Tescilli Güzellerin Sağır Kulaklara Mahkûmiyeti

Halk arasında “Allah çirkin bahtı versin” diye dua edilir. Bu duada güzellerin bahtsız olduğuna dair bir kabul vardır sanki. Güzeller niye bahtsızdır? Güzel güzelliği tescillendiği andan, yani kişi kendisini güzel kabul ettiği ve bu kabul toplumsal olarak tescillendiği andan itibaren ontolojisini yitirilebilecek bir görüntü üzerine kurmuş, böylece bahtını karanlıklaştırmış olur. Var olmayı güzellik üzerinden inşa etmeye niyet ettikten sonra da kendini dinleyecek kulak bulamaz. Etrafındaki herkes, onun güzelliğini örseleyecek bir seyircidir artık. Bütün güzeller bahtsız değildir tabii ki. Sadece güzelliklerini tescilleyenler, kendi güzelliklerine fazlaca iman edenler bahtsızdır. Güzelliklerini unutarak yaşayanlar daima güzel kalır.

Bazen bir haber peşi sıra, zamana ve mekâna takılmaksızın bir öyküyü de sürükler. Bu sefer de öyle oldu. 3 Temmuz 2015 tarihli, Sırp Güzellik Kraliçesi hakkındaki haber*, 1936 Haziran’ında Sabahattin Ali tarafından yazılmış “Köstence Güzellik Kraliçesi” öyküsünü beraberinde getirdi. Bir öyküyle bir haberi, kaybetme ve dinleme temaları üzerinden buluşturan tartışmamız ile huzurunuzdayız.

*“Beş cinayet ve bir dizi soygunla suçlanan Bosna Hersek eski güzellik kraliçesi Slobodanka Tosic Hırvatistan’da yakalandı. Otuz iki kişinin arandığı ‘Operation Doll’ kapsamında yakalanan Tosic, önceki gün ülkesi Bosna’ya iade edildi. Ortağı Darko Elez ile birlikte ömür boyu hapis cezası alacağı söylenen Tosic, bir dönem Sırp ‘Survivor’da da yarışmıştı. Playboy‘a verdiği pozlarla da adından söz ettirmiş olan Tosic, aralarında Djordje Zdrale’nin de olduğu ünlü mafya babalarıyla yaşadığı ilişkilerle tanınıyordu.”

——————————————————————————————————————————————–

Fatma Barbarosoğlu: Sabahattin Ali’nin “Köstence Güzellik Kraliçesi” öyküsü ile Bosna Hersek güzelinin haberini eş zamanlı okumanızı istemiştim. Öykü ve haberi eşleştiren bir analizden önce sadece öyküye odaklanarak cevaplamanızı istiyorum. 1930’larda yazılmış bu öykü sizde nasıl bir tat bıraktı? Ana izleğiniz ne oldu?

Beyza Karakaya: Öyküyü okuduğumda, zihnim öykü içerisindeki bir diyaloğa takıldı. Kahramanımız Gravila Marina’yla evlenmek istediği halde, toplum güzellik kraliçeliğini bayağı ve nahoş bulduğundan bu evliliği ailesine kabul ettiremeyeceğini söylüyor. O zaman böyle ‘bayağı’ bir sıfatı vermek için neden biri aranıyor ve yarışma düzenlenip birincisine bir rüya sunuluyor? Günümüzde de yarışmalar ve birincileri ne kadar reklam edilse de çok farklı senaryolarla karşılaşmıyoruz. Belki de o yüzden, öykü hâlâ sıcak.

Elif Sönmezışık: Bence hikâyeyi bugüne getiren, modern toplumun statü ve güzellik vurgusuyla duyguları öğüten bir yanı olduğunu ortaya koyması. Çünkü tek kaybeden güzellik kraliçesi değil; Gravila da tıpkı Marina gibi toplum nezdinde tüm saygınlığını yitirmiş bir ‘kaybeden’ olarak sunuluyor. Öykü, tescillenmiş bir güzelliğin heba oluşunu anlatırken, modernitenin karabasana benzer atmosferini arka fonda daima canlı tutarak modern insanın güzelliğe ve aşka bakışını sorguluyor. ‘Fena olma’ kavramı üzerinden güzelliğin bir kadına nasıl da yük olabildiğini ortaya koyuyor.

