Ah Maslow sen bana neler ettin!

Betül Yeşil Çelik

Dua etmeyi unutma, diyorum. Artık ezberlediğini göstermek için sesli sesli okuyor eşim: “Bismillah, âmentü billâh, va’tesamtü billah ve tevekkeltü alellâh ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah.” Zırhımızı kuşandık, artık çıkabiliriz. Anneannesinin kucağındaki kızımızı öpüp asansörü bekliyoruz. “Görmedim sanma” diyorum. Genelde bir açığını yakaladığımda, yüzünde pis bir gülümseme olur. Fakat belli ki bu sefer ne yaptığını o da anlamamış. “Yine mavi çoraplarını giymişsin.” Rahatlıyor. Ne sandı kim bilir? “Nesi var, gayet güzel çoraplar.”
Güzellik eşiği ne kadar da düşük diye düşünüyorum. “Olmaz da, hani bir gün bana çok güzelsin, dersen kesinlikle sevinmeyeceğim.” Arabaya gidene kadar gülüşüyoruz. Keyfimiz az ilerideki trafik ışıklarına kadar sürüyor. Sağa yeşil ışık yanıyor, fakat önümdeki sürücü yanlış şeride girdiği için kırmızıda beklemek zorundayız. Eşim, önümüzdeki araca İsmet Özel’den bir şiir ile sesleniyor: “Burada kalamazsın ve başa dönemezsin, Gitmek zorundasın kovalanan bir Yahudi gibi.” Tam o sırada arkamızdan bir korna sesi duyuyoruz. Dat! Daaat! Daaaaaaat! Zira arkamızda sabırsız bir okul servisi var. Ben de önümdeki araçtan muzdarip olduğumdan hiç üstüme alınmıyorum. Ben alınmıyorum ama arkamdaki beni küstürmeye azimli. Biiipppp! Oldu mu şimdi? Biz önümüzdekine şiir okuduk, adam bize küfretti. Eşim sinirlenmeye başlıyor. Arkamızdaki servisten bir ses yükseliyor: “Kör müsün kadın, yeşil yanıyor.” Sağa yanan sinyalimi ve önümdeki aracı görmeyen o, fakat kör olan benim. Ne güzel. Eşim iyiden iyiye geriliyor. Aman sakin ol, diyorum. Neme lazım, silahı vardır. Üçüncü sayfa haberlerine konu olmayalım şimdi. Nihayet yeşil ışık yanıyor. Ama arkamızdakinin siniri soğumamış. Koca okul servisini önümüze kırıyor ve olabildiği kadar sıkıştırıyor. Bir yandan da bağırmaya devam ediyor: “Çıkmayın artık trafiğe be, oturun evinizde.” O an göz göze geliyoruz. “Aaa, siz miydiniz? Tanıyamadım, affedin hünkârım. Bağışlayın kulunuzu. Ben kimim ki, sizin gibi haşmetlu efendimin önünden gideyim? Yol kudretli sultanımızındır. Yolunuz yolumuz, yolumuz yolunuzdur. Yolunuzdan çekilmeyen tiz arabası sıkıştırıla, müsait bir araziye yuvarlanadur. Kaideler böyledir” diyorum. Yazık, duymuyor dediklerimi. Eğer duysaydı, belki cahilliğimi bağışlar, kadınlığıma verirdi. Biz kadınlar böyleyiz anacım. Bir kere, daha kuralları bilmiyoruz.

