Sana “siz” diyebilir miyim?

İnşası tamamlanmamış, fiziki çevresi “yaşam alanı” olmayan bir şehir kültürü içinde yaşıyor, “kişisel mesafemiz”in sınırlarını zorlayan ulaşım araçları ile seyahat ediyoruz. Herkesin birbirine “sen” diye hitap ettiği, neredeyse sadece kumaş dükkânlarındaki tezgâhtarların birbirine “siz” dediği bir iletişim ortamında kamusal mesafeyi nasıl kuracağımızı bilemiyoruz. Çünkü “sen” iletişim dilinde mesafesizliği imliyor. Sosyal medya ve diğer dijital ortamlarda yaşanan adab-ı muaşeret karmaşasının sebebi de bu: kamusal mesafenin tanımlanamaması, yakın uzak tanımlarının izafileşmesi.

Mesafenin, iletişimin olmadığı bir ortamda adab-ı muaşeretten nasıl bahsedeceğiz? Bu ay, bu zor soruyu sorduk kendimize.

Cumhuriyet modernleşmesinin “salon kadını” inşa ederek, bütün adab-ı muaşeret sorunlarını çözme önerisinin bir devamı olan Kezban filmlerinden başladık. Cenaze törenlerinde selfie çekme örneğinde kendisini gösteren dijital kültürü de içine alan, kamusal mesafe üzerinden bir adap okuması yapmaya çalıştık.

kezbannFatma Barbarosoğlu: Adab-ı muaşeret kitapları hayatımıza Tanzimat modernleşmesi ile girdi. Davranışlar bahsi daha önce fıkhın ve ilmihal kitaplarının konusu idi. Batılılaşma maceramız ile birlikte yaşanmış ve yaşanmakta olan hayatımızı “yaşanması gereken hayata” dönüştürmek için “oraları” görenlerin ve bilenlerin mihmandarlığına ihtiyaç duyuldu. Osmanlı modernleşmesinin adab-ı muaşeret sorunsalı erkekler üzerinden ilerledi. Erkekler dedelerinin ve babalarının kıyafetini hızla terk edecek ama kadınlar büyük nineleri gibi olmaya devam edecekti. Bu noktada, “Gavur Padişah” II. Mahmut’un kadın kıyafetlerini şeriat hükümlerine göre denetleyen fermanlarını hatırlamakta fayda var. Evlerin mefruşatı III. Ahmet’ten itibaren Batılı tarz ile donatılmışken, Tanzimat ile birlikte erkeklerin kıyafeti Avrupai zevk ve ölçülerle yeniden düzenlenirken, kadınlardan beklenen anneleri ve büyük nineleri gibi olmayı sürdürmeleriydi. Bu beklenti elbette devletin beklentisi. Osmanlı aydınlarının kafası bu konunda karışıktı. Siyasi olarak birbirinden pek de farklı olmayan İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılığın en önemli ayrılık noktası kadınların giyim kuşamı ve eğitimi idi. Cumhuriyet modernleşmesi, Batıcıların kadınlarla ilgili görüşlerini resmî devlet politikası hâline getirmiş; halkın “sosyete” mertebesine çıkması, ülkenin gelişmesinin şartı kabul edilmiştir. Dolayısıyla Cumhuriyet modernleşmesi, Osmanlı modernleşmesinin boş bıraktığı alanı doldurmaya ceht etti ve modern salon kadınları yetiştirmek birinci öncelik olarak ortaya kondu. Bu önceliğin Yeşilçam filmlerine yansıyan yüzü “Kezban” filmleridir. Kezban filmlerinin sizdeki karşılığını sorsam…

Nazife Şişman: Kezban filmleri birbirine çok benzeyen bir hikâyeyi tekrarlar. Genç kız çoğunlukla köylüdür; şehirli bir erkeğe kendini beğendirmek için bir değişimden geçmesi gerekir. Önce kıyafetleri değişir, ardından bir iki dans ve görgü dersi alır. Çok kısa bir süre içinde değişim gerçekleşir ve o köylü genç kız, modern/görgülü bir kadın hâline gelir. Değişim hem çok hızlıdır hem de şekilseldir. Uzun bir eğitim dönemi ya da kökleri geçmişe dayanan bir aile görgüsü gerekmez. Kıyafetler değiştiğinde, o kıyafetlerin gerektirdiği davranış tarzlarını, vücut dilini ve istenilen adab-ı muaşereti de giyinmiş olur âdeta. Bu yaklaşım esasında Cumhuriyet modernleşmesinin kostüm modernleşmesi olarak nitelenen tavrının bir devamıdır. Cumhuriyet modernleşmesi tayyör giyen ve baloya giden kadın tipiyle muasır medeniyet seviyesine ulaşma hayaliydi. 1970’lerdeki Kezban filmleri de hızlı kentleşme ile şehrin değişen/köylüleşen çehresinin, kadınların şeklini şemailini düzelterek toparlanabileceğine dair bir beklentinin beyaz perdede dile getirilişi.