Elif Darıcı: Ben öyküyü ilgilenmek ve anlamak üzerinden okudum. Gravila’nın şöyle bir ricası var anlatıcıdan: “Alaka ile değil… Beni anlayarak dinleyiniz… Bana acıyınız…” Bence öykünün can alıcı noktalarından biri bu. Gravila bize alakanın anlamayla bir arada olmadığında yıkıcı olabileceğini hatırlatıyor. Nitekim Marina’nın güzellik kraliçeliği tecrübesi böyle sonuçlanıyor. Köstence’nin ilk tescilli güzeli Marina, gördüğü iki günlük geçici ilginin ardından Köstence sakinlerinin hiç aklına gelmiyor. Gravila’nın Marina’ya duyduğu hisler de geçici bir hevestir aslında. Hareketli yaşantısında daha önce Marina’ya benzer biriyle hiç karşılaşmamıştır ve dolayısıyla o anki merakı, onun Marina’ya yaklaşmasına sebep olur. Bir süre sonra Marina’yı arayıp sormaz bile, çünkü merakını gidermiştir. Ama Marina yıkılır. Gravila’nın Marina’nın hayatından çıkardığı derstir aslında bu cümle; “Beni anlayarak dinleyiniz.”

Şerife Slocum: Öyküyü öncelikle trajik bir aşk hikâyesi olarak okudum. Defalarca okuduktan sonra ısrarla aklımı çelen soru şuydu: Marina neden güzellik kraliçesi olmak zorundaydı? Öyküde Marina’nın tek vasfı buydu; o yalnızca bir güzellik kraliçesiydi! Bu özellik, onun karakteri veya benliği hakkında ne ifade edebilir ki, dedim kendime. Ayrıca, Marina bizim normal şartlarda değerlendirdiğimiz bir güzellik kraliçesi de değildi! Bu sıfat aslında onu küçümsemek için kullanılmış. Hatta, Gravila ona hiç ismiyle hitap etmiyor, ondan bahsederken hep Köstence Güzellik Kraliçesi unvanını kullanıyor!

Fatma Barbarosoğlu: Marina’yı bir “Güzellik Kraliçesi” yapmak, Sabahattin Ali’nin bilinçli tercihi miydi sence?

Şerife Slocum: Ben öyle olduğunu düşünüyorum. Mesela, Gravila dünyalar güzeli Marina ile yolda çarpışarak âşık olabilirdi. Ama yok, yazar onu illa tescilli bir güzel yaptı! Sonra da, bırakın evlendirmemeyi, bir batakhaneye düşürdü. Onu en olumlu görüntüden çıkarıp en olumsuzuna mahkûm etti. Gravila uyum sağlayamayan ve bireysel dramına yenik düşen bir adam, Marina ise intikam alacak kadar özgür olmakla birlikte bir türlü mutluluğa kavuşamayan başarısız bir kahraman olarak kaldı aklımda. Sonra da Sabahattin Ali’nin bir ‘Güzellik Kraliçesi’nin dramı üzerinden aktarmaya çalıştığı ne olabilir, diye düşündüm.

Nazife Şişman: Sadece kişisel bir dram olarak değil, toplumsal bir mesele olarak mı okudun öyküyü?