Kural 1: Kör olmayacaksın. Yoksa Allah muhafaza, gözlerini Yeşilçam usulü açtırmaya kalkarlar. Kural 2: Küçüklüğünü bileceksin. Büyük araçlara her zaman yol vereceksin. Elektrik, yol, su büyüğün; sus küçüğündür. Kes sesini, otur aşağı. Kural 3: Dolmuş ve taksilerin önüne zinhar çıkmayacaksın. Onlar her daim yolun sahibidir. Kural 4: Kurallara uymayacaksın. Sinyalmiş, hız sınırıymış, ne olduğunu bile unutacaksın ki, genel düzeni bozmayasın. Ehliyetini kozmetik dükkânından aldın, unuttun mu süslü kokona! Ben böyle kendi kendime söylenirken, eşim tank almaktan bahsediyor. Tank alacakmış bana. O zaman kimse yanaşamazmış, korkarlarmış benden. Cık, artık kimse tanktan korkmaz bu ülkede. Kamyon olsun, kamyon. Nasıl da sürmüştü Şerife Boz ablamız o gece kamyonu. Kamyon alacağım ulan. Şimdi onlar düşünsün. İçimi bir hüzün kaplıyor. Neden taşındık ki, diyorum. Ne güzel metro ile gidip geliyordum işe. Kitap okuyordum yolda. Kuruma yandaki genel müdürlüğün bahçesinden geçiyordum. Çiçeklerin, ağaçların arasından yürürken bile okuyabiliyordum, öyle güzel bir yoldu. Kaç gündür iki satır okuyamadım. Bundan sonra ne olursa olsun işe arabayla gitmeyeceğim, diyorum. Eşim, tamam ama, diyor. Şimdi dolmuşla gideceksin. Emin misin? Eminim ulan. Sigara içen, telefonla konuşan, dolmuşu tıka basa doldurup daha durmadan kapıyı açan tüm şoförlerle mücadele edeceğim. Ya kamyon ya da bu.
My way or the highway ulan!

Geldi seninkiler, diyor oda arkadaşım. Benimkiler? “Güvercinler canım, yine penceredeler.” Başımı çeviriyorum cama. Baraja duran futbolcular gibi pencerenin önüne dizilmişler yine. Bir gonca gül kokusu yayılıyor sanki odaya. Ee, mağaranın önünde bekleşerek Efendimize de baraj olmuşlardı. Onları besleyerek musibetlere set çekeriz belki. Kantini arayıp birkaç kraker istiyorum. Hoş, çaycı gelene kadar başka pervaza konuverirler. Ölen vaktimin ruhuna gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler. Yanılmıyorum. Öğle arasına az bir süre kala geliyor çaycı. “O kadar oldu mu yav?” diyor geç kaldığını söyleyince. Evet, diyorum. Sizi aradığımda, Türkiye nüfusu yüz kırk altı kişi daha azdı. O arada üç yazının gereğini arz, iki tanesini rica ettim. Sizden de iki kraker rica etmiştim ama… Bülent Ersoy’u makyajsız görmüş gibi dehşetle bakıyor yüzüme, “Afiyet olsun hocam” deyip çıkıyor. Kuşları besleyip kendi karnımızı doyurmak üzere yemeğe çıkıyoruz. Zira sabahtan beri başımızı işten kaldıramamışız. Şükür ki öğle arası var. Ne güzel düşünmüş devlet babamız. “Aç açına çalışılır mı evladım, hadi az dinlen. Gözünün nuru söndü çalışmaktan. Bak, yemek de getirdim sana. Az dinlen, sonra devam edersin yavrum” demiş resmen. Resmen mi dedim ben? Hiç de sevmem bu kelimeyi. Ama buraya da cuk oturdu yani. Devlet işi resmîdir zira, ciddidir. Bakma kibarca arz ve rica ettiğine, mizah sevmez, şaka kaldırmaz. Antetli kâğıtları vardır, bir gülen yüz çizemezsin. Gazetesi vardır; kanunu, atamayı haber verir. Okursun, anlamazsın. Ben en iyisi anladığım kitabımı okuyayım, hazır