Beyza Karakaya: Kezban filmlerinin köylüler üzerindeki etkisini düşününce, bir tanıdığımızın, eğitim alıp şehirde kendine bir hayat kurma şansı yakalayan babama söylediği, “Ben senin yerinde olsaydım dönüp bakmazdım buraya” sözü aklıma geliyor. Muhtemelen onun kafasındaki dönüşüm, Kezban filmlerinde gördüğü o hızlı ve birdenbire değişimdi. Hayali şu: Şehre gideceğim, hanımım saçlarını kuaförde yaptıracak, topuklu ayakkabı giyecek ve tık tık dolaşacak. Şu an düşününce tam bir Kezban dönüşümünü hayal etmiş olduğunu fark ediyorum. Ya askerde gördü böyle bir hayatı ya da filmlerin köylüler üzerindeki etkisi çok yoğundu.

Fatma Barbarosoğlu: Henüz evlerde televizyonun olmadığı dönemlerde, insanların Yeşilçam filmlerinden bu kadar yoğun bir şekilde etkilendiğini söylemek ne kadar mümkün? O yıllarda da yılda bir ya da iki film seyrediyordu ahali. Özellikle hasat sonu gelen seyyar yaz sinemaları ile Anadolu’nun en ücra köşelerine bile ulaşmak mümkündü.

Nazife Şişman: Tartışmamıza konu ettiğimiz filmlerin hepsi 70’li yıllarda gösterime girmiş. 70’lerin ikinci yarısında televizyon da hayatlarımıza dâhil oldu ve aynı filmleri televizyonda seyretmeye başladık.

Fatma Barbarosoğlu: Özel kanalların hayatımıza girmesi ile birlikte televizyonda tekrar tekrar izlediğimiz filmler, Kezban filmleri değil daha ziyada Şaban filmleri oldu. Aynı anda birkaç kanalda birden Kemal Sunal filmleri yer aldı 90’lar boyunca. Baştan sona seyredilmese bile “İnek Şaban”ın şaşkınlıkları bir şekilde dilimize yerleşti. Tıpkı Orhan Gencebay şarkıları gibi.

Nazife Şişman: Nurdan Gürbilek’in, Orhan Gencebay’ın şehre karşı tutumuyla İbrahim Tatlıses’in tutumunu karşılaştırdığı “Ben de İsterem” diye bir makalesi var. Orhan Gencebay’ın isyan etmeyen, şehre yabancılığını kabul etmiş tutumundan İbrahim Tatlıses’in, “Beni çiğ köftemle, topuğuna bastığım ayakkabımla olduğum gibi kabul edin” yaklaşımına doğru değişen toplumsal dönüşümü analiz eder. Kadınlar kısmında neden “beni olduğum gibi kabul edin” düşüncesinin bir karşılığını göremiyoruz? İbrahim Tatlıses’i olduğu gibi kabul ediyoruz da neden Kezban’ı olduğu gibi kabul edemiyoruz?

Fatma Barbarosoğlu: Birincisi bu, Cumhuriyet modernleşmesinin ideallerine aykırı. Muasır medeniyetlerin seviyesine uluşmak için “salon kadın”larına ihtiyaç olduğunu düşünüyor Cumhuriyet’in kurucuları. İkincisi köylü kalarak başarılı olmuş “Kezban” örneği yok. Mesela köylü Satı Kadın’ın vekilliği sembolik alandan çıkıp reel alanda varlık kazansaydı, belki Süleyman Demirel-Satı Kadın mukayesesini yapabilirdik. Neden mi Süleyman Demirel? 1990’lara kadar Demirel, Isparta ağzıyla konuştu. 90’lardan sonra Isparta ağzıyla konuşmaktan vazgeçerek gayet güzel bir İstanbul Türkçesiyle konuşur oldu. Neden? Çünkü Türkiye nüfusunun çoğunluğu artık köylerde değil şehirde yaşıyordu. Isparta ağzı ile konuşan Süleyman Demirel ve Kayseri ağzıyla konuşan Sakıp Ağa, başarı hikâyesine sahip özneler olarak hakiki kimliklerini, konuştukları yöresel dil üzerinden ortaya koymayı seçerek “başardım, ama değişmedim” mesajını veriyordu.


Eklektik bir dünya görüşüne adab-ı muaşeret uydurmak zor

Beyza Karakaya: Erkeklerin ve kadınların dış görünümleri hep farklı bir yere konuyor demek ki. Kadir İnanır ve Gülşen Bubikoğlu’nun oynadığı Yaban filmi mesela… Yabani bir adam vardır. İzleyenler hatırlayacaktır, yemek sahnesinde ne kadar yabani olduğu abartılarak sergilenir adamın. Ama Gülşen Bubikoğlu yabanın o hâlini önce aşağılasa da sonra ona âşık olur. Yani erkek yaban da olsa, hiç değişim göstermese de kadın ona âşık olabiliyor.

Fatma Barbarosoğlu: Kadınlar şekle rağmen erkeğin hakikatini görebilme kudretine sahiptir ama erkekler şeklin ötesine geçip, hakikati göremez mesajını vermek gibi bir niyeti yoktu herhâlde yönetmenin…

Nazife Şişman: Hâlbuki Kezban filmlerinde esas erkeğin âşık olabilmesi için kadının dış görünümünü mutlaka değiştirmesi gerekiyor.

