TRT Çocuk’ta Reklama Hayır!

TRT Çocuk’ta Reklama Hayır!

“Bir şeyin yokluğu, yokluktur” denir ya… Çocuklar da alamadıkları yiyeceğin yoksunu gibi davranabiliyorlar. Çünkü reklamlar, ellerinin altında bulunmayanı hatırlatıyor; doyumsuzluk duygusunu pekiştiriyor. Çocuklar mevcut ürün çeşitliliği karşısında, bazen hikâyedeki abla ile kardeş pozisyonundalar, bazen yoğurtçunun kızı.

Hatırlayacaksınız, geçen aylarda “TRT Çocuk’da reklam yayınlanmasın” diye bir kampanya başlatıldı. Ne acıdır ki, bu kampanyaya kimse destek vermedi. Günümüz çocukları için, “kimseyi özendirmeyin” diyen bir anne-baba nasihati yok. Her dakika ekranlar üzerinden “sen de ye, sen de al” çağrısına maruz kalıyor çocuklar. Böyle bir reklam dili ile kuşatılmış çocuklara, başkalarını özendirmeme bahsini nasıl anlatacağız?

Orhan Kemal, Çikolata öyküsünde imrenmeyi, imrendirmeme çabasını, kıyıcılığı ve merhameti aynı anda dâhil ediyor duygu dünyamıza. Bu sebeple reklamların özendirme bahsini tartışırken, bu öyküden yola çıktık. Günümüz tüketim dünyasına, reklamların tahripkâr etkisine işaret eden bir muhavere çıktı ortaya. Bir de sosyal politika daveti yükseldi editör masamızdan: TRT Çocuk’ta reklam olmasın!

 

———————————————————————————————————————————

Fatma Barbarosoğlu: Bu ay Orhan Kemal’in Çikolata öyküsünü okuduk. Bu öykü sizi nereden vurdu?

Emine Uçak: Çocukluğun hem masumiyetini hem de nasıl yıkıcı olabileceğini görüyoruz öyküde. Çocukların tepkilerini nasıl doğallıkla gösterebildiklerini çok sade bir dille anlatmış yazar. Beni en çok etkileyen tarafı bu oldu öykünün.

Ayşegül Nalçacı: Ben de ilk başta çocukların o masumiyetinden, daha sonra da dayanamayışlarından etkilendim. Çocuklara has bir acımasızlık vardır. Hani en kırıcı lakaplar, ilkokul, ortaokul ve lisede takılır ya… Bu acımasızlığı gördüm öyküde.

Şeyma Kaya: Benim dikkatim sınıfsal fark üzerineydi. O dönem için çikolatayı sınıfsal fark yaratan bir figür olarak kodlarsak, bugün de çikolata, insanları ayıran, bölen, sınıflandıran her şeyi temsil ediyor diyebilirim.

Ayşegül Tozal: Bana çok gerçekçi geldi. Çocukların arasındaki diyalog tüm çıplaklığıyla gerçeği ortaya koyuyor. Masumiyet, alaycılık, kıskançlık, aynı zamanda paylaşmak istememe… Tüm duyguların aynı anda yer aldığı bir diyalog. Hem özendirmeme bahsi var hem de özendirmek istiyor çocuklar. Kendi içlerinde olan gel-gitlerin bütün serencamını görüyoruz.

Nazife Şişman: Yoğurtçunun kızında, onurunu koruma adına bir çaba var. Özenmesine teslim olmama mücadelesi var. Ama sonrasındaki o yenilmişlik hissi ve kendini tutmaktan vazgeçmesi, bana çok acı geldi. Çikolatayı yedikleri sırada yanlarından çekip gitmesini istedim. Daha az kırılırmış gibi geldi.

Fatma Barbarosoğlu: Ben çocuklar açısından değil, tipik bir ebeveyn olarak, ebeveyn açısından okudum. Beni öyküde ilk çarpan şey, çocukların maddi olarak çok da üst düzeyde olmamalarına rağmen -babaları kamyon şoförü-, ailelerinden “başkalarını özendirmemeliyiz” diye nasihat almış olmaları. O baba nasihati, uzun bir süre tutuyor çocukları. Bir nasihatin, çocukların davranışlarında ne kadar etkili olduğunu görüyoruz burada. Ama tabi ki Orhan Kemal bu öyküyü yazdığında reklamlar yoktu. Reklamların olduğu bir dünyada çikolata öyküsü nasıl yazılırdı, bilmiyorum.