aradayken. Namazı kılıp masama oturuyorum. Çaycı dersini almış, kahveyi köpüğü sönmeden getirmiş bu sefer. Lenka’dan bir şarkı mırıldanıyorum: “All I wanna be, is everything at once.” Kitabımı elime alıyorum. Derken telefonum çalıyor. Kim bu öğle arasında dâhilîden arayan? Başkan mail göndermiş, ekteki dosyaları çevirecekmişim, çok acilmiş. Çeviri mi? İngilizce şarkı söylersen böyle olur, diye kızıyorum kendime. Her şeyi bir anda olmak isteyen sendin. Şarkıdaki gibi ol olabilirsen. “Bir kuş kadar özgür, bir kelime kadar muntazam…” Okuduğunu anlamak ile çeviri yapmak arasındaki farkı bir türlü anlatamıyorum başkana. “Sen yaparsııın” diyor. Lenka’dan MFÖ’ye geçiş yapıyorum: “İnsan olmak yetmez, yetmiyor zaten. Süpermen olmak lazım bazen.” Bugün bitecek işler değil bunlar. Ama çaresiz çalışmaya başlıyorum. Gayret bizden, tevfik Allah’tan. Yine akşama kaldı bizim kitap. Oda arkadaşım dayanamıyor. “Neden işi başkasına verin, demedin? Çeviri senin işin değil ki.” Haklı mı? Düşünmeye vaktim yok. Orhan Gencebay’dan söylüyorum bu sefer: “Bence sen de haklısın.” Saatler, saatleri kovalıyor. Gelen seslere bakılırsa yan odadaki memurun dizisi nerdeyse bitti. Zaten kadının dizisi ile çoğu kişinin mesaisi eş zamanlı. Kurumda bir tek ben kaldım, desem yeri. Yanılmışım, başkan giriyor içeri. Sezen Aksu söylüyor bu sefer: “Ah yine mi keder, ama artık yeter…” İşin durumu ile ilgili bilgi verecekken sözümü kesiyor. “Çeviri yarına kalsın. Bakana acil bilgi notu yazılması lazım. Sana zahmet.” “Ama hocam, mesai bitti. Evde bebek var, nasıl olacak?” Her zamanki cevabını veriyor: “Sen yaparsııın!” Çantamı toplarken kenarda köpüğüyle kalakalmış kahveyi döküyorum. Arabama doğru yürürken Ezginin Günlüğü’nden mırıldanıyorum: “Uyan gönlüm, haydi perdeni aç, çilen doldu, kafesinden kaç!”

Al kızım, bunu anneye götür. (Bkz. çocuğu başından savma yöntemi olarak taşımacılık.) Sevinçle yanıma koşan kızımın elinden gözlüğü alıyorum. Ah kızım, keşke şu an kitap okuyabilseydim de, buna ihtiyacım olsaydı diye geçiriyorum içimden. Gözlerinin içine bakıp gülümseyerek, “Teşekkür ederim anneciğim” diyorum. Bizimkisi kendini alkışlıyor. Yanımdaki temizlik kovasının sapını eline tutuşturuyorum. Bunu yan masadan gönderdiler, de emi kuzum. Hayatımda aldığım en güzel postayı iade-i taahhütle yolluyorum. Boyunun iki katı kadar sopayı koşa koşa babasına götürüyor bizimkisi. “Bu ne kızım?” diye şaşıran eşime sesleniyorum. “Senin kazan doğurdu. Merak etme, alt metinde ‘Bir baltaya sap olamadın’ mesajı yok.” Birden ciddileşiyorum. “ Lütfen biraz sen ilgilenir misin, gördüğün gibi banyoyu toparlıyorum.” “Yav ben bu kadınları anlamıyorum arkadaş. Yarın kadın gelmeyecek mi temizliğe, neden evi temizliyorsun?” diye söyleniyor eşim. Ya Sabûr çekiyorum. Şimdilerde reklamlarda bile oynayan Eşofmanlı Şevket karakterine dönüşmekten korkmasam, “Biz bunu anlattık” diye isyan edeceğim. Ama talimliyim, terbiyeliyim. Salon kadını çizgimden milim kaymıyorum. Derin bir nefes alıp yanına gidiyorum. Bu sefer tüm