Fatma Barbarosoğlu: Kadınlar erkekleri değiştiremiyor ama erkeklerin beğenmesi için kendilerini âdeta “baştan yaratıyor” Yeşilçam filmlerinde. Kadınlar dış görünüşü ile kaba saba bir adamı beğenirken niye erkekler dış görünüşü ile kaba saba bir kadını beğenemiyor?

Beyza Karakaya: Yeşilçam filmlerine inanacak olursak erkekler “olan” güzelliği değil “inşa” edilen güzelliği görebiliyor.

Fatma Barbarosoğlu: Söylemde ruh güzelliğine vurgu yapılır. Ama ruhun güzelliğini anlayacak basiret ehline gerçek hayatta rastlamak pek kolay değildir. Kezban filmlerinden devam edecek olursak, erkeklerin muktedirin gücüne âşık olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Kezban filmlerinde kadın bakımlı olmaya başlayınca edası ve şahsiyeti değişiyor, kendisiyle fazla barışık muktedir bir kadın çıkıyor ortaya. Adamlar kadının o muktedir duruşuna âşık oluyor.

Beyza Karakaya: Filmlerde hep bir intikam bahsi var. Bir taraftan esas oğlanı elde etmek isteyen zengin kız amaca ulaşmak için her yolun mübah olduğunu gösteriyor. Diğer taraftan “Kezban” da yalanlarla, dolanlarla esas oğlanı elde etmek için elinden geleni yapıyor. Aslında Kezban da o kadar masum değil.

Fatma Barbarosoğlu: Sıkıntımız şu ki, senarist bize kimi iyi göstermek istiyorsa biz onun tarafında oluyoruz. Senarist olaya Kezban’ın açısından baktığı için biz de onun peşine düşüyoruz. Mesafeyi koyup, ikisine de objektif bakamıyoruz. Dolayısıyla senin getirdiğin bu eleştirileri sıradan seyircinin kolaylıkla algıladığını söylemek pek mümkün değil.

Nazife Şişman: Davranış kodlarıyla ilgili önerme şu: Kıyafeti değiştirirsek bütün davranış kodlarını da o kıyafetle birlikte giyiniriz, diyor bu filmler. Çok otomatik bir çözüm öne sürüyor. Kadının kıyafetini değiştirirsek çok medeni insanlar olurlar, her açıdan sorunlarımız çözülür, denmişti Cumhuriyet’in ilk yıllarında. İslamcılar da 70’li yıllarda bir kadın, robadan elbise giydiğinde, kıyafetleri toprak rengi, siyah, kahverengi olduğunda, düz başörtü örttüğünde onun “takva elbisesini giymiş” olacağını farz ediyorlardı.

Fatma Barbarosoğlu: Onlar o elbiseyi giyince modern oluyor, muhafazakârlar diğer elbiseleri giydiğinde çok dindar, muttaki oluyor. Şekilcilik devam ediyor. Gardırop modernleşmesinin alternatifi gardırop Müslümanlaşması olarak ortaya konuyor.

Nazife Şişman: Modernleşme serüvenimizdeki şekle odaklanmanın izini bu filmlerde görüyoruz. Peki bugüne bakıldığında bu şekilselliğe karşı çıkmak için neler yapılıyor? Şallı kızlar çıkıyor sahneye bu sefer de. Kezban diye nitelendirilmemek için nasıl bir savunma mekanizması devreye giriyor, ona da bakmamız gerekmiyor mu?

Beyza Karakaya: Benim önermem şu: Hem elbiseyle başlıyor modernleşme hem de modern çevreye girmek için bir evlilik ya da aşk gerekiyor. Ancak ondan sonra dönüşüm tamamlanmış oluyor.

Fatma Barbarosoğlu: Çarpıcı olan da bu. Eğitimle sınıf atlamak vurgusu hiç yok. Aşkla, evlilikle sınıf atlama vurgusu yapılıyor. Oysa modernlik birey olmak ile başlar, birey “ilerleme”sini kendinden başlayarak ortaya koyar.

Beyza Karakaya: Popüler romanlar ve filmlerde ise ancak güzel bir elbise giyindikten sonra bir erkek sizi beğenip, evlenebilir ve o zaman modern olabilirsiniz. Bütün davranış kodları, vücut dili de zaten kıyafetle beraber değişiyor. Bunun için de bir erkek gerekiyor.

Fatma Barbarosoğlu: Başörtülü kızlarla kim evlenecek sorusuna mı dönüyoruz?

Beyza Karakaya: Hayır o değil. Erkeklere bir ihtar belki: “Dış görünüşe çok önem veriyorsunuz ama içerisinden Kezban çıkabilir.”

Fatma Barbarosoğlu: Erkekler Kezbanları istemiyorlardı, Kezban’ın değişmesi gerekiyordu ama günümüzde de kızlar erkeklerin Şaban olarak kalmasını istemiyor. Bu konuştuklarımızdan eklektik bir dünya görüşüne adab-ı muaşeret uydurmanın çok zor olduğu ortaya çıkıyor.


