Korkmaktan korkmayalım

Her gün haberlerde içtiğimiz suyun zehirli, yediğimiz gıdaların hormonlu, okul önlerinin uyuşturucu satıcıları yüzünden tehlikeli, yeni salgın hastalıklar yüzünden seyahat etmenin riskli olduğunu öğreniyoruz. Gün geçmiyor ki bir patlama, bir canlı bomba ya da başka bir terör haberi almayalım.
Dünyanın dört bir tarafından, birbirinden kötü haberleri aldıkça hayat yorgunu hâline geliyoruz. Hâlbuki ister biyolojik ister ontolojik olsun korku ile başa çıkma yöntemleri engin bir tecrübe barındırır. Günümüz korkuları tecrübe kazandırmak yerine yeni bir pazarın müşterisi yapıyor bizi. “Korku girişimcileri”, güvenlik pazarlamacıları, sigorta şirketleri, korkularımızı körükleyerek bizi ya “güvenlik tüketicileri” hâline getiriyorlar ya da “yapay korku” eğlencesinin müşterileri.
Riskin, krizin, terörün ve savaşın, sistemin ana unsurları hâline geldiği küresel kapitalist çağda korkunun işlevini anlamaya çalışırken, ninelerimizin aksine korkularımızın çoğunlukla bu dünyaya ait oluşu gerçeğiyle de yüzleştik.
Kötü bir haberi korku yaymasın diye anlatmaktan kaçınmayı tavsiye eden bir kıssadan yola çıktık. Korkudan beslenen çağdaş haber sistemini sorguladık. Geldiğimiz nihai nokta: İnsan, korkusuna rağmen insan kalabilendir.

 

Şüyuu vukuundan beteroyku

Çölde devesinin üzerinde yol almakta olan bir bedevi, güçlükle yürüyen ve susuzluktan dudakları kurumuş bir adama rastlamış. Adam onu görünce su istemiş. Bedevi devesinden inmiş ve adama su vermiş. Suyu içen adam susuzluğunu giderip biraz kendine gelince, birden bedeviyi kenara iterek, deveye atladığı gibi kaçmaya başlamış. Bedevi arkasından bağırmış. “Tamam, deveyi al git ama senden bir ricam var. Sakın bu olayı kimseye anlatma!” Bu isteği tuhaf bulan hırsız biraz duraklayıp, merak ederek nedenini sormuş. Bedevi demiş ki, “Eğer bu olayı başkalarına anlatırsan, kulaktan kulağa yayılır ve insanlar bir daha çölde yardıma muhtaç birini gördüklerinde yardım etmezler.”

 

Hayat değil, haber korkutuyor

Fatma Barbarosoğlu: Ahlaklı olmayı nereden öğreniriz? Basireti ya da cesareti bize öğreten nedir? Biraz önce okuduğumuz kıssa bir basiret hikâyesi olarak duruyor karşımızda öyle değil mi? Şüyuu vukuundan beter olan durumun yayılmasını engellemeye çalışıyor devesi çalınan adam. Lanet okumuyor, beddua etmiyor, dizlerini dövmüyor. O an önceliğini toplumsal düzenin korunması üzerinden ortaya koyuyor. Bazı olayların duyulması, olmasından daha önemlidir. Çölde adamın birinin devesinin elinden alınması rastlanılabilir bir durumdur. Ama yaralı güçsüz birinin kendisine yardım eden adamın devesini alması, “normal”in sınırları arasında görülebilecek bir durum değildir. Şüyuu vukuundan beter ibaresi, güveni öldüren, kötülüğün yayılmasına fırsat veren olaylar için söylenir. Toplumsal güven, “kötüyü ortaya getirmeyin, muhakkak alıcısı çıkar” hükmü üzerinden sağlanmaya çalışılır. Oysa iletişim çağında “haber alma özgürlüğü” en kötü olayları hanemizin içine yerleştiriyor. Dünyanın dört bir tarafından, birbirinden kötü haberleri aldıkça hayat yorgunu hâline geliyoruz. İster biyolojik ister ontolojik olsun korku ile başa çıkma yöntemleri engin bir tecrübe barındırır. Biyolojik korkularımız için tedbir almaya çalışırız. Ontolojik korkularımız daha iyi insan olmak için yol haritası gibi durur önümüzde. Ama bir de birey olarak tedbir alamayacağımız, bela olarak üzerimize çöken korkular var. Terör, savaş, bulaşıcı hastalıklar. Hâl böyle olunca çölde devesi çalınan adam kadar basiret sahibi olamıyoruz.