ayrıntılarıyla, madde madde anlatmaya niyetliyim. “Birincisi, temizlemiyorum, toparlıyorum. Yani, kadına hareket edebilecek alan açmaya çalışıyorum. İkincisi, temizlikçi kadının bu işleri de yapması beş şeye sebep olabilir: Bir, mahremiyetimize dâhil olabilir. İki, maddi değeri olan şeyleri ortada bırakmak tehlikeli olabilir. Üç, lavabodaki tıraş artıklarını temizlemek gibi bazı işleri de onun yapması vebaldir, ayıptır, günahtır. Dört, eğer her şeyi o yapmaya kalkarsa işleri bitiremez. Ve son olarak, bu işler kadını kaçırabilir, ki böyle bir durumda yeni birini aramak zorunda kalırız. Güvenilir bir yardımcının karaborsaya düşmüş olduğunu hatırlatmaya bilmem gerek var mı? “Allah korusun,” diyor eşim, “Yeni birini aramaktansa bankamın müşteri hizmetlerini ararım, daha iyi.” Rahatlıyorum. Demek böyle kodları tek tek girince anlayabiliyorlar diye düşünüyorum. Bir de bu adamlar bizi anlamıyor, diyoruz. O sırada telefonum çalıyor. Kızcağızım telefonumu “alu” diyerek bana uzatıyor. Arayan annem. Sanki yarın sabah gelmeyecekmiş gibi konuşmaya başlıyoruz. Her zamanki gibi önce torununu soruyor. Alıştım artık. Zira “İsminiz?” diye sormadan, “Adı ne annesi?” diye soruyor herkes. Sıra artık bana geldiğinde, rutin azarımı yiyorum. Akşam yediden sonra şişlik yapıyor ama neyse, yapacak bir şey yok. Annenin her şeyi şifadır. “Yine mi kadın geliyor? Allah aşkına, kaç kez gelecek? Ayda bir büyük temizliğe çağır yeter” diye itiraz ediyor annem. Seçim dönemi günde üç miting yapan siyasetçi gibi yine aynı şeyleri söylüyor.

– Anneciğim, biliyorsun temizlik işleri ile ilgilenmeye vaktim yok. Bu yüzden yardım almak zorundayım.
– Ya millet ev alıyor, siz hâlâ kirada sürünün. Hiç paranızı koymayın bir yere, aferin. Bu kadar para verilir mi temizliğe? Kendin yap işlerini. Musluk akarken biriktirin paranızı, sonra çok ararsınız. Ben, iki tane çocuk büyüttüm tek başıma. Evin her işi de bendeydi. Senin gibi bana yardımcı bir kocam da yoktu. Şimdikilerin her şeyi var, bir tek vakti yok.
– Annem, ev sahibi olmak güzel bir şey ama acele etmeye gerek yok. Siz yirmi beş sene sonra ev sahibi oldunuz, biz neden acele ediyoruz? Ayrıca ev sahibi olmak zorunda da değiliz. Kirada da mutluyum ben. Ev işlerine gelince, ben, ev hanımı değilim senin gibi. Eve gelince eşimle, kızımla ilgilenmek istiyorum; temizlikle, ütüyle değil. Bak şu saat oldu, daha bir satır kitap okuyamadım.
– Okuma. Tüm işler bitsin, ondan sonra n’aparsan yap. Kadın dediğin evinin işini yapmayı sever. Her şeyi bitirir, ondan sonra dinlenir. Ama sen erkek olmalıymışsın. Temizliğini, ütünü kadın yapsın, çocuğuna annen baksın. Sen? Uzat ayaklarını, kitap oku. Oh, ne âlâ! Nasıl için rahat ediyor da o dağınıklık içinde oturuyorsun, anlamıyorum. Yarına kadar bekletilir mi o işler? Hemen yapacaksın. Ne reçel yapmayı bilirsin, ne turşu. Her şeyin hazır. Biz hazır bez bile görmedik. Ona rağmen her şeyimiz yetişirdi. İnsan kitap okuyacağım diye temizliğe kadın alır mı? Bir tek sen misin çalışan kadın? Herkes yapıyor bu işleri.