Muaşeret için en az iki insan gerek, hâlbuki iletişim çağında iletişim kuramıyoruz!

Fatma Barbarosoğlu: Gösteri ve miting adabı üzerinden devam edelim. Son yaşadığımız meşum olaydan geriye doğru gidelim. Genellikle Türk tipi davranışlar dediğimiz şeyleri hep eleştiririz. Otomobilin penceresinden çöp atmak, yerlere tükürmek, toplu taşıma araçlarında erkeklerin bacaklarını açarak oturması, sevinç anlarında havaya ateş açıp insanların ölümüne sebep olmak gibi. İnsan ilişkilerinde mesafeyi çok koruyamadığımızdan şikâyet ederiz. Ama darbe direnişi sırasında öyle inanılmaz bir sokak ve direniş kültürü ortaya koydu ki halkımız… Dünya tarihine inanılmaz bir destan hediye ettik. 15 Temmuz gecesi insanlar düğüne gider gibi gitti vatanı için canını vermeye. Meydanlarda haftalarca sabahlanarak tutulan demokrasi nöbetlerinde halkımız irfani bir duruş sergiledi. Bu duruş, 21. yüzyıla maya olacak bir duruş. Nitekim Venezüella başbakanı da Türkiye üzerinden Amerika’ya kafa tuttu…

Beyza Karakaya: Bunlar güzel şeyler değil mi?

Fatma Barbarosoğlu: Elbette bunlar güzel şeyler. Ama güzelliğin içindeki aksaklıkları da görebilirsek, güzel şeyler daha güzel şeylere doğru yol alabilecek diye düşünüyorum. “Güzel şeyler” bahsinde hızlı bir “güzelleşme” bahsi var ki onu biraz konuşalım istiyorum. Birkaç gün önce “Çok kaba, bu ülkede yaşanmaz, buralardan gidesim var” diyenler, 15 Temmuz gecesinden sonra “Canım ülkem, bir tanecik Türkiyem” demeye başladı. Her birimiz, uluslararası birincilik ödülünü almış da onu “yaralı ve yalnız” ülkesine bağışlayan Nuri Bilge Ceylan kesildik âdeta. Bizde Batılı anlamda kamusal özel ayırımı olmadığı için, bireysel hikâyelerimizi de kamusalın gölgesinde yaşıyoruz. Küçük hikâyemizi de büyük hikâyeye bakarak yaşıyoruz.

Nazife Şişman: Küçük hikâyeye büyük hikâyeden bakmak, derken…

Fatma Barbarosoğlu: Siyasetin zirvesinde işler gerildiğinde biz de gündelik ilişkilerimizi bu duruma göre akort ediyoruz. Birkaç ay önce herkes ötekini/berikini “tekinsiz kimlik” olarak görürken, birdenbire “canım ülkemin biricik insanı” yaklaşımına geçiş yaptık. Mesela bir polis anekdotu dolaşıyor medyada: “Ben bu güzel insanlara nasıl kimlik sorabilirim?” diyen bir polis. Hâlbuki bu, onun görev tanımı içinde. Bir polis bana kimliğimi sorduğu zaman bu benden nefret ettiği anlamına gelmiyor. Oysa kimlik sorulduğunda, “Benim suçluya benzer bir tipim mi var!” diyen alıngan teyzelere rastlıyoruz metrolarda. Polis memurundan ev sahibi ikramı bekleyen bir tavır…

Nazife Şişman: Bu bizim meselelere kimliksel karşılaşmalar üzerinden baktığımızı gösteriyor. İnsanları değerlendirirken, belli bir grubun, kendine yakın bir kimliğin içerisindeyse bütün davranışlarını hoş görme… Değilse baştan sona kötü bir insanmış gibi muamele etme…

Fatma Barbarosoğlu: Ön yargılarla dolu “BUNLAR var ya BUNLAR” anlayışı…

Nazife Şişman: Medyaya yansıyan “büyük hikâye”, sürekli gündemi işgal eden olaylar kimlikçi yaklaşımı besliyor. Hâlbuki büyük hikâyeden okunamaz ki kişinin durumu. Anlaşmazlıklar, çatışmalar olabilir ama o küçük hikâyesini yaşayan insan, savaşta bile ahlaklı davranmak zorunda.

Fatma Barbarosoğlu: İşte bizim sıkıntımız burada… Küresel dünyadan püskürtülen bir korku kültürü var. Amerika’daki birtakım sapkın tarikatlar -tırnak içi- müritlerini kıyamete hazırlıyorlar. The Day After Tomorrow hâline bir an önce geçme telaşı içindeler. Geçenlerde medyada yer alan bir yer altı ev tasarımı vardı. Bir dönem çok yüksek binalar yapılıyordu, şimdi yer altında muazzam korunaklı her ihtiyacı karşılayan şık ve fazlasıyla teknolojik evler tasarlanıyor. Yukarıdan bakıldığında toprağın altında bir ev olduğu kesinlikle anlaşılmıyor. Reel dünyada mimari tasarımlar kıyamete “böyle” hazırlanırken; Hollywood filmleriyle üzerimize boca edilen bir “kıyametten sonrası” kültürü var ve son derece seküler bir kültür. Bu kültür ile kişiler mutsuzlaşıp pelteleşiyor. Hâlbuki biz kıyamet koparken bile ağaç dikmekten mesulüz mümin bireyler olarak. Dikkat ediniz, sapkın tarikatlar dünyayı daha kötü hâle getirip kıyamete yakınlaştırmaya çalışırken; biz kıyamet koparken dahi iyi bir şey yapmak için fidan dikmeye çağrılan bireyleriz. Kıyamet koparken bizi ağaç dikmeye çağıran dinimiz, ümitsizliği günah kabul ediyor.