Şeyma Kaya: Öykü 1963’te yazılmış, 1960 ihtilalinden hemen sonra, ülke ekonomik olarak kötü durumda.

Emine Uçak: Reklam bahsine gelmeden önce nasihat kısmıyla ilgili birkaç bir şey söylemek istiyorum. Aslında ebeveynlerin tutumunda artık, buradaki nasihatin tam tersi söz konusu sanki. Çocuğunu tüketebildikleri üzerinden tanımlıyor. Bu yüzden çocuğuna, sana özenmesinler değil, sana özensinler diyor adeta. Bence ebeveynlerin tutumlarında bir sıkıntı var.

Fatma Barbarosoğlu: Neden değişti bu tutumlar?

Emine Uçak: Çünkü ebeveynler için de aynı durum söz konusu. Onlara da ne kadar tüketirsen o kadar varsın, deniyor. Dindarlar da artık kendilerini dünyevi olarak tarif etmeye çalışıyorlar. Hatta dünyevi pek çok şeyi elde etmeyi, tüketmeyi bir hak olarak görüyorlar. Biz bunları hak ettik, çünkü çok uzun süre bunlardan mahrum bırakıldık, diyorlar.

Fatma Barbarosoğlu: Yani, sokakta yemek yemeyi hak ettik mi diyorlar?

Emine Uçak: Yaşanan kamusal alan kısıtlamalarından kurtulma çabası bir hayat tarzı haline geldi. Bir restorana gitmek, sadece bir ihtiyacı görmek değil artık, bir şeyleri göstermek demek. Eskiden başkasının yanında yenilmezdi, yeni bir kıyafet giyinilmezdi, görgüsüzlük olarak görülürdü. Ben kendi çocukluğumdan hatırlıyorum; mahalle denilen bir mekân vardı ve orada insanlar başkalarının alamayacağını düşündüğünden dikkatli davranır; ebeveynler hem kendilerini hem de çocuklarını frenlerlerdi. Ama günümüz şehir hayatında tam tersi söz konusu. Yapılanların üzerine bir de maneviyat sosu ekliyor muhafazakâr camia. Üzerine bir hilal koyuyor, her şey halloluyor sanki.

Fatma Barbarosoğlu: Öyküde bir kız çocuğunun imrenme duygusu, sarsıcı bir şekilde hissettiriyor kendini. Bu duygu üzerinden gitmek istiyorum. Bir şeye çok imrenmiş biri olarak kendinizi ilk hatırladığınız yaş kaç? Neredeydiniz?

Emel Özkan: Tek hatırladığım, otuz bir yaşında iken, misafir gittiğim bir evin mutfağında özendiğim soslu mısır çerezidir. İkram faslı bitmişti ve tabakları mutfağa taşıyordum. Tezgâhın üzerinde, içine kuruyemişlerin konduğu kavanozların güzelliği dikkatimi çekmişti. İçindeki mısırlara özendiğimi hatırlıyorum. Görüp de imrenmesin diye kızımı mutfaktan uzak tutmuştum.

Ayşegül Nalçacı: Çocukluğumda çok iştahsızmışım. Belki bu yüzden yemekle ilgili bir şeyi canımın istediğini, özendiğim ilk anı hatırlayamıyorum. Sadece gurbette olduğum zamanlarda normalde pek de meraklısı olmadığım yemekler için bile heves duyardım.