Daha önce on üç bin yedi yüz yirmi sekiz kez yaptığımız konuşmaya birini daha eklemenin haklı gururunu yaşıyorum. Hâliyle “Of anne yaa!” serzenişi, “anneciğim” ile başlayıp “annem” ile devam eden konuşmadaki yerini alıyor. Çok gerginim. Acaba annem Maslow okuyor da bana mı çaktırmıyor? Neymiş, ihtiyaçlar hiyerarşik bir şekilde sıralanırmış da, önce fiziksel ihtiyaçlar, sonra güvenlik gelirmiş de, bunlar olmadan sevme, sevilme, bilme, anlama gibi şeylere sıra gelmezmiş de…. “Aç ayı oynamaz”ın bilimsel karşılığı değil de ne bu? Ne demek önce her iş bitecek, ondan sonra okunacak? Benim için kitap okumak bir ihtiyaç olamaz mı? Kim demiş kitap sadece entelektüel bir ihtiyaçtır diye? Annemi duyan, kitaptan başımı kaldırmadığımı sanır. Bilmiyor ki kade-i ahire miktarınca oturamadım daha. Hüüü! Allah aşkına hangi işe yetişeyim? Ben sadece ben değilim ki. Kurumdaki işlerden vakit ayırsam devlet işidir, kamu vebali var. Eşime ayıracağım vakitten çalsam ağız tadımız bozulur, huzurumuz kaçar. Kızıma ayıracağım vakitten çalsam kızımın geleceği bozulur. İbadetlerime ayıracağım vakitlerden çalsam zaten yoluk yoluk olmuş namazlarım, paçavra gibi yüzüme çarpar. Ev işlerinden çalsam ev, yaşanmaz hâle gelir. Ee, ben ne zaman dinleneceğim, ne zaman okuyacağım? Çareyi ev işlerine ayıracağım vakti satın almakta buldum. Çalmadım, çırpmadım, helal parayla satın aldım. Parasıyla değil mi arkadaş! Ona da emlakçılar dikmiş gözünü. N’apayım uzanıp kitap okuyamadığım evi? Kim kitabı piramidin tepesine koyduysa indirsin, kendini gerçekleştiren kadın olacağım ben. Hüüü! Hem kadın olmak, her an tertemiz bir eve sahip olmak, tüm işleri severek yapmak demek mi? Ben kitap okumayı, yazmayı, çizmeyi sarma sarmaktan, cam silmekten daha çok sevemez miyim? Salça yapmamak, salça yapmayı küçümsemek demek mi? Hüüü! Yıkılsın bu düzen! Yıkılsın Maslow piramidi! Kızım ağlamaya başlıyor. Başını sallayarak “ee, ee” diyor. Uykusu geldi tabii. Kalan işleri eşime devrediyorum. “Gel benim can parem, gel benim minik kuzum.” Kucağıma alıyorum. Başını omzuma koyuyor. Odamıza çekiliyoruz. Gece lambasını yakıyorum. Gözüm, lambanın altındaki kitapta. Hele dur, şu kız bir uyusun, kaldığımız yerden devam edeceğiz, diyorum. Yavrumu kokluyorum. Kitaptan daha güzel kokuyor. Eee, eee, eee, e! Huu, huuu, huuu, hu… Birden üzerime bir ağırlık çöküyor. Pışpışlamaya dermanım kalmıyor. Kızım uyumuş. Uykulu nefesi yüzümü öpüyor. Esnemeye başlıyorum. Gözümü lambaya çevirmek istiyorum, olmuyor. Gözümü açamıyorum. “Appositive phrases” mı? Bunu mu düşünüyordum ben? Yok, tüm gün yaşadıklarım zihnimi bulandırmış galiba. Ellerim gevşedikçe sıkı sıkıya tuttuğum aklımın ipleri kaçıyor. Bugün de iki satır okuyamadım. Bari Âyet el-Kürsi okuyayım. Nasıldı? Hah, Allahu lâ- ilâhe…