ebola

 

Beyza Karakaya: Ben bu kıssa özelinde, buna benzer kıssaları da bizim kuşağın güvensizliğinin sebeplerinden biri olarak görüyorum. Güveni bir kule olarak düşünürsek, öncelikle bu kıssanın bizim tarafımızdan biliniyor, anlatılıyor olması o kuleye güçlü bir darbe indiriyor. Zira yardımsever adamın tek istediği bu hikâyenin anlatılmaması idi. Sonuç ortada… Heybemizde sözlü kültürün bize mirası bu kıssalar olduğu için, olaylara mesafemizi, yanılma payımızı saklı tutarak koyuyoruz. Bu da çevremizdekilere güvenimizi sarsıyor. Güvensizlik de beraberinde korkuyu getiriyor.

Nazife Şişman: Sözlü kültürün aktardıklarıyla haber kanallarının aktardıklarının işlevinin farklı olduğunu düşünüyorum. Elbette benzer olaylar bugün de oluyor. Mesela yardım istemek için durdurup telefonunuzu çalabilirler yaşadığımız kentte. Ama biz kıssada gösterilen hassasiyeti göstermemizi imkân dışı bırakacak bir haber bombardımanı altındayız. Şüyuu vukuundan beter dediğimiz olayları doz aşımı yaşayacak kadar fazla duyuyoruz. Kişisel olarak deve sahibi gibi davranmamız, yani kötüyü ortaya getirmememe gayretimiz anlamsız gibi geliyor.
Haber ve toplumsal korku arasındaki bugünkü ilişkiye bu kıssa üzerinden bir ışık düşürmek istersek…
Günümüzde korkuların çoğu medya tarafından tetikleniyor ve insanlar kendi tecrübe etmedikleri korkular tarafından kuşatılıyor. Korkular artık birinci elden tecrübe edilmiyor, söylemsel ve soyut düzeyde deneyimleniyor, diyor medya ile korku arasındaki ilişkiyi inceleyenler. Hayatın kendisi mi daha korkutucu, yoksa korkutucu medyayla kuşatılmış bir hayat mı daha korkutucu? İkincisine doğru belirgin bir kayma yaşıyoruz. Ve çağdaş korku kültürünün en önemli özelliği doğrudan korku nesnesiyle bağını koparmış, böyle dolaylı bir yapı arz etmesi. Korkularımızın çoğu bize çeşitli kanallardan gelen “risk enformasyonu”nun sonucu. Günümüzde korkuya daha ziyade kişisel deneyim değil, risk haberleşmesi sebep oluyor. Hatta “korku girişimcileri” (fear entrepreneurs) diye bir kesimden söz ediyor Frank Furedi. Yani korkuyu kullanarak siyasi, iktisadi kazanç temin edenler…

Ninelerimizle korkularımız aynı mı?

Fatma Barbarosoğlu: Emir Karakaya’nın Japonya’da dünyanın dört bir tarafından gelen gençlerle yapmış olduğu “korku” soruşturması korkuların evrensel ve ulusal boyutu hakkında çok çarpıcı veriler sundu. Korkunun bir evrensel boyutu var bir de coğrafi ve tarihî boyutu. Korkunun tarihî boyutunu kendi kişisel tarihimiz üzerinden görmeye çalışalım. Dönemsel korkulardan bahsetmek mümkün mü? Mesela ninelerimizle korkularımız aynı mı?