Nazife Şişman: Oysa postmodern hayat insanlara sürekli olarak korku ve umutsuzluk pompalıyor. Dijital kültürün en önemli ayaklarından biri kötülük haberleri.

Fatma Barbarosoğlu: Yüz yıl önce bir insanın haberdar olabileceği “kötülük haberi” ile kendi muhatap olduğumuz günlük “doz”u mukayese edelim. İletişim dili sadece “kötü haberler” ile ayakta. Kuş gribi, zika virüsü, eriyen buzullar, canlı bombalar… Bireyler olarak bu haberlere muhatap oluyoruz, ama bu haberlerden bize düşen doğrudan bir mesuliyet yok. Bu haberler ile sadece daha depresif, umutsuz ve korkak oluyoruz.

Nazife Şişman: İletişim çağında sağlıklı iletişim kuramıyoruz!

Fatma Barbarosoğlu: Hâlbuki muaşeret olması için en az iki kişinin olması gerekiyor. Tamam, bireysel olarak biz yalnızken bile, etrafımızda meleklerin olduğu bilinci ile derli toplu dururuz, ama yine de ne kadar edepli, anlayışlı olduğumuzu görebilmemiz için ikinci kişiye, üçüncü kişiye ihtiyaç var. İletişim olmayınca mümini mümine ayna kılacak kişiler de olmuyor. Dolayısıyla insanın insana olan ihtiyacını parantez içine alan sosyal medya eliyle kabalaşan bir kültür çıkıyor ortaya.


Kamusal alanda “kirpi mesafesi” temel ilke olsa!

Beyza Karakaya: Kabalaşan bireylerle toplu taşıma araçlarını paylaşmak söz konusu olunca durum dayanılmaz oluyor. Mesela ben özellikle büyük çanta kullanıyorum, kimse ile temas etmeyeyim diye. Ama yolculardan çok kötü tepkiler alıyorum, geçen gün adamın biri bana bağırıp çağırdı, büyük çantam var diye. Temas etmek zorunlu ve normal yani…

Nazife Şişman: İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için zorunlu olan bir “kişisel mesafe” tanımlaması vardır psikolojide. Bu mesafe, yani başka kişilere fiziksel yakınlık derecesi ülkeden ülkeye, toplumdan topluma kültürel olarak değişir. Mesela Akdeniz insanı daha dokunsaldır, kişisel mesafesi daha yakındır. Ama bu durum Kuzey ülkelerinde taciz olarak algılanabilir. Metrobüste yaşadığımız şey aslında o mesafenin yok edilmesi… O mesafe yok edilince, bir insandan edep, anlayış falan bekleyemeyiz. Çünkü fiziksel olarak mümkün değil. Bu hız çağında insanlardan hep örnek gösterilen Beylerbeyi vapurundaki “Efendim, siz önden buyurun” davranışını beklemek anlamlı değil. Böyle olursa, güncel adab-ı muaşerete dair umudumuzdan vazgeçer ve hep nostalji ile “Ah, o eski İstanbul nezaketi…” modunda kalırız. Hâlbuki kullandığımız teknolojinin ve yeni şehir hayatının gerektirdiği yeni adab-ı muaşeret kodlarına dair bir talebimiz ve dikkatimiz olmalı.

Fatma Barbarosoğlu: Bence toplu taşımadaki temel ilke, toprağı bol olsun, Schopenhauer’un “kirpi mesafesi” dediği mesafeyi korumak olmalı. Bireyin kendisi ile başkası arasındaki o kirpi mesafesini koruma hakkı var. Lakin bu hakkın kamusal düzeyde tescillenmesi gerekiyor. Bu yüzden toplu taşıma araçlarıyla ilgili kamu spotları yapılması gerekiyor. Japonlar ne kadar kibar, diyoruz… 1970’li yıllarda Japonya’da şöyle oturmayın, böyle oturmayın, diye bizim bugün şikâyet ettiğimiz şeyler hakkında afişler hazırlanmış.

Nazife Şişman: Fiziksel şartlar sağlanmadığı sürece, asgari adab-ı muaşeret bile söz konusu olamıyor. Adam işine yetişecek ve o metrobüse binmek zorunda. Aslında hiçbir şey yapmak istemese bile yanındakine mutlaka bedensel olarak fazla yaklaşacak. Yeterli ulaşım araçları sağlanmadığında, aşamayacağı şartları haiz bir fiziksel ortamda bulunmak zorunda kalıyor insanlar. Bu yüzden ben, “Kişinin ahlakı ve edebi, hangi şartlar altında olursa olsun davranışlarında kendisini gösterir” tespitini kabul etsem de insani olmayan şartlarda insan gibi davranmanın zor olduğuna dikkat çekmek isterim.