Ayşegül Tozal: Küçük bir kız çocuğu olarak Bursa’da bol yeşillikli, çok çocuklu bir mahallede özeneceğim pek çok şey vardı. Arkadaşlarımdan birisinin akrabaları Almanya’daydı ve ona Almanya’dan türlü renkte ve şekilde, özellikle hayvan figürlü çikolatalar getiriyorlardı. Arkadaşım ise tadından ziyade her şeyine ortak ediyor, velakin bir parçasına dahi ortak etmiyordu. Almanya’da niye bizim de akrabalarımız yok, diye anneme az dertlenmiyordum. Bir de emziğini çıkarınca ağlayan bebekler, hacı torunlarının nasibiydi. Aslında ben de hacı torunuydum, fakat sevgili dedelerim genç yaşta hacca beraber gittikleri için o hacdan gelen ağlayan bebekleri hep uzaktan sevdim…

Fatma Barbarosoğlu: Yer İstanbul Şenlikköy. Herkes dışarıda. Komşulardan biri cızbız köfte yapıyor. Arkadaşları ile yiyorlar. Biz onların biraz ilerisinde salıncağa biniyoruz. 5-6 yaşlarında olmalıyım. Göz hakkı diye bize de birer tane köfte veriyorlar. İştahsız bir çocuk olduğum halde, göz hakkı olarak tek bir tane köfte ikram edilmesi zihnimde daima kayıtlı kaldı. Şimdi şu yaşımda, ne zaman bir yiyecek reklamı görsem, çocukların göz hakkı gelir aklıma. Diğer taraftan yemek programları giderek artıyor. Nimet, pornografik bir nesneye dönüştürülüyor.

Nazife Şişman: Ortaokul dönemine kadar bir yiyeceğe özendiğimi hatırlamıyorum. Okulun kantininde salçalı suyun içinde sosis satılıyordu. Evimizde hiç sosis yenmediği için tadını da bilmiyordum. Ama çok cezbediciydi. Belki de meraktı beni çeken. O zamana kadar da mutlaka özendiğim yiyecekler olmuştur. Ama bir mahalle ortamında geçti çocukluğum ve üzeri yağlı ekmekle sokağa çıkacaksam, mutlaka arkadaşım için de bir dilim alırdım. Böyle hatırlıyorum. Onlar da her halde böyle yapardı. Sokakta pek bir şey satılmadığı için de kokusuyla görüntüsüyle beni cezbeden ilk yiyeceğin, şu an evime bile sokmadığım bir yiyecek olması ilginç geliyor.

Emine Uçak: Çok imrendiğim bir anım yok diyebilirim. Epey düşündüm ama hiçbir şey gelmedi aklıma. Televizyonla epey geç tanışan, herkesin aşağı yukarı aynı durumlarda olduğu ve imkânlarını bölüştüğü bir ortamda büyüdüğüm için olabilir bu.

Fatma Barbarosoğlu: Kuşaklar arası bir fark var o zaman… Televizyondan önce ve sonra diye çizebilir miyiz bu kuşak farkını? Ekrandaki yiyecek içecek reklamlarının çocuklar üzerindeki etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Emel Özkan: Ekran, hikâyede geçen vitrin gibi. Çocuklar, iştah kabartan reklamlara bakakalıyorlar. İradeleri zayıf olduğundan, görüntülerin albenisi, onları fazlasıyla etkiliyor. Görmeseler hatırlarına gelmeyecek bir gıdaya zoraki özendirilmeleri, acziyetlerinden istifade edildiğini düşündürtüyor. Reklamların sürekliliği, alma isteğini tetiklerken; sayısız çeşidin gösterilmesi, küçükleri, neye imreneceklerini bilemez bir duruma sürüklüyor. “Bir şeyin yokluğu, yokluktur” denir ya… Çocuklar da alamadıkları yiyeceğin yoksunu gibi davranabiliyorlar. Çünkü reklamlar, ellerinin altında bulunmayanı hatırlatıyor; doyumsuzluk duygusunu pekiştiriyor. Çocuklar mevcut ürün çeşitliliği karşısında, bazen hikâyedeki abla ile kardeş pozisyonundalar, bazen yoğurtçunun kızı.

Şeyma Kaya: Çocukların sosyal statüsü olmadığını düşünüyorum. Yani çocuk, her yerde çocuktur. Reklamlar biz yetişkinlere dahi iç çektirebiliyorsa, çocuklar üzerindeki etkisi muhakkak daha fazla olmalı. Çocukların reklamları izlediklerinde özeniyor olmaları başlı başına kötüyken, günümüzde sokağa çıkan bir çocuk reklam izlemeye devam ediyor adeta. Bir de reklamlar stratejik olarak, insanların ihtiyacı olmayan şeyleri sanki ihtiyaçlarıymış gibi gösteriyor. Böylece insanlar için her reklam nesnesi sanki elzem bir şey haline geliyor.