Şerife Slocum: Evet, biraz Cumhuriyet tarihine gittim. Cumhuriyet’in ilk on yılı Türk kadınının ‘özgürleştirildiği’ bir dönem olarak bilinir. Bunun bir parçası olarak güzellik yarışmalarının ortanın altındaki sosyal kesimin ahlakçılığını sarsmak ve modern bir Türk imajını kadınlara aşılamak üzere tasarlandığını biliyoruz. Mesela yalnızca bekâr kızlar katılabiliyordu bu yarışmalara. Aynı zamanda Türkiye Güzeli Keriman Halis, yeni elde edilmiş bir özgürlüğün sembolü olarak sergileniyordu. Bu dönem üzerinden öyküyü tahlil etmeye çalıştığımda da bende kalan şuydu: Sabahattin Ali, ‘şehirleşen’ veya sunileşen Marina’nın Gravila’ya yaşattığı ile dönemin, ‘özgürlüğüne’ ve beraberinde ‘kazandığı’ özgüvene doğrudan bir atıf yapıyor. Marina’ya, Gravila’ya çektirdiklerinden, ne kadar haz aldırtsa da onu mutluluğa kavuşturmuyor. Böylelikle Sabahattin Ali kendi geçmişini inkâr ederek farklılaşan, kökleri ile yüzleşemeyen ve bu yüzleşmeden ısrarla kaçan yeni Türk kadınına bir mutsuzluk uyarısı yapıyor gibi. Sürünen rezil bir adam, batakhaneye düşen bir kadın… İleride Türk toplumunda yaşanacak dejenerasyonu öngörecek kadar zeki bir öykü olup olmadığı tartışılır. Ama Cumhuriyet ile vaat edilen ‘yeni özgüven’i sorgulaması ve eleştirel bir tavır takınması sebebiyle bu öykü bence önemli.

Nazife Şişman: Ben böyle bir eşleştirme yapmadım. Çünkü öyküyü tarihsel çerçevede okumak istemedim. Hüzündü öyküden bana geçen duygu. Hayatta bazı şeylerin telafisinin olmadığı acı gerçeği bir de. Yapılan veya yapılmayan bir şey, ihmal edilen küçük bir adım hayatın akışını öyle bir değiştirir ki filmi geri sarma imkânınız olmaz. Böyle bir telafisizlik hissi geçti bana. Belki de bu yüzden Marina’yı biraz zalim buldum. Pişman olan Gravila geri döndüğünde her şeye yeni baştan başlayabilmeleri beklentisine kapıldım belki de. Elbette öykünün masal gibi “onlar ermiş muradına” diye ya da Türk filmlerinde olduğu gibi mutlu sonla bitmesini beklemiyordum. Yine de öyle hayatın içinde savrulup duran, acı içinde, birbirine mahkûm iki kahramanla karşılaşmak, fazla gerçekçi geldi. İnsanı zayıf, ümitsiz ve bir döngüyü kırmaktan aciz çizdiği için de zihnimden ve kalbimden uzak tuttum öyküyü.

Fatma Barbarosoğlu: Bütün ekip öyküyü ‘kaybeden’ üzerinden okudu. Öyküyü benim nereden okuduğuma gelince… Öyküyü ilk okuduğumda doğrudan Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ndeki kahramanı Füsun’a gittim. Kemal de tıpkı Gravila gibi romanın ikinci bölümünde Füsun’un ‘mesafe cezası’na maruz kalmıştı. İtiraf etmeliyim ki Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ni yazarken Sabahattin Ali’nin bu öyküsünden bilinçli ya da bilinçsiz olarak etkilenip etkilenmediğini düşündüm.

Genel olarak öykü ‘kaybeden’ motifi üzerinden okunduğuna göre; peki yazar için esas kaybeden kimdir? Sabahattin Ali, kimin acısına ortak olarak yazmış olabilir bu öyküyü? Okuyucuyu kimin acısına yaklaştırmak istemiş olabilir?