Fatma Barbarosoğlu: İnşası henüz tamamlanmamış -Ne zaman tamamlanacaksa!- bir şehir kültürünün içinde olmamızdan kaynaklanıyor yaşadığımız sorunların önemli bir kısmı. İnşası tamamlanmamış, fiziki çevresi “yaşam alanı” hâline getirilmemiş binaların olduğu yerde, çocuklar da ona göre yetişiyor. Mahalle ve sokağın bittiği, site adabının oturmadığı, gecekondu kültürünün arsız bir işgale ve rant kapısına dönüştüğü bir zamanın içindeyiz. Mahalle ve sokağı olmayan bir ülke gibi İstanbul. Irak, Suriye, Afganistan, Afrikalılar derken ortak dili konuşamadığımız sürekli artan bir nüfusa sahip oluyoruz. Türkçe iletişim kuramayacağımız insanların sayısı da giderek artıyor. Dolayısıyla İstanbul için bir şey inşa edildiğinde insanların bunu doğru kullanmasını sağlayacak tedbirleri de hayata geçirmemiz gerekiyor.

Beyza Karakaya: Metrobüs ile ilgili tedbirler neler olabilir mesela? Beni çok yakından ilgilendiriyor da…

Fatma Barbarosoğlu: Metrobüs hizmeti mi verilecek, o hâlde duraklar öyle bir şekilde inşa edilmeli ki, insanlar tabii olarak kendi sırasına sahip çıkabilsin. Otobüse binmek için ekstra sportif bir eyleme girmesi gerekmesin. “Hizmette sınır yoktur” derken hizmeti alacak kişilerin birbirine karşı mesafesini koruyan tedbirlere pek odaklanmıyoruz. Sadece insanların ayağını yerden kesmeyi, taşımayı, birincil öncelik olarak alıyoruz. Şu an metrobüs kültüründe insanlar eşya gibi taşınıyor. Hayvan gibi bile demiyorum. Çünkü hayvanların da bir hakkı var. Dinen zulmedemezsiniz hayvanlara. Onların can güvenliğini korumak zorundasınız. İstanbul’da metrobüslerde insanlar eşya gibi taşınıyor. Kırılmaz, bozulmaz eşyalar olarak.


Yeni hayatın adapsız yüzü

Fatma Barbarosoğlu: Bu sayımız “Sana siz diyebilir miyim? ”sorusuna odaklandığına göre sosyal mesafe ve sosyal medya bahsine de dokunmamız gerekiyor. Görgü, aile terbiyesi ile kazanılır. Hayatımıza giren yeni teknolojilerin görgüsü maalesef aile içinde öğrenilemiyor artık. Cep telefonu içine doğan, muhafazakâr ailelerin çocuklarının mahremiyet konusunda kafaları bir hayli karışık. Bulundukları ortamda hiç izin istemeden cep telefonlarını çıkarıp ses kaydı yapabiliyorlar mesela. Ya da bir sohbet esnasında ortama dair alelacele tweet atıyorlar. Mahremiyet konusunda titiz olmasını beklediğimiz gençler, her durumu ve ortamı halkla ilişkiler servisi olarak değerlendirmeye kalkıyorlar. Dolayısıyla şu anda hayatımızdaki sıkıntılardan biri toplu taşıma araçlarıyla ilgili sıkıntılar, diğeri sosyal medya kullanımı. Sosyal medya ile ilgili, “cep telefonu ile yüksek sesle konuşmayın”, “konserde kayıt yapmayın”, “telefonlarınızı kapatın” uyarıları, medyaya taşınan birkaç magazin haberi ile gündemimize girdi. Ama “cenaze namazında cep telefonu ile kayıt yapmayın”, “mevta defnedilirken selfienizi çekmeyin” uyarılarının da yapılması gerekiyordu, geç kaldık.

Beyza Karakaya: Neye geç kaldık? Anlayamadım…

Fatma Barbarosoğlu: Tören ve ibadet mekânlarında bir cep telefonu kullanım kılavuzu gerektiğini düşünmekte geç kaldık. Merhum Erol Olçok’un cenazesinde dikkatimi çekti. Muazzam bir korku yaşamışız 15 Temmuz’da. Yaramızdan sızan kan sımsıcak. Erol Olçok ilk şehitlerimizden birisi. Biraz önce Cumhurbaşkanımız ağlamaktan konuşamamış, sen orada üç şehidi uğurluyorsun. Erol Olçok, Abdullah Tayyip Olçok, Mustafa Canbaz. Yani titriyorsun. Birileri de cenaze namazında, -belki o da titriyor ama- selfie çubuğuyla beraber kendini fotoğraflamalara doyamıyor o kalabalığın içinde. Bu insan için ne diyeceğiz? Kaba? Duyarsız? Fikirsiz? Görgüsüz…

Beyza Karakaya: Oradaydım! Meydan fotoğrafı atmak da, namaz kılarken fotoğraf çekmek de aynı şeyi vurguluyor. Buradayım, direniyorum. Sen onu göstermek için mi, yoksa vatan, millet aşkından mı yapıyorsun?

