Mazbutoğullarıgil’in beş yıldızlı otel iftarı

Mazbutoğullarıgil’in beş yıldızlı otel iftarı

Zehra Özdemir

Mazbutoğullarıgil, Zengibar Otel’de iftar veriyormuş. Niye ki! Onların bir evi barkı yok mu? Bizi niye çağırıyorlar beş yıldızlı otele! Fakir değiliz. Dostları değiliz. Öyleyse biz niye gidiyoruz bu iftara?

İtirazlarımın hiçbir anlamı yok Talat Bey’in değerler evreninde. Talat Bey, “Hanım sen de el âlem gibi 38 beden, bilemedin 40 beden olsan bu davetlere gitmeyi bu kadar dert etmezdin” diye gürleyecek bilmem kaçıncı defa. “Asosyal takılmayı takva sanma, biz seni Kur’an kursu hocasısın diye aldık, ama sen hepten çağdışı çıktın.” diyecek bilmem kaç bininci defa.

Sonra arkasından ilave edecek, “Sen bana senkronize olamadın hanım!” Senkronize olmayan eşlerini boşayıp kızı yaşındaki “yeni kadın”larla evlenen arkadaşlarını hatırlatma cümlesi olarak. Hatırlatma cümlesi ne, bir tehdit cümlesi olarak…

Kırk yaş krizinin adı olmuş senkronize krizi.

Senkronize olundu. Beş yıldızlı otele iftara gideceğiz diye üst baş alındı. “Saçımı da yaptırayım mı Talat Bey” dedim, anlamadı kinayeyi.

Sanki düğüne gidiyoruz. Sankisi fazla. Sema gösterisi de olacakmış iftar sırasında.

Mazbutoğullarıgil eşrafta öncü olmak istiyor herhâlde. Sivil toplum toplu iftar veriyordu, amenna dedik. Parti toplu iftar veriyordu, ona da amenna dedik. Sıra geldi görmemişlerin, sonradan görmüşlerin, asla göremeyeceklerin beş yıldızlı otel iftarlarına.

Beş yıldızlı otel israfı. Sokaklarımızda açız diye dolaşan insanlar var; Mazbutoğullarıgil düğün performansında israf veriyormuş.

Bu israfa niye ortak oluyoruz Talat Bey? Akşam namazını kılabilecek miyiz? Yoksa daha önce gittiğimiz beş yıldızlı otel düğünlerindeki gibi, “katil kim” oyununu oynar gibi, şimdi katil beni bulur, bir göz kırpar oyun dışı kalırım diye bir suçlu gibi başımız önde çorbamızı mı içeceğiz?

Başımız önümüzde olsun tabii. Hatta yer yarılsın içine girelim.

Talat Bey ile diyalog kurmak mümkün değil. Sadece kafamın içindeki baloncuklarla konuşuyorum otuz iki yıllık zevcimle. Gerçeğe uygun olsun diye kafamın içindeki Talat Bey de hiçbir cümlemi duymuyor. Ara ara, “Biz seninle senkronize olamadık hanım” diyor.

Hanımefendi ve beyefendi düğün sahibi gibi kurulmuş kapıya. Nasıl da senkronize olmuşlar. Bayan Mazbutoğullarıgil’in ceket ve pantolonu ile Bay Mazbutoğullarıgil’in ceket pantolonu tam bir sekronize, asorti ve uyum örneği. Tövbe.

Ses kontrol de yapılmaya başlandı. Sunucu bu daveti tertip eden Mazbutoğullarıgil ailesine teşekkürlerini sunduktan sonra, dua yapması için bir hocaefendiyi kürsüye davet etti. Hocaefendi, içinde bulunduğumuz ayın hikmetini, bu ayın yeme içme ayı değil, ibadet ayı olduğunu, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadis-i şerifini idrak etmemiz gerektiğini anlattı, sonra iftar duasını yaptı. Hep böyle olmuyor mu? Söylenen başka, uygulanan başka.

Sunucunun “iftar vakti” anonsu, ses kaydı ezan ile birbirine karışıyor.

Sofrada çeşit çeşit iftariyelikler. Tabakların biri gidiyor biri geliyor. Kaşık sesleri arasında sema gösterisi. Karnımızı değil ruhumuzu da doyuruyorlarmış. Talat Bey öyle söylüyor. Sema gösterisi bitti.

Tatlı faslına geçilmeden önce, şehrin ünlü müzik ve ilahi grubu sahneye çıktı.

Midem ağrıyor. Midemdeki ağrı sırtımdan vuruyor beni.

Otelin reklamına bütün davetliler pür dikkat nasıl bakıyor: “Konuklarınıza eşsiz açık büfe deneyimini; manevi konseptin yanı sıra ilahi grubu ve sema gösterisi ile birleştirecek bir iftar ‘daveti’ sunmak istiyorsanız Zengibar Otel sizin için doğru adres.”

Midem. Ben şimdi kusacağım. Hadi kalkalım.

Talat Bey, beni hiç duymadı.

Ben o beş yıldızlı otel ile hiç senkronize olamadım. Yediklerimin kimi burnumdan geldi kimi ağzımdan…