Keşfedilemedim… Kıta mısın sen yavrum?

Üniversitenin ilk yılı, üniversite eğitiminin mükemmelliğinin tamamen şehir efsanesi olduğunu anladım. Zira danışman hocamız ilk sene bize durmadan “cahil” olduğumuzu ima etti, mezun olurken yaptığı konuşmada da “Şimdi hayata atılıyorsunuz ama cahilsiniz” dedi. “İyi de hocam, madem cahil geldik cahil gidiyoruz, senin işlevin ne!” diyemedik tabii.

Cahilsiniz, dediysek cehaletinizi yenin, dedik. Siz ne yaptınız? Dünyanın en ünlü cahili benim baskılı tişörtler yaptırdınız.

Üniversite hocalarının mottosudur. “Biz size bilgiyi değil, bilgiye nasıl ulaşacağınızı öğretiyoruz” der dururlar. “Çocukların ve dahi kısa boyluların” ulaşamayacağı bir yere koyduklarından belki, 5 yıllık üniversite hayatımda bu bilgiye bir türlü ulaşmayı başaramadım.

E, sen bilgiyi daldaki elma sandın. Düşmesini bekledin. Kızarmasını bekledin. Oysa o en yeşilinden bir elma idi. Ayağının altına bir basamak koyup da yükselmeyi akıl edemedin. Aklın olmadığı yerde bilgi durur mu?

Yalnız cahil değil, bir de işsizim üstelik. Ülkenin en prestijli okulunda okudum, yine de iş başvurularında ilk sordukları şey “tecrübe”. İyi de ben o kadar yıl okul sırasında dirsek çürütürken, iş tecrübesini nereden edinecektim acaba? Hem o kadar “tecrübe” meraklısıysan, anneannemi işe al. Dünya üzerinde ondan tecrübelisini bulamazsın.

Hayat tecrübesi ile iş tecrübesini birbirinden ayıramayan insanların işsiz kalması gezegenimiz için büyük şans.

Bize bir yandan cahilsiniz diyen hocalar, bir yandan da Türkiye’nin en iyi yetişmiş insanları olduğumuzu fısıldayıp durdu kulağımıza. Anlayacağınız, beynimiz “error” verdi Türk gençliği olarak. Cahil miyiz, entelektüel mi? Hem “birinci vazifemiz” neydi sahi? Diplomalarımıza, diploma eklemek mi? Tecrübe edinmek mi? Eliniz değmişken bunu da bir açıklayıverin “eyy çok sayın” büyüklerimiz…

Kıvam tutturamadık kabul. Deliye deli dedikçe akıl onun yanından yöresinden geçmiyor. Arada sırada veli diyelim dedik. Zihninizi durduk yere kısa devre yaptırmışız.

Onca yıl çalışıp, çabaladıktan ve dahi kariyer peşinde koştuktan sonra elimde kalan “sıfır”. İçi boş, kocaman bir sıfır… Yalnızca beni “taşıyacak”, kıymetimi bilecek bir kurumda çalışmak istemiştim oysa. Tersten yazılmış bir Neşet Ertaş türküsünü yaşıyorum: “Bilemedin kıymetimi kadrimi/ hata senin günah senin/suç senin…”

Pek üzgünüz hocalar olarak. Size olmayı değil sahip olmayı öğrettik, diyeceğim de… Bak, bir işe sahip olamadınız. Sahip olmayı da öğretememişiz.

Tecrübe kazanmak, kendini yetiştirmek için ne yaptın?” diye sorup duruyorsunuz da sanırım siz İstanbul’da yaşamak nedir bilmiyorsunuz? İstanbul cahilisiniz yani. Bütün gününü yollarda harcayan bir insan, nasıl yetiştirir kendisini, nasıl vakit bulur tecrübe edinmeye? Vakit fakiriyiz biz… Tecrübe fakiri değil…

Oysa eskiler, İstanbul’dan başka İstanbul yok, derdi; İstanbul terbiyesini izah etmek için. Toplu taşıma araçlarında geçen yolculuk; performans, kişisel gelişim, ilişkileri denetleme amirliği, kütüphane memurluğu gibi pek çok tecrübe sunar. Ama sen sadece cep telefonuna kafanı düşürdüysen İstanbul ne yapsın!

Diplomam bir marka, ben bir marka yüzüyüm ama ne! Kim biliyor bunun kıymetini? Yok yok keşfedilemedim, keşfedilemeden göçüp gideceğim şu yalan dünyadan. Sorun bende mi? Ben mi kendimi açacaktım sizlere, sizin benim sırrımı görmeniz gerekmez
miydi?

Coğrafya fakültesini bitirdin diye kendini Colomb’un keşfedeceği bir ada sanman ne kadar hüzün verici. İnsanlar keşfedilmez, insanlar yavaş yavaş basamakları çıkarak dünyayı ve ahireti idrak ederler.