Fatma Barbarosoğlu: Cemaat ile namaz kılarken, birisi ile yan yana namaza duruyorsun. Tam secdeye gideceksin, telefonu yanıp, sönüyor. Bazılarının telefonu aşırı yanmalı sönmeli. Nasıl oluyorsa, bir aksesuar mı taktırıyorlar nedir? Namazın ifsat oluyor.

Nazife Şişman: İmama uymuşuz teravih namazında, imam “Allahu Ekber” diyor, ama yan taraftan bir başka “Allahu Ekber” sesi geliyor. Namazda telefon zilini tekbire ayarlamış ve telefonu çalıyor. Hangi tekbire uyacağını şaşırıyorsun.

Fatma Barbarosoğlu: Ben bu ramazanda göbek danslarıyla teravih namazı kıldım. Cemaate verdiği rahatsızlığın farkında bile değil telefonun sahibi. Belli ki cemaat ile namaz kılmanın adabını da bilmiyor; telefonunu açıp, “Camideyim, hoca namaz kıldırıyor” diyebiliyor. Komedi gibi. Hayatın kendisi bu kadar absürt hâle gelince komedyenler iş yapamıyor hâliyle.

Nazife Şişman: Şu örneği de vermeden geçemeyeceğim. “Çok takvalı bir arkadaş”, çocuğuyla birlikte hatimle teravih kılmaya geliyor. Allah kabul etsin. Herhâlde dikkati dağılmasın diye çocuğunu en arka safta bırakıp en ön safa geçiyor. O çocuk arkada sebil olarak bırakılan suları açıyor, halının üzerine döküyor, boş pet şişeleri gıcırdatarak oynuyor. En arka sıradakiler rahatsız oluyor. Her selamlamada çocuk cemaatin üstüne basarak annesinin yanına gidiyor. Annesi onu tekrar arkaya gönderiyor, herkesin üstüne basarak yine arkaya gidiyor. Çocukları camiye alıştırmak böyle mi olmalı?

Fatma Barbarosoğlu: Geldik yine iletişim çağının iletişimsizliğine… Biz çocukluğumuzda annemizin her bakışının anlamını bilirdik. Terbiye söz konusu olduğunda, annelerimiz iki kelimeyi tenezzül edip söylemezdi. Bakışla idare ederdik. Günümüzde ebeveynlerin yaptırım gücü yok, okulda öğretmenin yaptırım gücü yok. Postmodern kültür, çocuk merkezli bir kültür olduğu için her hâlükârda çocukların dediği oluyor.


Sosyal medya:tanımlanamayan kamusal mesafe

Nazife Şişman: Adab-ı muaşerette iki kişi var, demiştik ya. Aslında şehir hayatında kalabalıklar içinde muhatabımızın kişi/insan olduğunu düşünmüyor ve öyle muamele etmiyoruz. Demek ki mekânın örgütlenmesi çok belirleyici oluyor, insanlar arası muaşereti edepli hâle getirmek için.

Beyza Karakaya: Gündelik hayatın içinde sürekli bir şiddet hâlindeyiz. Mekânın içinde muhatabımız belli değil. Birisi yok, ama herkes düşman.

Fatma Barbarosoğlu: Geçenlerde bir video vardı. Silikon Vadisi’nde bir robot yapılmıştı. İş yaparken çelme takıp düşürüyorlar birkaç kez üst üste. Robot için “ah canım” deyip üzülenler olmuştu. Robot için bu kadar üzülüyorlar, ama o esnada Suriye’de çocuklar öldürülmeye devam ediyor. İnsanın yakınında, gözünün önünde olana merhamet ve şefkat gösterebileceği bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlık durumumuz kendi gözümüzün gördüğünden bir adım bile öteye geçmiyor.

Nazife Şişman: Kendi gözümüzün önünde olanı görüyor muyuz sizce? Gözümüzün önündekini görebilmemiz için de bize “Buna bak, bunu gör” diye servis edilmesi gerekiyor sanki.

Fatma Barbarosoğlu: Evet, burada bunlar var, bunlara üzülün denmesi gerekiyor. Sosyal sorumluluk projesi gibi… “Hadi el ele verelim, beş dakika üzülelim” gibi… Bir sanatçı bir tasarım yapmış. Pokemon ile beraber Suriyeli çocuklar diyorlar ki, “bizi de avlayın”. Bizi de görün anlamında.