Ayşegül Tozal: Çikolata öyküsünde yoğurtçunun kızı diyor ki, “Bütün çikolatalar birbirine benzer.” Esasında yoğurtçunun kızı kendini kandırıyor ve böyle söyleyerek avutuyor. Dünyadaki tüm çikolataların tadının aynı olmadığını çok iyi biliyor. Aynı pakette ve aynı renkte çikolatayı yiyen iki çocuğun bile arkadaşının çikolatasında gözü kalır. Çocuklar haz odaklı ve istediğini hemen elde etme eğiliminde olduklarından, reklamlar onlar için çok cazip. Reklamlar her çikolatanın bambaşka olduğunu ve bunun yanında, ona sahip olacak çocukların birtakım sihirli güçlere sahip olacağını da iddia ediyor. Böylece çocuklar anne babalarının kota koyduğu birçok ürün için, “aslında o çocukların zekâsını geliştiriyormuş, ama sen almıyorsun” diyerek karşı çıkabiliyor. Çocuğun anne babaların satın alma kararlarında etkin olması, reklam ajanslarını doğal olarak çocuğa yöneltiyor. Çocuklar da anne babalarının eteklerini tutarak istediği ürüne götürüyor, reklam da amacına ulaşmış oluyor.

Serap Kabakçı: 10 ila 30 saniye arasında gıda reklamlarına maruz kalan çocukların yeme tercihlerinin reklamlara göre şekillendiğini söylüyor uzmanlar. Anneler evde istediği kadar sağlıklı yaşam etkinlikleri düzenlesin, ağzına bu gıdaları sürmeyen çocuk sayısı çok fazla. Hiçbir çocuk kanalında, annesinin yaptığı enfes zeytinyağlı yemeği tüketen bir çocuk görüntüsü yok. Haftanın en güzide AVM ve market etkinliğinde, sepete atılan her ürün, bir reklam yansıması. Çikolata öyküsündeki yoğurtçu kızın özenmesi, istediğini her türlü yolu kullanarak elde eden zamane çocukları için uzak bir kavram. Şimdilerde canının çekmesi, dolapta kalmayan ürün, akşam eve gelirken alınması gereken, bir telefon edilerek sipariş edilen ve sadece dakika farkı ile ertelenmiş istekler demek.

Emine Uçak: Reklamların olumsuz etkisini ben bizzat kendi çocuklarım üzerinde görüyorum. İstekleri bitmiyor. Bu istek, yemek hissiyle de ilgili değil. Satın alma, sahip olma duygusu onları en çok etkileyen… Çok istedikleri bir oyuncağa sahip olunca iki dakika sonra yüzüne bakmayabiliyorlar. Sadece yemek reklamlarından değil, diğer reklamlardan da etkileniyorlar. Şöyle bir şey gözlemledim: Normal kanallardaki reklamları dikkatli takip etmiyorlar, ama çocuk televizyonlarındaki reklamları çok ciddi takip ediyorlar ve her reklamdan sonra “bunu alalım, şunu alalım” diyorlar. Geçen gün şöyle bir şey yaşadık. Nevresim reklamından, çikolataya, oyuncağa ne reklam çıktıysa içlerinden biri dönüp “Anne bunu alalım mı?” diye bana sesleniyordu. Ben daha bir şey söylemeden ortanca çocuğum “Biz de amma çok şey istiyoruz değil mi anne?” dedi. Durumun anormalliğini onlar da fark etmişti. Her istediklerinin alınmayacağını biliyorlar, ama orada görünce yine de istiyorlar mutlaka.

Fatma Barbarosoğlu: Burada araya girerek bir hatırlatma yapma gereği hissediyorum. Kentli orta sınıf ailelerin çocuklarını merkezde tutarak cevap verdiğimizin farkında mıyız?

