la/illa

Biz de genç olduk. Bize de babamızın kızdığı vakitler oldu. En çok kırık not aldık diye kızardı. Kızmak bile yarı yarıya anlamakmış. Benim şimdi oğluma kızmaya, şikâyet etmeye bile dermanım yok. Oğulların daima haklı olduğu bir çağda baba olmak zormuş.

Arkeolojik bir kazı yapılsa, babamın hayattan öğrendiği şey ailesi için aldığı sorumluluktur diyebilirim. Bu nedenle arkadaşlarımın babaları “ideolojik” bir birliktelik talep ederken, o hep sorumluluğu öğretmeye çalıştı. Öğrenebildim mi? Baba olmaktan şimdilik uzak durmamın bu ağır sorumluluk vurgusuyla alakası var mı, henüz çözmüş değilim.

Babam beni değil, başka oğulları beğendi. Arkadaşlarının oğullarını, komşularının oğullarını, amcalarımın oğullarını… Tuhaf değil mi, ben babam gibi başkalarının oğullarına bile gıpta edemiyorum? Bütün okumuş oğullar birbirinin kopyası gibi. Bitmeyen okullar, alınmayan sorumluluklar…

“Bütün okumuş oğullar birbirinin aynısı” diyemezsin baba. Bak evlenen arkadaşlara, hem baba da oldular. Mutlu yuvalarını kurdular. Bu söz de kenarda dursun: “Hayırlı olsun toplumun en küçük ekonomik birimi.”

Bir şey söyleyecek olsam, “Baba ya, taş devrinde değiliz artık” diyor. Köyden dün gelmedim. Kapı gibi üniversite diplomam var. Nerede hata yaptık ki, ilkokul mezunu babamızın bize söyleyeceği çok şey varken biz şimdi oğullarımıza dinletecek iki cümle kuramıyoruz?
Aramızda mesafelerin olduğu doğru. Ayrı dünyalar, ayrı lisanlar… Belki de her zaman böyleydi. Hata sende değil, hızla değişen dünyada. Ama sana basit bir şey önereyim. “Bizim zamanımızda” diye başlamasan, belki o zaman taş devrinden gibi gelmez cümlelerin.

Babam bize bir işte sebat etmeyi öğretti. “Nasibini küstürme” dedi de başka bir şey demedi. Şimdi ben oğluma ne diyebilirim ki? Ne iş bizim oğullarımızı beğeniyor ne oğullarımız işi beğeniyor.
Dedem ömür boyu aynı işi yaptı, sen işinden emekli olacaksın. Benim böyle bir şansım var mı? Birkaç senede bir becerilerin sıfırlandığı iş hayatında, sebatı nasıl öğreneceğim ben? “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.” diyen de sendin baba. Aynam olacak bir iş yoksa etrafımda, suç benim mi? Okulda öğrendiklerim başka, hayatta karşıma çıkanlar başka.

Babam beni anlamış mıydı? Ben babamı anlamış mıydım? Elli yaşımı devirdikten sonra neredeyse her gün bu sorunun cevabını arar oldum. Biz babamıza yirmi yaşına kadar kızdık. Yirmi yaşından sonra babamızı anladık. Evlenme çağında yani. Oğlum evlenmeyi hiç düşünmediğine göre beni hiç anlamayacak. Ben de onu anlayamayacağım. Peki anneler, nasıl oluyor da oğullarını herkesten iyi anlıyor?
Ben yaşlı olmadım, doğru. Ya da baba… Olmayı da istemedim; bu da doğru. Baba olmak ya da “babamın oğlu” olmak istememle alakalı değil, bence bütün bunlar. Bunları aşan bir varlık/varoluş sorunu. Anneme gelince, o sadece dinliyor.