Nazife Şişman: Buradan “sana siz diyebilir miyim”e nasıl geleceğiz? Meselemiz şu: Bize servis edilmedikçe bir kimseye hangi mesafeden nasıl bakacağımızla ilgili kendi yaşantımızdan bir tecrübe, bir görgü çıkaramıyoruz. “Suriyeli çocuğa üzüleceksin, hadi üzül” gibi komutlarla yönlendiriliyoruz âdeta. Günlük muhabbetlere de bakarsak, twitterdan bir cümle ile dâhil oluyoruz hayata. Bugün en fazla ne RT’lenmişse, günün en önemli olayı o oluyor. Sosyal medyada belirleniyor gündemimiz. Esasında “kirpi mesafesi”ni biz belirlemiyoruz bugün. Kimi “sen” diyerek timeline’ımıza dâhil edeceğimizi ya da küfrederek aşağılayacağımızı, kimi “siz” diyerek uzaklaştıracağımızı ya da saygın bir konuma yerleştireceğimizi birileri bize hatırlatıyor.

Fatma Barbarosoğlu: Konuya dil üzerinden bakacak olursak… Modernlik Fransız kültürü üzerinden hayatımıza karıştı, Anglosakson modernleşmesiyle devam etti. Fransızcada sen ile siz ayırımı var. Ama İngilizcede yok, belki bütün “you”ları siz olarak kullanıyorlar. Ama biz bugün bütün “SEN”leri mesafesizlik olarak kullanıyoruz.
Mesafeyi ortadan kaldıran aşırı samimi sen-ben dili çok kanallı televizyon ve radyolar ile beraber girdi hayatımıza. Özellikle gece yarısından sonra yayınlanan programlar ile birlikte radyo kamusal alanın bir aracı olmaktan çıktı, mahrem alanın aracı oldu. Hiç unutmuyorum, İslami kesime yayın yapan kanallardan birinde saat gece 12’yi geçiyor, bir hanım kısık sesle arıyor, Dj “Abi nerede?” diye sorunca, “O uyuyor” diye cevaplıyor. Sonra sohbet gizli saklı ama son derece “samimi” bir atmosfer inşa ede ede devam ediyor.

Nazife Şişman: Kamusal alandaki mesafe ve saygı karmaşasını hitap dili üzerinden “sen, siz” üzerinden okuyabiliriz, diyorsunuz…

Fatma Barbarosoğlu: Evet. Samimiyet ifadesi olarak “SEN” hitabının yaygınlaşması özel radyo kanallarıyla başladı, sonra bütün kamusal alana yayıldı. Neredeyse sadece kumaş dükkânlarındaki tezgâhtarlar siz diyorlar. Moda teorilerinde şöyle bir tanım vardır: Üst sınıfın kıyafeti yüz yıl sonra alt sınıfın iş elbisesi olur. Kralların, konteslerin giydiği kıyafetler yüz yıl sonra hizmetçilerin ve uşakların üniforması hâline gelir. Dünün aristokratlarının kullandığı dil, şimdi amele dili gibi görünüyor. Televizyon programlarında koca koca adamlar birbirlerine ismiyle hitap ediyor. Hâlbuki onlar ilk gençlik yıllarında, belki 17 yaşında “Bey/Hanım” olmuşlardı. Üniversiteye başladığımda hocamız bize ismimizle hitap etmezdi. “Fatma Hanım” derdi. Bizim kuşak erken yaşlarda “Hanım/Bey” oldu. Yaşı kemale erince de unvansız bir isim ile kalakaldı. Hiç karşılaşmadığım, teşrik-i mesaimin olmadığı, telefonla konuştuğum insanlar, bana Fatma dedikleri zaman, hele sosyal medyadan bacım deyip, bir de bunu büyük harfle yazdıkları zaman, aslında anlamam gereken ne, diyorum.

Beyza Karakaya: Sizi ekranda en çok ne rahatsız ediyor?

Fatma Barbarosoğlu: Mesela biz Nazife Şişman ile televizyona çıktığımızda, ekranda kaç yıllık arkadaşıma sen demek beni rahatsız eder. Oradaki seyircinin Nazife Şişman’a mesafesi ile benim Nazife Şişman’a mesafem eşit olmalı. Seyirciye saygı duyduğum, hürmet ettiğim için. Ama sanki onlar hiç yokmuş gibi, biz kendi evimizde muhabbet ediyormuşuz gibi konuşmak beni rahatsız ediyor. Bunu saygısızlık olarak görüyorum. Mesela sosyal medyadan birinin, bana teyze diye hitap etmesi, aslında aşağılama dilinin sınırları içine giren bir konu. Bazen uyarıyorum. Elcevap: “Ne kadar kibirlisin. Kaç yaşına gelmişsin, sana teyze demeyeceğiz de kime teyze diyeceğiz?” Teyzene “teyze” diyeceksin elbette. Yeğenimizin teyzesi olmak kıymetli bir şeydir. Herkesin teyzesi olmamız mümkün değil. Sosyal medya üzerinden ilişkimiz ancak okuyucu yazar ilişkisi olabilir. 140 karakterlik bir cümlede niye harflerini teyze ya da abla hitabı ile harcıyorsun! Hitapsız olarak cümleni yaz, geç.

Nazife Şişman: Yine zaman mekân meselesine geliyoruz. Sosyal medya ve diğer dijital ortamlarda yaşanan adab-ı muaşeret karmaşasının sebebi tam da bu: kamusal mesafenin tanımlanamaması, yakın uzak tanımlarının izafileşmesi.