Nazife Şişman: Evet, hem kentli orta sınıf ailelerin çocuklarını merkezde tutuyoruz hem de benim aşırı pedagojik dediğim bir açıdan bakıyoruz. Bu meseleye farklı açılardan bakılabilir: Pedagojik, sosyolojik, siyasal… Her açı ve her düzey farklı bence. Mesela pedagojik yaklaşıldığı zaman, sadece “benim çocuğum özeniyor/özenmiyor” meselesi merkeze alınıyor. Gördüğüm şöyle çarpıcı bir örnek vardı: Özel okulda bir veli toplantısında, bir anne, çocuğunun öğlen yemeklerinde istediği sayıda köfte alamamasından şikayetçiydi. Zaten evlerinde her gün et yiyebilen üst orta sınıfın çocuklarının gittiği bu okulda da her öğlen bir et yemeği çıkıyordu. Annenin içini ezen durum şu: Çocuk özenmiş ve ikinci tabak köfteyi isteyememiş. Ben bu soruda takılıp kaldım. Her gün et yiyen çocuğunun, o ete özenişini çok önemsiyor. Bu özenme hassasiyeti, bu kesimde çok daha fazla. Ama özendirmeme bahsine dair bir tek cümle duymuyoruz. Ben bu yaklaşımı “aşırı pedagojik,” bu yüzden de patolojik buluyorum. Diğer taraftan, 10 yıl oldu mu bilmiyorum, bir haber okumuştum; hiç unutmuyorum: Bir çocuk cipse özeniyor -belki de reklamlarda gördü. Cips istiyor babasından, babası da cipsi alamadığı için gidip intihar ediyor. Şimdi bu adaletsizliği pedagoji üzerinden açıklayabilir miyiz?

Fatma Barbarosoğlu: Özenme bahsine dair cevaplarımızda, mesela bu bahsettiğiniz, çocuğuna cips alamadığı için intihar eden baba yok. Reklamlara karıncalı ekran üzerinden muhatap olan çocuklar yok. Köy çocukları yok. Yoksulların imreneceğini aklımıza getirmiyor muyuz? Yoksa bu imrenmenin yol açacağı toplumsal patlamalardan korktuğumuz için, aklımıza gelenleri parantez içine mi alıyoruz?

Nazife Şişman: İmrendirmeme bahsi ahlaki bir kod olarak yok. Sokaklarda göstererek yemek yemeyi eleştiremeyeceğiniz bir kent yaşamı mevcut artık. Bunun kaçınılmaz bir yönü var elbette. Ama reklamlara gelince durum farklı. Odanıza kadar geliyor o cazip görüntüler. Cebinde parası olup alabilecek ya da zaten evinde düzenli olarak o yiyecekleri yiyebilen çocuklar bile cazip bir yiyecek karşısında iç geçirir. Bir de bu yiyeceklerin hiç tadını bilmeyen çocuklar var. Özenmek, imrenmek, hafif kalır onların duygu durumunu izah için. Bu ortamdan öfke ve haset duyguları keskinleşmiş çocuklar çıkar. Bir nimet karşısında kendini terbiye eden, başkasını düşünen insanlar değil.

 

Şeyma Kaya: Belki hepimizin aklına çocuk deyince kendi çocukluğumuz geliyordur. Ama çocuk olmanın evrensel bir yönü olduğuna inanıyorum. Yani kraliyet ailesinden de olsa, Afrika’da yaşayan bir kabileye de mensup olsa, çocuk çocuktur.

Emine Uçak: Neden ayrı değerlendirmiyoruz köydeki çocuğu? Çünkü bu işin artık köy boyutu kalmadı, bana kalırsa. Anadolu’nun, Güneydoğu’nun en ücra köylerinde son model telefonlar, led ekranlar görüyoruz. Köy sokakları yiyecek içecek markalarının şişe ve ambalajları ile dolu. Daha kötü şartlarda olanlar için fark şu: Bilindik markalar değil, onların yerine ikame markalar var. Özellikle Antep bu konuda sektör oluşturmuş durumda. Hatta dar gelirli ailelerin, yoksulların çocuklarının tüketicilik konusunda şehirli ailelerden daha sorunlu olduğunu düşünüyorum ben. Ben görmedim çocuğum görsün, çocuğum en iyisine layık bakışı onlarda daha yoğun. Temizliğe gidip çocuklarına markalı kıyafetler giydiren kadınlar tanıyorum. Hatta bizim eve gelen yardımcı teyzemiz, arkadaşlarımla çocuklarımızın kıyafetlerini değiştirip küçüleni diğerine verme uygulamamızı gördüğünde yadırgamıştı. İmrenme meselesi, doymuşlukla, mutluluğun tanımıyla, şükretme ve kendini var etme gibi konularla çok ilgili.