Elif Sönmezışık: Bence hikâyede iki kaybeden var, ama anlatıcı iki kaybedene eşit mesafede değil. Her ikisi de birbirinin cellâdı ve kurbanı. Ama yine de hikâyenin, hatasını telafi etmek için sevdiği kadına ömrünü adamış, onun kölesi olmuş bir adamın bu uğurda dünyasını kaybedişine odaklandığını düşünüyorum. Bence anlatıcı Marina’nın acısına ortak olmak isteseydi, onunla konuşurdu. Oysa Gravila’yı tercih ediyor. Güzelliği yadsınmış, örselenmiş kadını kendine mesafeli görüyor ve tehlikeli buluyor. Onun acısını dolaylı okuyor. Gördüğümüz, güzel bir kadının harcanışı değil; çektiklerinin bedelini ödetmek istercesine acımasız bir ‘sahip’e dönüşmesi ve ‘sahibini’ köleleştirmesi.

Beyza Karakaya: Bence de anlatıcı iki kaybedene eşit mesafede değil. Hatta yazarın Gravila’ya karşı büyük bir zaafı var gibi. Zamanını kaybetmiş, işini kaybetmiş, kendini kaybetmiş Gravilalar her daim gündeminde Sabahattin Ali’nin. Ancak bu öyküde daha çok Marina’nın azabına dokunuyor. Gravila, hikâyesini anlattığında onun için her anlamda soyut olan Marina’nın melankoli ve azapla dolu bedeni ve kalbi, ete kemiğe bürünüyor. Bir rüyanın içinde hapsolmuş, rüya sona erdiğinde kendisinde kaybolmuş bu kadın, yazarın kaybedeni. Rüyalarını, kimliğini, duygularını her şeyini ‘güzelliğinde’ kaybeden bir Marina sunuyor bize.

Şerife Slocum: Öykü boyunca Gravila ve Marina’nın ilişkisine anlam vermekte oldukça zorlandım. Hatta bir son veya bir çözüm göremediğim bu öyküye sürekli bir son getirme ihtiyacı hissettim. Neden kahramanlar bir türlü geçmişi konuşmuyorlar, diye sordum mesela. Burada da şunu fark ettim; Sabahattin Ali, Gravila’yı Marina’ya affettirseydi öykünün mutlu bir sonu olurdu. Ama bu son da öykünün amacına aykırı olurdu. Çünkü Gravila sahiciliğe geçişin bedelini yeterince ödememiş olur, Marina da bir batakhane gülü olmazdı. Öyküde Marina ‘şehirleşmiş’, sunileşmiş ve mutluluğunu elde edememiş trajik bir kahraman, Gravila ise sürekli şehir hayatını yücelten ama Berlin’e kıyasla da kendini bir köylü olarak gören sonra da sunilikten sahiciliğe geçmek adına Marina’nın peşine düşüp bireysel dramına yenik düşen, rezil bir adam. Öykü Gravila’nın sunilikten sahiciliğe geçişinin yolcuğu üzerine bir anlamda. Sabahattin Ali Marina’nın acısına ortak olarak yazmış gibi görünse de Marina Gravila’nın yolcuğunda sadece yardımcı eleman rolünü oynuyor sanki.

Nazife Şişman: Öykü de yolculuk da Gravila’nın diyor Şerife. Ama dikkat ederseniz öykü bizzat Marina’nın adını taşıyor. Adı haline gelmiş sıfatını, yani güzellik kraliçesi oluşunu. Doğru, anlatıcı uzun uzun Gravila’yı dinliyor. Elif’in (Darıcı) dikkat çektiği gibi, “beni alaka ile değil anlayarak dinleyiniz, bana acıyınız” diyor Gravila. Ve biz uzun uzun Gravila’nın hayatını, pişmanlığını öğreniyoruz. Marina’ya dairse hayatının akışını değiştiren o bir hafta sonu tatili kadar süren şöhretten ve sonrasında Gravila’nın bulduğu batakhanelerdeki sahneden başka bir şey bilmiyoruz. Geçen zaman içinde neler yaptığını, neler yaşadığını hiç bilmiyoruz. Ama sarhoş Gravila’nın omzuna dokunup kaldırdığı anki bakış ve yüz ifadesine dair yaptığı tasvirden ben yazarın bizi Marina’nın acısına ortak etmek istediğini çıkarıyorum. Nedir bu acı? Sade, sıradan bir hayat yaşarken projektörler yüzüne çevrilmiştir. Güzelliğini herkesle birlikte fark etmiş, bu fark ediş esnasında aşkı bulmuş, ama sönen ışıklarla birlikte güzelliğin sadece yükü kalmış; aşkını ve esas önemlisi sürdürdüğü sıradan hayatı ve bu hayatın tutamak noktalarını da kaybetmiştir.

