Nevbahar Özcan: Yükseklik korkusu

Korkmuştum! Başımın dönmesine ayaklarımın titremesi karıştığında, bedenim iki ayrı parçaya bölündü. Biri ileriye doğru yürüyüp gitmek, diğeri geri dönmek istedi. O yüzden olduğum yere çöküp kaldım. Ömrümden ömür alan o soğuk kış gününde; gözlerim dünya dursun diye sımsıkı kapalı, bir elim kusmamak için ağzımda, diğeri düşmemek için köprünün demir korkuluklarında, esen rüzgârla beraber çocukluğumda soluk aldım.



Güneşli bir yaz günü, ormanın serinliğiyle hava güzel… Yedi sekiz yaşlarındayım. Annem, teyzem, anneannem, kardeşlerim ve kuzenlerimle büyük dayımızı ziyarete gidiyoruz. Ortasında otlar bitmiş, sağımız solumuz çamlarla çevrili yolda, güle oynaya, hoplaya zıplaya ilerliyoruz. Annem tahta bir köprüden geçeceğimizi söylüyor. Bu köprü onların küçüklüğünde, hatta anneannemin küçüklüğünde bile varmış. Karadeniz’in komşu iki dağ köyünü, yaz kış suyu gür akan bir çay ayırmış. Onları kavuşturmak da eski bir tahta köprüye kalmış.
Yol bitti, sağında solunda korkulukları olmayan tahta köprüye vardık. Kardeşlerim, kuzenlerim sevinç çığlıklarıyla köprüyü geçmek için âdeta birbirleriyle yarıştı. Ben de sevindim sevinmesine, ne yalan söyleyeyim, onlar kadar değil! Köprünün üzerinde attığım her adımda rengim biraz daha soldu. Çok geçmedi gözüm karardı, başım döndü, adım atamaz oldum. O kadar yüksekti ki! Çok korktum! Önce gözlerimi kapatıp yürümeyi denedim. Bu beni daha çok korkuttu. Sonra köprünün ortasından, sağa sola bakmadan doğruca yürürsem karşıya geçebilirim diye düşündüm. Nihayet nasıl geçeceğimi bulmuştum. Artık kimse fark etmeden ekibe yetişmeliydim. Bu işe yaramış, biraz yol almıştım ki terliğimin iki tahta arasındaki boşluğa sıkışmasıyla, çığlığı basmam bir oldu. İşte şimdi yandım, herkes korktuğumu anlamıştı!
Onlar için yıllardır herkesin gelip geçtiği bu köprü, korkulacak bir yer değildi. Hep bir ağızdan nasıl geçeceğimi tarif etmeye başladılar. Başımı öne eğip ayakuçlarıma bakmamı ve doğruca yürümemi söylediler. Bu benim için hiç de kolay olmadı. Çünkü ben köprüden değil, yüksekten korkuyordum. Ve tahtaların arasından metrelerce aşağısını gördüğümde adım atamıyordum. Neyse ki imdadıma annem yetişti, ona sarıldım, artık güvendeydim. Gözlerimi huzur içinde kapattım!



On yıl önce yaşadığım gerçek bir rüyadan uyandım şimdi. O kadar gerçekti ki annemin kokusu da sıcaklığı da üzerimdeydi. Mide bulantım azalmış, titremelerim hafiflemiş, baş dönmelerim geçmişti. Gözlerimi açtığımda Haliç Köprüsü’nün en üst merdiveninde kendimle baş başa oturuyordum. Aşağıya bakmamaya çalıştım, burası benim için çok çok yüksekti! Sağa ve sola baktım. İki tarafa da yürüyemezdim, duraklar uzaktı. İşlerinin yolunu tutmuş çok sayıda insan yanımdan gelip geçti. Bazıları durup bana ne olduğunu sordu. “Aman ha! Daha çok gençsin kızım, sakın kendine kıyma!” diyenler oldu. Sonra beni bırakıp, hiç korkmadan, benim için çok yüksek olan köprüden, benim için çok uzak olan duraklara yürüyüp gittiler. Zamanda asılı gibi bir süre daha oturdum. Ta ki, sınav haftasında olduğumuzu, uyuyakaldığımı ve final sınavına gecikmemek için bu yolu kullanmaya karar verdiğimi hatırlayana kadar!
Saatime baktım, köprüden hızlıca yürüyüp durağa gider ve Bahçelievler otobüsüne binersem sınava yetişebilirdim. Ama buna cesaret edemez, merdivenlerden geri döner, Sütlüce durağına inersem, Eminönü üzerinden yolu uzatır ve finale yetişemezdim. Karar vermek için demir korkuluklara tutunarak ayağa kalktım, aşağıya baktım, çok yüksekti! Birkaç kişi bir ağızdan bağırmaya başladı: “Dur! Yapma! Sakın atlama!” Daha çok korktum, olduğum yere oturdum. Bedenim oturduğum betonla bütünleşmiş ki buz kesildim. Bir yandan; “Aman Allah’ım! Beni intihar edecek zannediyorlar!” diye beynim yeni korkular üretirken, bir yandan da ayağa kalkmadan otura otura merdivenleri inmeye başladım. Artık okul, sınav, final hiçbirini düşünmüyor, sadece aşağıya iner inmez otobüs gelsin diye dua ediyordum.
İn in bitmedi merdivenler! Kaç kere Ayetü’l-Kürsi okudum, hatırlamıyorum. Seslere iyice yaklaşmıştım. Bir teyze ellerini dizine vura vura “Vah, vah, vah, yavrum pek de gençmiş! Niye çıktı kim bilir köprüye?” diye soruyor, yanındaki “Ne olacak sevdiceği terk etmiştir!” diye cevap veriyordu. Ah teyzeler! Kurdukları senaryoya o kadar inanmışlardı ki, ben “Yükseklik korkum var!” desem bile dinlemezlerdi. Son merdivene geldiğimde, yavaşça ayağa kalktım. Kimsenin yüzüne bakmayacak, doğruca otobüse binecek, eğer otobüs gelmezse koşarak duraktan uzaklaşacaktım.
Merdivenler bitti ve ben kendimi bir insan kalabalığının ortasında buldum. Kimi kolumu tutup sarstı, kimi bağıra bağıra yukarıda ne yaptığımı sordu. Kimsenin yüzüne dönüp bakmadım. O sırada durağa bir otobüs yaklaştı. Kalabalığı yararak, gözlerim donmuş, dilim susmuş bir hâlde bindim otobüse. Korkmuştum! Hepsi buydu işte! Ayrıca herkes korkabilirdi, yüksekten değil de belki başka başka şeylerden. Bir de sadece bazıları anlatabilirdi korkularını. Elbette korku da anlatılabilirdi, ama yaşarken değil!