Nazife Şişman: Ninelerimizin korkuları arasında kıtlık korkusunun önemli bir yeri vardı. Bunu anneannemin anlattığı kıtlık hikâyelerinden çıkarıyorum. Bunun dışında karanlık korkusu benden önceki kuşaklarda görebildiğim en öne çıkan ortak korku. Akşamın şerrine karşı uyaran hadis-i şerifi, âdeta hayat tarzı hâline getirmelerine de sebep olmuş bu korku. Bütün ev halkı toplanana kadar pencerenin önündeki tedirgin bekleyişi ile hatırlıyorum rahmetli anneannemi. Diğer taraftan babaannemin dile düşen karanlık korkusu ile bu korkusuna rağmen gece bostanları sulama konusundaki gayreti arasındaki çelişkiyi çözümleyemediğimi söylediğimde, sen çalışmak ve üretmek üzerinden anlayabileceğimizi söylemiştin. İnsanların korkularını patolojik olmaktan çıkaran husus galiba bu.

Annemde bariz telaffuz edildiğine şahit olmasam da, kayınvalidemin gençliğinden beri karanlık korkusu olduğunu bilir yakınındaki herkes. Aslında bu dönemsel olarak elektrik öncesi karanlığı yaşamış olanların hepsinde yerleşik bir korku. Karanlık korkusu çok yaygın bir biyolojik korku olmasına rağmen bugün 7/24 yaşayan çocuklarımızın kuşağının karanlık korkusu yok neredeyse. Karanlıktan hâlâ korkan kayınvalidemin, torunları (kız/erkek fark etmiyor) Ramazan’da dışarda sahur yapabiliyor. Şehir gece de aydınlık olduğu için diye açıklayabilirsek de bu değişimi, ev ve dışarısı arasındaki ayrımların güvenlik sınırı bakımından değişmesi üzerinden de okuyabiliriz.

Ele karışmak bir korku olarak zikredilmese de düzeyi yüksek bir tedirginlikti annemlerin gençliğinde. Şehre yeni gelmiş çoluk çocuğunun muhatap olduğu dünyaya dair pek bilgisi olmayan annem için sokakta oynadığımız zamanlar korkulacak bir dönem değilken, uzak okullara gitmeye başladığımız lise ve üniversite yılları, bilinmezliğin korkusunun gölgelediği yıllardı. Bunda 1980 öncesi siyasal çatışma, okullardaki “anarşi”, otobüslere atılan molotofkokteyli haberlerinin etkisi vardı muhtemelen. İşe, okula gidenlerin sağ salim eve dönememe korkusunu besleyen toplumsal, siyasal şartlar mevcuttu.

Fatma Barbarosoğlu: Sen en çok ne zaman endişeye kapılmışken yakalıyorsun kendini?

Nazife Şişman: Bu soru sorulana kadar kendi korkularıma bir gözlemci gözüyle bakıp adını koymamış olduğumu gördüm. Öyle sık rastlanan, köpek korkusu, böcek korkusu gibi fobi düzeyinde korkularım yok elhamdülillah. Ama çocuklarım benim tekno-fobim olduğunu söylüyor, espriyle karışık bir şekilde. Belki de dijital teknolojinin toplumsal etkilerini çalıştığım için mesleki bir deformasyona maruzum. Big Data’nın bir verisi olma düşüncesi beni dehşete düşürüyor. Ama bundan ne oranda kaçabilirim? Önüme çıkan onay seçeneklerinden yanlışlıkla “yes” ya da “confirm” butonlarına basmama telaşı yaşıyorum. Sanki o seçenek butonları önümde biraz uzun süre kalırsa, teknolojik bir taarruza maruz kalıp istemediğim bir şeye onay vererek kendimi müdahaleye açık hâle getirecekmişim gibi “no/hayır” butonuna basıyorum. Çoğu zaman okumuyorum bile neye hayır dediğimi.

Bu yüzden pek çok güncellemeyi yapmıyorum telefonumda ve bilgisayarımda. Gerçi birikince bazı uygulamaları kullanmam zorlaşıyor ve mecburen güncelliyorum. Ama geciktirmeme sebep olan bir korku her daim benimle.

