Kimse Görmeden

Kimse Görmeden

Songül Koç

Aynanın karşısında bir sağa bir sola döndü, eteğini aşağıya çekiştirdi, yakasını yukarı. Gözleri askıları taradı. Kimi kısa, kimi dar spor kıyafetlerinin arasından üzerine uygun bir şey bulamayacağını anlayarak kabinin içine tekrar girdi. Kapı yerine takılan perdeye dayanmaya kalkınca poposu üzerine düşüp, satış görevlisi kızın şaşkın bakışları altında hemen kalktı, aceleyle üzerini değiştirdi, her yeri toparlayıp şalını düzeltti. Askılara taktığı kıyafetleri aldığı yerlere bırakıp göz göze gelmeden iyi günler dileyerek koşar adım çıktı.

Alışveriş merkezinin her katını dolaşmış, birkaç kez aynı dükkânların önünden geçmiş, her geçişinde mavi puantiyeli elbisenin önünde kısa bir süre kalarak, onun içinde nasıl göründüğünü hayal etmişti. Uçuş uçuş etekleriyle incecik, terletmeyen böyle bir elbiseyle yaz ne kadar güzel geçerdi. Askılı elbisenin altına uzun bir body, iç göstermesin diye bir astar, göğüsleri belli olmasın diye penye bir hırka, göbeğini kamufle etmesi için de uzun bir şal takarsa harika olurdu. Mavi keten bir ayakkabı da fena olmazdı. Çiçekler, kelebekler, denizci sembolleriyle süslü vitrinlerde hayalindeki ayakkabıyı aradı bir süre, bulamadı. “Daha yaza çok var…” diyerek elbiseyi almayı erteleyip asıl amacı olan eşofman takımını aramaya koyulduğunda perdeye takılıp düşeceği aklına gelmemişti.

Lüks mağazaları dolaşmaktan vazgeçip sokak aralarındaki dükkânlara uğramaya karar verdiğinde diyete başlamıştı bile. Bu kez, sağlıklı beslenme kararını da harfiyen uyguluyordu. Üzerine organik susam serpilmiş ekmekleri evde yapılıyor, yumurtalar ve sebzeler köyden sipariş verilip yemekler döküm tencerede pişiriliyordu. Yedi gün sonra iradesinin sonucunu tartıda görmeye başlamış, iki yüz elli gram vermişti. Geriye kalan kilolar içinse önündeki tek engel, bisiklet sürüşü için zincire dolanmayacak kadar dar aynı zamanda bacaklarını belli etmeyecek kadar geniş bir pantolon ile üzerine yapışmayacak kadar rahat, gidona dolanmayacak kadar da sıkı bir eşofman üstüydü. Bu ikiliyi bulduğu gün katlanır bisikletiyle sahile gidip en güzel sabahları değerlendirecek, iyot kokusunu içine çekip martıları selamlayarak pedallara asılacaktı.

Yıllardır üç alıp bir veremediği kilolarından kurtulabilmek için yaptığı diyetler kadar kıyafet arayışları da onu yormuştu. Bu kez naylondan hallice uzun kıyafetleri giymeye hiç niyeti yoktu, kendisini Arap zannedip yanında ileri geri konuşanlardan dolayı umreden aldığı abayeleri de istemiyordu artık. İşte orada vitrindeydi! Elli dört bedene kadar… Gerisini okumadan içeri attı kendini, eşofman takımını indirtti, denedi ve aldı. Depresyondaki kadınların alışveriş yaparak mutlu olduğu yalanının bir an gerçek olduğunu düşünecek kadar keyfi yerine gelmişti. Eve gelip çantaları boşalttı, artık her şey tamamdı. Koşu ayakkabıları, renkli şalı, adım sayar bilekliği, kulaklıkları, bir miktar parasını koyduğu küçük çantası ve su şişesi. Yeni aldığı katlanır bisikleti arabasının arkasına koyup, sahilin yolunu tuttu. Park yasağına dair bir işaret göremedi, sıralı araçların arkasına bıraktı otomobilini. Eli ayağı dolaşarak açtı tekerlekleri, gidonu ayarladı, kulaklıkları yerleştirdi, etrafta kendisine bakan var mı diye de kolaçan etti.

Başını örttükten seneler sonra yeniden spora kavuşmuştu. Pedalı çevirmeye başladığında rüzgâr eski bir tanıdık gibi öptü yanaklarından. Heyecanı yatışmıştı. İlerdeki kafede oturmaya karar verdiğinde aracını en görünür yere bırakıp, başı dik çayını aldı. Şehrin bisikletli sakinlerinden biriydi artık. Denize nazır oturup keyifle çayını içti.

Bunca yıl neleri denememişti ki! Tenis oynamış, koşarken ayakları eteklerine dolanmıştı. Naylon bir balon şeklindeki mayolar yüzünden denizde yüzmekten vazgeçmiş, dalgıç kıyafetleri yüzünden dalmaktan geri durmuştu. En iyi sporun satranç olduğuna karar verecekken kızının cesaretlendirmesiyle bisiklete yönelmişti.

Bu kez sağlıklı beslenmek ve biriken yağlarını harcayabilmek için katlanır bisikletine güveniyordu. Kim bilir ilerde halkların özgürlüğü için pedal çevirebilir, hayvan hakları için boğaz köprüsünü geçerken pankart açabilir, gezdiği ülkelerin fotoğraflarını sayfasında yayımlayabilirdi. Önyargısız, açık yürekli oluşuyla ilgili yorumları hayal ederek hesabı ödedi ve park yerine doğru ilerledi. Kerteriz aldığı üç katlı evi geçmişti, yol çatallaşınca tekrar geri döndü, bir kez daha bir kez daha ama yoktu arabası. Yanakları kızardı, birden terledi, oysa topu topu iki üç kilometre gelmişti. Kırmızı kasklı kız halinden anlayıp ona araçların çekildiği otoparkı tarif etti. Epey yüklü bir park ve çekici ücreti ödedikten sonra bekçilerin şaşkın bakışları altında bisikletini bagaja yerleştirip evinin yolunu tuttu.

Kızlarının spor yapmalarını desteklese de kendisi söz konusu olunca eşinden yürüyüş kıyafeti için bile onay alamazdı. Bu kaçamağı hiç anlatmaması daha iyi olacaktı. Bisikletini site içinde kullanabileceğini düşünüp arkadaşını aradı.

“Senin spor işi nasıl gidiyor? Bisiklete binelim mi birlikte?”

“Olur, ama geceleri kullanıyorum”

“Gündüzleri çıkmıyor musun?”

“Hayır, kocam izin vermiyor! Ben de cami cemaatinin dağılmasını bekliyorum, kimse görmeden biniyorum bisiklete.”