Fatma Barbarosoğlu: Biz Çikolata öyküsünü sadece Yoğurtçu’nun kızı üzerinden, onun özenme bahsi üzerinden okuyoruz. Hâlbuki orada bir de abla kardeş var. Başkalarının önünde bir şey yememeleri gerektiğine dair terbiye almış bir abla kardeş. Özendirmeme, toplumsal bir hassasiyet damarı olarak karşımıza çıkıyor bu öyküde. Özendirmeme üzerinden ilerleyecek olursak, Emine Uçak’ın işaret ettiği gibi en azından çocuk kanallarından, özellikle de TRT Çocuk kanalından, reklamsız program hazırlamalarını talep edebiliriz, diye düşünüyorum. TRT Çocuk reklam yerine çocuklar için hazırlanmış iki dakikalık eğitici spotlar hazırlayarak öncü olabilir. Bu eğitici spotlar bir sponsor tarafından hazırlanır. Mesela vaktini iyi kullanmak üzerine bir spot. Altına da ürünün markası yazabilir. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

Emine Uçak: Ben böyle spotların Ülker ve Eti gibi marka değeri yüksek sponsorlar tarafından desteklenmesini pek doğru bulmuyorum. Çünkü onları duyar duymaz akla yine tüketmek, yine çikolata veya bisküvi gelecektir. Diğer taraftan tepkimizi göstermek önemli. Şöyle bir örnek var, dikkatimi çeken. Bir gün kızım “Hiç bebekler öyle gezer mi?” diye sorunca içerden, mutfaktaki işimi bırakıp odaya geldim. Çocuğun mantığına aykırı gelen, Evy Baby’nin yeni bebek bezi reklamıydı. Reklamın devamını izleyince ben de gözlerime inanamadım. Bebekleri mankenlerle yarıştıran akıllara ziyan bir reklam. Küçücük bebekler tiki kızlar gibi giydirilmiş, dans ediyorlar. Bezli şekilde uzun uzun gösteriliyorlar. Bu, apaçık çocuk, hatta bebek istismarı. Böyle reklamları durdurmak için RTÜK’e sesimizi duyurmamız ve esaslı bir boykot gerekiyor.

Ayşegül Tozal: Fatma Hoca’nın bahsettiği ve bir ebeveyn tarafından açılan reklama karşı imza kampanyasına şu an itibariyle 29 bin kişi destek vermiş. Fakat TRT Çocuk bu kampanyayla ilgili herhangi bir açıklama yapmamış. Üstelik son zamanlarda yayınlanan reklam sayısı da bir hayli artmış. Günde 194 adet reklam var. Aslında reklamsız çocuk kanalı uygulaması, bazı gelişmiş ülkelerde mevcut. En bilineni de BBC kanalları.

Şeyma Kaya: Çocuk kanalları için harika bir fikir, fakat reklamın doğasına ters bir durum. Markaların ürünlerini göstermeden reklam yapmaları günümüz şartlarında mümkün gibi görünmüyor.

Ayşegül Nalçacı: Hiç reklam yayınlanmaması kanal yöneticilerinin hiç duymamış gibi davranacağı kadar hayalî bir istek. Ama Fatma Hoca’nın tarifinde markaların isim görünürlüğü sağlandığı için gerçekleştirilebilir. Hem çocuklar ve anne-babalar reklam zulmünden kurtulur hem de bu spotlar, markaların sosyal sorumluluk hanesine yazılacağı için kazan-kazan olur.

Emel Özkan: Bu öneri, orta yolda buluşturan, uygulanabilir bir teklif. Böylece, hem kanalların mecbur olduğu reklam yayınlanmış olur, hem de ondan doğan olumsuz etkiler aza indirgenir. Hatta olumlu etkileri görülebilir.