Fatma Barbarosoğlu: Yani erkek yazar, erkek anlatıcı sadece kendi hemcinsini anlamıyor; aynı zamanda onun anlattıkları üzerinden kadının acısına da ulaştırıyor okuyucusunu. Bu arada Şerife’ye özel bir soru sormam gerekiyor, okuyucular adına. Öykü tartışması için iyi bir hazırlık yaptığın hemen fark ediliyor. Bu hazırlığı bizimle paylaşır mısın?

Şerife Slocum: Okuduğum kitaplardan, kısa hikâyelerden vs. anlam veya ders çıkarabilmek için normalde üç şey yapıyorum. Yazarın kendi hayatını, yazarlığı hakkında yazılanları ve eserin neşredildiği dönemi göz önünde bulundurmaya çalışıyorum. Sabahattin Ali ve öykücülüğü ile ilgili yakın bir irtibatımın olmamasından ötürü de, kişiliği ve öykücülüğü hakkında özellikle daha derin bir inceleme yapmak istedim. Bu sebeple, Sabahattin Ali’nin biyografisini ve öykücülüğü hakkında bazı makaleleri inceledim. Ayrıca, Feroz Ahmad’in The Making of Modern Turkey adlı kitabının bazı kısımlarını, özellikle güzellik yarışmalarına değinen bölümleri, toplumsal bir çıkarım yapabilmek adına incelemeye çalıştım. Bu yıl Modern Türkiye’nin Oluşumu adlı dersimde bu kitap bana çok yardımcı olmuştu. Bu ön çalışma öyküyü daha anlamlı bir ışıkta görebilmemi sağladı.

Fatma Barbarosoğlu: Bu uzun tahlillerin arkasında böyle bir ön hazırlık olduğu belli oluyor zaten. Bu öyküyü tartışmak için seçmemin sebebi, gündeme düşen Survivor yarışmacısı ve beş kişinin katili Bosna Hersek güzeli ile ilgili haberdi. Öyküyü okuyup tartışmak üzere toplandığımız bugün ise BBG yarışması için otuz bin kişinin müracaat ettiği haberini okudum. Müracaat edenlerin büyük çoğunluğu üniversite mezunu. Zihnim güzellik yarışmasına katılanlarla bilgi ya da zekâsı ile  değil de ‘ilişki performansı’ göstermek üzere yarışmaya katılanları eşleştirdi. Böyle bir eşleştirme yaparken kullandığım kavram ‘olmadan olmak’ arzusu. Öykümüzü ortadaki halka olarak düşündüğümüzde bu iki habere dair sizin zihniniz nasıl bir eşleştirme ya da ayrıştırma ortaya koyar?

Şeyma Kaya: Ben bu üç meseleyi unvan kazanma yarışı olarak algılıyorum. Sıradan bir Bosnalı kadın beş kişiyi öldürseydi biz bundan haberdar olmayacaktık muhtemelen. Ama ‘güzel’ gibi bir unvanı olunca, haber değeri taşıyor. Ya da öykümüzdeki kadın gibi pek çok unutulan ve terk edilen kadın var ama kimse onlar üzerine öykü yazmıyor. Bu kadının öyküde asıl kız olmasının sebebi yine unvanı. BBG tarzı yarışmaların da mantığı aynı işliyor. Çoğu üniversite mezunu binlerce insan, kendilerine kısa yoldan bir unvan bulma çabasındalar. Acilen ‘bir şey’ olmak istiyorlar.

