemediklerinden bahsedilir. Helal lokma ve nezihlik arayışını bir tarafa bırakacak olursak nasıl pişirildiği sorusunun ardında o esnada aşçısının halet-i ruhiyesinden tutun Allah’a gafil olup olmaması dahi gözetilirdi.
Nihayet’in ramazan sayısından öğrendiğimiz Lokmacı Dede’de uygulanan -gerçek anlamda- “gönüllülük” kaidesinden, gönlünü vererek yapmanın/pişirmenin önemine ve de huyumuzun suyumuzun yemeğe geçtiğine kani olduk. Peki yemeğin huyu suyu, rengi tadı bize geçiyor mu? Tatların eylemlerimiz ve psikolojimiz üzerindeki etkisi tahminlerimizin ötesinde mi? Mesela ekşi yedikçe yüzümüz ekşiyor mu? Tatlı yiyip tatlı mı konuşuyoruz? Sanırım eskilerde böyle bir kanaat var imiş. Şimdi bunun bir örneğini –ah keşke yeniden yayımlayan olsa dediğimiz güzelim- Neyzenler Kahvesi’nden alıntılayalım:

Şeker yemedin mi?Ses neden böyle zayıf?Cavit şuna bir şekerver de tatlansın…
“Kahvede ekşi şeyler yasaktı. Limonata, meyve suyu hattâ ayran bile satılmazdı kahvede. Bu da Cavit Abi’nin başka bir fedakârlığıydı. Bunları satsa eminim kazancını katlardı. Ama Cavit Abi kazancı parada aramıyordu ki… Ayran mayran isteyen olursa soğukça, ‘Biz satmıyoruz kardeşim!’ derdi. ‘Ekşi’ lafı bile pek kullanılmazdı kahvede. Sadece, o gün kötü üfleyen bir talebe olursa, Dede, yüzündeki tebessümü hiç bozmadan, ‘Ekşi mi yedin?’ diye hafif yollu bir tarizde bulunurdu. Nasıl oldu bilmiyorum. Galiba talebelerden biri dışardan geçen turşucudan turşu alacak oldu. İşte o zaman Dede’nin suratı biraz ekşidi. Cavit Abi de terslendi, Turşuyu turşucuda ye oğlum!’ dedi. Dede gene açıklamak ihtiyacı duymuş olacak ki mırıldandı, ‘Ekşi nağmeyi ekşitir de…’
İnanmadım. Halbuki ezoterik bilgiymiş. Yıllar sonra doğruluğunu kendi talebelerimde gördüm. Ekşi yalnız ağzı ulandırıp, sesi bozmakla kalmıyor; gerçekten de neyzenin tavrı üstünde, Dede’nin ‘Ekşi’ diye nitelendirdiği menfi bir hal yaratıyor. Herhalde ağız sulanması neyzende psikolojik bir etki yapıyor. Ezoterik bilgilerin böylesine muğlak oluşu, belki de ispatının çok derin bir kültüre muhtaç olmasındandır. Öğrenenin bu tip bilgileri kurcalaması, öğretime sekte, öğretene de sıkıntı verir. Dede’nin böylesine psikolojik meseleleri bilmemesine şaşmamak lazım. Böyle öğrenmişti. Böyle öğretiyordu. Kaldı ki biliyor da olabilirdi. Ama bu konular on dört, on beş yaşlar için bir hayli ağır.”
Google da çok ekşi yemekle alakalı bir şeyler diyor. Ne kadar itibar edilir bilemem, bu yazının sonunda bazı görüşleri rivayet etmekle iktifa ediyorum:
15. asır Osmanlı saray hekimi Şirvanî Sultaniye isimli eserinde, ekşi yemenin sinirlere zarar verdiğini, bedeni kuruttuğunu ve erken yaşta dert sahibi yapıp tez yaşlandırdığını belirterek ekşi yiyecekleri çok yemekten sakınmanın lüzumunu vurgulamış. Bir rivayete göre çok fazla ekşi tüketmek aşırı hareketli, aşırı duyarlı olmaya ve çabuk öfkelenmeye sebep olurken; bir diğerinde ekşi tadın kendine özgü bir psikolojik değeri olmadığı ifade edilmekle beraber aşırıya kaçıldığında, kendine zarar verme veya kendini mağdur gösterip acındırma eğilimine yol açabileceği aktarılmış.
İyisi mi biz de tatlı yiyelim, tatlanalım…