Fatma Barbarosoğlu: TRT Çocuk’u hepimizin denetleme hakkı var. Ama denetlerken doğru argümanlar ortaya koymamız gerekiyor. TRT bir şekilde bunu başardığında, çocuk izleyicisi artacak. Böylece diğer kanallardaki çocuk programları da araya değil programın başına ya da sonuna reklam almak zorunda kalacaklar. TRT Çocuk’ta reklam yayınlanması, aileleri şizofrenik bir duruma sokuyor. Aile bir taraftan yapılması/yapılmaması gerekenleri anlatıyor. Ama televizyon ekranından nefse hitap eden çok hareketli, çok müzikli, çok resimli bir dünya var. Çocuğun bilincinde de bir yarılma oluşuyor.

Geçtiğimiz günlerde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Minecraft adlı şiddet içerikli oyunu yasaklamıştı. Bu yasağa karşı çıkanlar, çocuklar oyunda hiç kan görmüyor, o yüzden şiddet içermiyor, argümanını öne sürdüler. Hâlbuki şiddet içermesi, sadece ortalıkta kan görülmesi mi demektir? Bu oyunun yasaklanmasıyla ilgili ne düşündükleri soruluyor çocuklara: “Ne güzel öldürüyorduk.” diyorlar. Ölümün ne fiziksel anlamını ne de metafizik anlamını öğretmemiz mümkün değil bu çocuklara. Oyunda sadece adrenalin yükselmesi üzerinden tatmin yaşıyorlar. Öfkeleniyor, bir tuşa basıyor, muhatabını yok ediyor. Sanal düzlemdeki karşılaşmalar, öfkeyi ve şiddeti daha çok besliyor. Hâlbuki Çikolata öyküsünde çok insanî, masum bir duygu durumu ile karşı karşıyayız. Kamyoncunun çocukları “baba nasihati”ni unutmuyorlar.

Nazife Şişman: Öyküde çok masumane bir çikolataya özenme durumuyla karşı karşıyayız. Çocuk dayanamıyor ve çikolatanın kâğıdını yalıyor. Okurken bizde hem acıma hem öfke duygusu aynı anda ortaya çıkıyor. Peki, bu öfke, ekran üzerinden şahit olunan hayatlara özenmenin biriktirdiği bir öfke olursa? Böyle bir birikmenin neye mal olabileceğini bilemeyiz. Bu bakımdan imrenme, özenme şiddetle bağlantılı da düşünülmeli. Özenen, özendirilen ve özendiği şeye hiçbir zaman ulaşma ihtimali de olmayan bir kişinin öyküdeki gibi sadece çikolata kâğıdını yalamakla kalmayacağını öngörmeliyiz. Bu öfke bizzat gidip elinden almak ya da talan etmek şeklinde de tezahür edebilir. Çikolatayı örnek olarak kullanacak olursak, o çocuğa yumruk atıp, elinden çikolatasını almakla başlayan çok ciddi bir öfke ve şiddet patlamasına dönüşebilir. Çünkü sosyal adaletsizlik var ve bu adaletsizlik genel kabul görüyor. “Hayat böyle zaten” dendiği anda, her yol mubah olabilir.

Serap Kabakçı: Sizin dediğiniz hususla alakalı bir araştırma vardı. Lise çocuklarına reklamlarla, alış-veriş yapabilmekle alakalı sorular soruyorlar. Bir kısmı, iyi marka kıyafetler giyen, hatta kantinden alış-veriş yapan çocuklara karşı çok öfkeli olduklarını dile getiriyorlar. Mesela bir çocuk şöyle diyordu: Benim için özenmek diye bir şey kalmadı. Çünkü meşru diye bir kavramım yok artık. İstediğim her şeyi elde edebiliyorum. Artık özenmiyor, özendiği şeye sahip oluyor, çünkü çalmaya başlamış.

Fatma Barbarosoğlu: Özenmenin şiddeti arttığı zaman, arkasından çalma, hatta yağmalama gelir. Toplumsal karmaşa ve çatışma dönemlerinde ortaya çıkan yağmalamanın arka planında, hep aşırı özenmeyi, daha doğrusu buna yol açan lüksü görüyoruz. Birini özendiriyorsanız, orada lüks tüketim var demektir.

Ayşegül Tozal: Hani sordunuz ya, çocuklar eskiden neden özenmiyordu ya da aileler bunu nasıl sağlıyordu, diye. Çikolata öyküsünde babanın söylediği sözü, başkasını özendirmeyin tavsiyesini nasıl tutuyorlar, diye. Ben kendi ailemi düşünüyorum, onlar da çok dikkat ediyorlardı. Bir yemek yaptıkları zaman, kokuyorsa eğer, kokunun yayıldığı her yere dağıtıyorduk o yemeği.