Elif Darıcı: Öyküde de haberlerde de ortak noktanın görünürlük olduğunu düşünüyorum. Güzellik yarışması ya da BBG’ye katılanlar görünürlük peşindeler, insanların ilgi odağında olmak istiyorlar. En azından Köstence Güzellik Kraliçesi iki günün sonunda kendi işine geri döneceğini düşünüyordu. Ama Gravila ile olan ilişkisinin geçici olabileceğini tahmin edemedi ve ona umut bağladı. Bu da onun sonu oldu. Bosna Hersek güzeli de kraliçe seçildikten sonra yarışmalar ve dergilere verdiği pozlar aracılığıyla anlık ilgiyi çekmeyi başarmış olmalı. Mafya ile ilişki içinde olup beş cinayetin katili olarak aranmasaydı, muhtemelen Bosna’da kimse onun şu anda ne yaptığını merak etmiyor olacaktı. BBG için de benzer bir durum söz konusu. Bu insanların yarışmalara katılma sebepleri belki de başarılı olamadıkları hayatlarından anlık bir sıçramayla kurtulmak istemeleri. Buldukları çıkış yolu onları kısa bir süre başarılı gibi gösterse de yarışma bittiğinde yeniden gündeme gelebilmek için daha ekstrem bir şey yapmaları gerekiyor.

Beyza Karakaya: Öyküyü nereden okuduğum sorusuna cevap verirken toplumun güzellik yarışmalarında birinci olanları bayağı bulması üzerinde durduğumu söylemiştim. Bu haberle öyküyü eşleştirdiğimde izleğim daha da belirginlik kazandı. İnsanlara güzellik yarışması adı altında bir rüya sunuluyor, ama bu insanlar daha sonra kendi kaderlerine bırakılıyor. Haberde bu düşünceyi net olarak ifade eden bir cümleye rastlamıyoruz. Belki ben biraz fazla okuyorum. Ama ‘güzellik kraliçesi, Playboy mankeni, mafyayla ilişkiler, uyuşturucu, hırsızlık ve beş cinayetten sorumlu bir Survivor yarışmacısı’ kelimelerinin bir kişiyi tanımlar nitelikte olduğunu düşünürsek, belki de aşırı bir okuma sayılmaz. Güzelliğin ya da güzel kadının neyi temsil ettiği, güzel seçildikten sonra onu nelerin beklediği noktasında bir yargımız olsa gerek. Haberin dili, öyküye göre daha keskin, kadının güzel ve katil olması dışında ona dair bir ipucumuz yok. Belki de kavramsal olarak fiziksel güzelliğin, ruhsal çirkinliği örtmeyi başaramayıp, en ufacık kırılma anında kötülüğün dışarı çıktığı şeklinde bir toplumsal yargı onu haber yapıyor. Belki de bu durum haberi yazan kişi tarafından kurnazca kullanılıyor.

Fatma Barbarasoğlu: Haberin ‘güzel’i ile öykünün ‘güzel’inin farkı, birinin habercinin ‘kurnaz’ diline ötekinin öykücünün kahramanı ile yekdil olan diline maruz kalması mı? Dilin incelikli ya da kaba olması güzellerin ‘fena’ olmasını değiştirmiyor…

Beyza Karakaya: Öyküye Marina açısından baktığımızda; bir mağazada tezgâhtarlık yaparken birden güzellik kraliçesi seçiliyor ve iki gün bir rüyayı yaşayıp el üstünde tutulduktan sonra, yeniden kendi hayatına döneceğini biliyor ve bunu kabulleniyor. Ama bu rüyasının belki gerçek olabileceğine dair bir umut da yeşeriyor içinde, zira bir ‘prens’ çıkıyor karşısına. Kendisi talep etmediği halde verilen bu mutluluk elinden alındığındaysa kendi gölgesi içerisine saklanıyor. Gravila’ya ‘Beni bırakırsan çok fena olurum.’ feryadı kulaklarımızı tırmalıyor ve Marina gerçekten ‘fena’ oluyor. Sırp güzellik kraliçesini düşünüyorum bu noktada, yarışmadan sonra hayatının ne yönde seyredeceğini hayal ettiğini ve hakikatte ne yöne sürüklendiğini… Belki o da Marina gibi birinden ‘aman’ diledi ve o da karşılık bulamayıp ‘fena’ olanlardan oldu.

