Casablanca’da bir gece

Casablanca’da bir gece

Deniz Baran

2012 yılının Eylül ayıydı, İstanbul Büyükşehir Gençlik Meclisi’nden on kişilik bir grupla Fas’ta bir programa katılmak üzere yola koyulduk. Ömründe yurtdışı deyince sadece Avrupa görmüş biri olarak kafamda tek tipleşen yurtdışı algısının kırılmasını beklemek tuhaf bir heyecan veriyordu. Arap Baharı’nın uyandırdığı ilgi ve Faslı arkadaşlarla ortak organizasyonlar yapmış olmamız, Casablanca’ya indiğim andan itibaren etrafı meraklı gözlerle taramama sebep oldu. Küçüklüğünde Kur’an okumayı öğrenenler için pek garip gelmez belki ama o dönemlerde daha yeni yeni Arap alfabesiyle haşır neşir olduğum için etrafta Arapça tabelalar görmek bile başka bir havaya sokuyordu beni. Oryantalist duygulara kapıldığımı itiraf etmeliyim. Farklı bir medeniyete gitmişim hissinin cazibesi de mistik bir moda girmeye davet ediyordu beni. İnsan benim durumumda biraz da 1001 Gece Masalları havasına girmek istiyor.

Şehrin merkezindeki hengâmeden uzak, son derece sessiz, müstakil evlerin sıra sıra dizildiği Ain Shams bölgesinde konaklayacaktık bir geceliğine. Asıl etkinlik kuzeydeki Tangier şehrindeydi zira. Bize rehberlik eden Faslı dostumuz Firdaous, kendi ilişkilerini kullanarak Tevhidi İslami merkezinin evini bizim için ayarlamıştı. Evleri birbirinden ayıran upuzun duvarlar içimdeki gizem duygusunu daha da kamçılıyordu. Sessiz, sakin bir sokakta; karanlık bir cadde boyu upuzun duvarlarla birbirinden gizlenmiş haneler…

Hanım arkadaşlar ev düzeninde olan merkez binaya geçtiler konaklamak için. Dört erkektik ve payımıza arka bahçedeki mescid düşmüştü. Mescid ince uzun bir yapıydı; hava gayet ılıktı, rahatlıkla başımızı yastığa koyup uyuduk. Ama uykudan uyanışım bir dehşetti. Gece yarısı büyük bir gürültüyle ayağı fırladım. Bir haykırış kaplamıştı her tarafı. Uyku mahmurluğuyla ne yapacağımı bilemiyordum. Hava alanına indiğim andan itibaren içimde büyütmeye çalıştığım mistik hava, sonunda psikolojik ve algısal bir mesele olmaktan çıkıp ete kemiğe bürünmüştü sanki. Hani bir şeye güler geçersiniz de sonra gerçekleşince olağanüstü bir ürperti oluşur ve “acaba…” dersiniz ya… Öyle bir duygu kapladı içimi, dehşet içinde uyandığımda.

Dışarıda bir hoparlörden gelen yüksek sesli haykırış devam ediyor, kulaklarımı tırmalıyordu. Mescid, pencereden süzülen ay ışığı dışında kapkaranlıktı ve yol yorgunluğunun yanı sıra bir de geç vakitte uyumanın getirdiği ağırlık çökmüştü üzerime. Her şey daha da rahatsız edici oluyor, dehşet hissini büyütüyordu. Zar zor ayağa kalktım, pencereye gidip neler olduğuna bakmaya karar verdim. Sanki sesi bir tek ben duyuyordum. İlk doğrulduğumda mescidin diğer köşesinde yatan arkadaşlarımdan birinin daha kalkmasını beklemiştim, ama üçü de ölü gibi yatıyordu. Ses içimden mi geliyordu yoksa? Bu gürültüyü nasıl kimse duymazdı?

Pencereden baktım, sesin kaynağına dair bir şey göremedim. Ama en azından iç ses olmadığını anladım. Upuzun, beyaz elbiseler giymiş insanlar gece karanlığında belli bir yöne doğru yürüyordu. Gizemli bir tarikatın mensupları mıydı bunlar yoksa? Uyanalı belki birkaç dakika olmuştu, ama hâlâ olan biteni idrak edemiyordum. Sokakta çınlayan bitmek bilmeyen o ses…

Hafiften ayılırken ses sona erdi. Bana saatler gibi gelen birkaç dakika içinde duygularım allak bullak olmuştu. Ses sona ererken “La ilahe illallah” cümlesini duyar gibi oldum ve durumu kavradım. Tüm hislerim yatıştı. O sonu gelmek bilmeyen, adeta kafamın içinde yankılanan ses ezandı. Ben bir İstanbullu olarak hiç böyle bir ezan duymadığım, hayal dahi edemediğim için (diğer tüm koşulların da birleşmesiyle tabii) imsak vakti her yeri kaplayan ses karşısında dehşete düşmüştüm. Fas’ta ve başka birçok yerde ezan meğer böyle, tabir yerindeyse bağıra bağıra, makamsız okunurmuş. O beyazlara bürünmüş insanlar da bir tür Ku Klux Klan üyeleri değil, geleneksel kıyafetleriyle sabah namazına camiye giden mahalle sakinleriymiş. Algı böyle bir şey işte. Deneyimsizlik ve gafillik, üzerine yorgunluk da eklenince tüm hislerinizi değiştirebiliyor.