Emine Uçak: Hikâyedeki insan profili bugünden farklı. Hem çocuklar hem ebeveyn olarak, çok farklı, naif bir yerde duruyorlar. Çocuğun tepkisinin en uç noktası, yerdeki kâğıdı almak oluyor. Ama aynı öykü günümüze uyarlandığında, televizyon karşısında, başka hiçbir şey yapmayan, hatta televizyona çarpan, oyunu kaybettiğinde bilgisayarı yere çarpan bir çocukluk çıkar karşımıza. Yıkıcı bir şekle dönüşür. TRT’nin zaten kamu kuruluşu olduğu için, en azından çocuk yayıncılığında kâr etmeme gibi bir düsturunun olması lazım.

Nazife Şişman: Şu an TRT reklamı üzerinden böyle bakabiliriz belki. Ama tamamen reklama dayalı bir ticari yapılanma hâkim hayatımıza. İnsanları sürekli tüketime teşvik etme üzerinden, ihtiyaçları değil, arzuları ihtiyaç gibi hissettirme üzerinden bir ekonomik tüketim tarzı var. Bu nereden kırılabilir? TRT Çocuk’ta bir toplumsal baskıyla bunu temin etmek mümkün ve bu bir başlangıç noktası. Benim sorum şu: Bu, daha genel bir ahlaki noktaya doğru gidebilir mi?

Emine Uçak: Çocuk eğitimi meselesini aşan bir husus bu. İnsanın içselleştirmediği, hayatına koymadığı hiçbir şey, sadece söylemekle çocuklarına geçmez. Kendimiz her gün yeni bir kıyafet derdindeysek, çocuklarımıza da “arkadaşlarını özendirme” diyemeyiz.

Nazife Şişman: Direnç nereden sağlanacak? Bu konuda beni etkilemiş bir örnek var. Robert Kolej’e burslu giden bir memur çocuğu. Annesi veli toplantısına gittiğinde, şaşırtıcı bir manzara ile karşılaşıyor. Kızlardan bazıları aynı ayakkabıdan iki çift almış olmalı ki aynı modelin iki farklı renginde ayakkabı giymişler. Yılda bir yazlık ayakkabı bir kışlık bot alan anne üzülüyor ve kızı kendisini mağdur hissetmesin diye yeni bir ayakkabı almayı teklif ediyor. Kızın cevabı çarpıcı: Anne biz bu yarışa hiç girmeyelim, kazanmamız mümkün değil. Çocuğun bu tavrı, hem ailesini verdiği terbiyeyle hem de okul başarısının verdiği güvenle alakalı. Başarılı bir çocuk olmasa, “ezik” diye kategorize edilen bir çocuk olsa, belki o da kendisini tükettiği şeyler üzerinden tanımlamak isteyecek. Başaramayınca öfke duyacak. Bu öfke, meşru bir hak arayışına da kapı aralayabilir, yıkıcı bir şiddete de…

Fatma Barbarosoğlu: Toparlayacak olursak, bir kaç önemli hususun altı çizilmeli: TRT Çocuk, reklam almamalı. Diğer taraftan özendirmeme bahsi hayatımızın geneline de sirayet etmeli. Popüler kültürün hâkim kodlarına, küresel dünyanın her şeyi önümüze “arzu nesnesi” olarak sürüyor olmasına rağmen, eğer Mümin kalacaksak, kendi sınırlarımızı kendimiz çizmeliyiz. Dış dünya bizi sınırsızlığa davet ediyor. Ama biz bu sınırsızlık davetine karşı, kendimize sınır çize çize yol almak zorundayız. Sınır çize çize yaşayabilmek için de bazı şeyleri hiç duymamayı öğrenmemiz gerekiyor. Ben bu noktada reklamı önemli bir tehlike olarak görüyorum. Çünkü nefse hitap ediyor, çok etkileyici ve çok fazla tekrarlanıyor. Zaten bu yüzden bir de reklam eleştirisi bölümü var dergimizin.