Nazife Şişman: Güzellik yarışmaları bana, insanın verili olan üzerinden yarışmasının ne anlama geldiğini düşündürtmüştür hep. Gerçi günümüzde güzellik artık Allah vergisi bir ihsan olarak değil, kişinin harcadığı zaman, para ve enerji mukabilinde elde ettiği bir kazanım haline gelmiş durumda. Yine de kişilere halk deyişinde kaybetmeye ‘bir sivilce yeter’ diye tanımlanan güzellik üzerinden payeler verilmesi, ‘olma’ya taleplerinin önüne geçen ayartıcı bir işleve sahip. Eric Fromm ‘olmak/sahip olmak’ karşıtlığı üzerinden formüle ediyordu, kendisine dâhil etmeden sahip olmaya odaklanan çağdaş insanın durumunu.

Önceki sorular izleğinde öyküyü kaybedenler üzerinden yorumladık bütün ekip olarak. Tescilli güzelin kaybedişi idi, öyküde de haberde de karşımıza çıkan. İnsanın kaybetmeyeceği nedir? Bu soru eşliğinde değerlendirmeliyiz belki de hem haberleri hem de öyküyü. Güzellik yarışmaları da ilişki becerisi, daha doğrusu sunum üzerinden ‘başarı’ya ulaşılan BBG tarzı yarışmalar da hızla ulaşılan ama aynı hızla kaybedilen niteliklere odaklanıyor. Bunlara nitelik bile denmez belki de. Çünkü insan bir takım özellikleri, onlarla tavsif olabilecek kadar ‘kazanmış’sa hiç bir zaman kaybetmez.

Fatma Barbarosoğlu: Halbuki tescilli güzellik kaybetmeyi beraberinde getiren bir sıfat. Halk arasında “Allah çirkin bahtı versin” diye dua edilir. Bu duada güzellerin bahtsız olduğuna dair bir kabul vardır. Güzeller niye bahtsızdır? Güzel, güzelliği tescillendiği andan, yani kişi kendisini güzel kabul ettiği ve bu kabul toplumsal olarak tescillendiği andan itibaren ontolojisini yitirilebilecek bir görüntü üzerine kurmuş, böylece bahtını karanlıklaştırmış olur. Var olmayı güzellik üzerinden inşa etmeye niyet ettikten sonra da kendini dinleyecek kulak bulamaz. Etrafındaki herkes onun güzelliğini örseleyecek bir seyircidir artık. Bütün güzeller bahtsız değildir. Sadece güzelliklerini tescilleyenler, kendi güzelliklerine fazlaca iman edenler bahtsızdır. Güzelliklerini unutarak yaşayanlar daima güzel kalır.

Nazife Şişman: O zaman Peygamber Efendimiz’in “Kişiyi yüzüne karşı övmeyin.” hadisini başka bir açıdan hayatımıza dâhil etmek mümkün…

Fatma Barbarosoğlu: Evet. Kişiyi hak ettiği bir noktadan övdüğümüzde bile esasında ona zarar veriyoruz. Kişinin sahip olduğu özelliği onun hapishanesi haline getiriyoruz bir nevi. Burada takdir ile övmek arasındaki farka değinmek gerekecek lakin bu meseleyi başka bir tartışmaya bırakalım.

Nazife Şişman: Evet çok zihin açıcı bir tartışma olur. Birisini dinlemek övme bahsine mi dâhil takdir etmeye mi, diye sorsak…

Fatma Barbarosoğlu: Takdir görmenin sınırları içindedir. Övmek ise görülmenin. Muhatabımızı övdüğümüz zaman onu överek sınırlarken kendimize bir yer açmaya çalışırız. Takdir ise muhatabımızın ‘iyi’ özelliğini merkeze alarak tam da buradan yükselmesini sağlamaya tekabül eder. Dinleme takdirin ilk basamağıdır. Dinleme bahsine odaklanan Elif Darıcı oldu. Dinleme bahsini ‘dinleme estetiği’ kavramı üzerinden götürmenin faydalı olacağını düşünüyorum. Ancak dinleyerek muhatabımızı yerli yerine yerleştirebiliriz. Çünkü onun kendini görmesine fırsat veren bizim kulaklarımızdır çoğu defa. Gravila’nın kaybettiği dinleme idi. Kendisi “Köstence Güzellik Kraliçesi”ni dinleyecek kadar dikkate almamıştı hiçbir zaman. Oysa dinlemek ve dinlenilmek insanın ontolojisine tekabül eder. Yokluğu yaralayıcıdır. Birisini ciddiye almadığımızı, onu adam yerine koymadığımızı en ziyade onu dinlemeyerek gösteririz. Onun için öyküye başlarken kendisinin iyi dinleneceğine dair bir garanti istiyor Gravila.

Nazife Şişman: Öykünün yazıldığı 1930’larda günümüzdeki kadar yoğun bir dinleme krizi mi vardı acaba?

Fatma Barbarosoğlu: O dönemde belirgin bir dinleme krizi var mıydı bilmiyoruz, ama adı iletişim olan çağımızda en büyük sorun bir türlü iletişememek. Yani bizi dinleyecek birini bir türlü bulamamak. Fakat bizi dinleyecek birini bulamamaktan şikâyet ederken, kendimizde dinleme kapasitesi olup olmadığını hiç sorgulamıyoruz. Bu noktada okuyucularımızın Mustafa Özel’in Robinson ile Hay İbn’ Yakzan’ı dinleme üzerinden mukayese eden satırlarını dikkatle okumalarını tavsiye edeceğim. Modern insan dinlemeyi unutuyor. Kendini dinlemeyi, tabiatı dinlemeyi, muhatabını dinlemeyi. Dinlemek bir ihtiyaç. Dinlemeyenler huzur da bulamıyor. Dinlemek ile dinlenmek arasındaki bağlantıyı tekrar tekrar düşünmek zorundayız.

Güzellik üzerinden başladığımız hikâyeyi neden dinleme bahsinde noktalıyorum? Hegel “Her bilinç başka bilinçte gerçekleşir.” der. Güzelliğin bir görüntü değil oluş hikâyesine açılan basamak olması için kendine ait kelimelerinin olması gerekiyor. Dikkat ediniz güzellik terminolojisinde ‘aptal sarışın’ diye bir kategori var. Yani sadece suretine bakılan, sözüne ehemmiyet verilmeyen, dikkate alınmayan. Hakikatin kelimelerine sahip olmayan kadın ‘aptal sarışın’.

Nazife Şişman: Güzel bir kadına duyulan aşkı dinleme bahsinde nihayetlendirmemiz okuyucularımıza şaşırtıcı gelecek.

Fatma Barbarosoğlu: Şaşırmanın yolu hayret makamını doğru gidiyorsa hiç itirazımız olmaz. Biz burada aynı hikâyeyi farklı okumalarla zenginleştirerek esasında birbirimizi dinlemeyi öğreniyoruz. Bizim konuşmalarımızı okuyan okuyucu da bir başka boyutta bizi dinliyor esasında. Her birimizin bakışı, hakikat resmine ait bir motif şeklinde. Bizde olan desenin tamamlanışını görmek için başka gözlerin ne gördüğünü, başka ağızların ne söylediğini bilmeye ihtiyacımız var. Güzellik üzerinden tamamlanmış kadınların hayat deseni daima eksik kalır. Güzelliğin yükü onların kanatlarını kıran bir cezadır çoğu zaman.