Fatma Barbarosoğlu : Ninelerimizin korkusu ile kendi korkumu mukayese ettiğimde beni dehşete düşüren bir yüzleşme yaşadım. Korku sayısını yapmaya da bu yüzleşme anında karar verdim. Bütün korkularımın bu dünyaya ait korkular olduğunu derin bir şok ile idrak ettim. Elbette ahiret bilincim var. Elbette hesap gününden korkuyorum. Ama bizden iki önceki kuşaktaki kadar içselleştirilmiş bir korku değil bu. Mesela ben rahmetli büyükannemden en ziyade kabirde ilk gece korkusunu duydum. Benim kızımın benden kabirde ilk gece korkusuna dair hiçbir şey duymadığını fark ettiğim anda, korkunun kültürel ve teknolojik boyutunu düşünmeye başladım. Rahmetli, kabirde ilk gece korkusunu çok yaşadığından, ilk geceyi “hasarsız” atlatmak için bu konuda duyduğu her şeyi hayatta iken yapmaya çalışıyordu.

Kızımın bende tanık olduğu bütün korkular birlikte haberleri dinlediğimiz anda tanık olduğumuz olaylardan beslenen korkular. Salgın hastalıklar, çağın hastalıkları (kanser, alzheimer) savaş, iç savaş, yokluk/kıtlık. Yokluk ve kıtlığa gelinceye kadar olan bölümde kızımın kuşağı ile korku/tedirginlik paydasında buluşabiliriz. Ama işin içine yokluk, kıtlık korkusu girdiğinde bizden sonraki kuşak bu korkumuzu anlayamıyor. Oysa onlar bizden daha çok Afrikalı çocukların açlıktan ölüşlerine tanıklar. Tanıklıkların tedirginliğe evrilen yüzü açısından kıtlık bahsi çok çarpıcı.

Biz yokluğu görmeyen bir kuşağız. Ama yokluğu yaşamış olan ninelerimizin hikâyelerini bizzat onlardan dinleyerek büyüdük. Biz geçim ekonomisinde büyümüş, üretim ekonomisinde evlenmiş, tüketim ekonomisinde torun sahibi olmuş ebeveynler tarafından büyütüldük. Özellikle köy kökenli olanlar köyde geçim ekonomisi, şehirde üretim ekonomisini idrak etmişlerdir. Dolayısıyla ekonomik çerçevenin korkuların sıralamasını değiştirdiğini düşünüyorum. Diplomalı bir ekonomist olarak senin yorumunu merak ediyorum.

Nazife Şişman: Korkularımızın tamamen bu dünyaya dair oluşuyla yüzleşme bahsine tekrar dönmek üzere, ekonomi bilgimi korkular bahsine isabetli bir şekilde transfer edebilecek miyim, bir bakalım.

Tarım toplumunda mevsim normallerinden uzağa düşen yağış, güneş vb. gibi doğal etkenlere bağlı olduğu için insanların korkuları ve beklentileri tabiat şartlarının belirlenemezliğinin etkisi altındaydı. Hava kurak geçerse, çekirge akını olursa, kıtlık olabilirdi. Sanayi toplumu insanın doğayı hâkimiyeti altına alacağını, dolayısıyla korkulardan kurtulmayı da vadediyordu. Ama bütün korkulardan kurtulmak söz konusu değildi. Mesela 1929 dünya ekonomik bunalımında insanların en büyük korkusu işini kaybetmekti.

Tüketim ekonomisinde ise en büyük korku “looser” olmak. Yani tüketenler sınıfından uzağa düşmek. Ya da yeterince/trende uygun tükettiğini başarılı bir şekilde sergileyememek. Kimilerinin post-modern kimilerinin ileri kapitalizm dediği günümüzde korkular, ekonomik alandan kültürel alana kaymış durumda. Yabancı korkusu, ekonomik endişenin kültürel ifade buluşu bakımından en açıklayıcı örnek. Avrupa’da zaten artan işsizlik varken yabancıların/mültecilerin mevcut iş piyasasında yerlerini alacağından korkan Avrupalılar, “Eşitlikçi değerlerimize uymayan, kadınları ezen Müslümanları istemiyoruz” gibi bir noktadan karşı çıkıyorlar göçmenlerin varlığına.

Beyza Karakaya: Nazife Hoca’nın bahsettiği bir kuşağın karanlık korkusunu düşündüğümde bunun izlerini babaannemde de buldum. Ama bunu idrak edemiyorum. Hep karanlıkta gaz lambalarıyla büyümüş, yaşamış; elektrikle tanışıklığı çok sonra olan bir neslin karanlık korkusu nasıl izah edilebilir? Alışkanlıklar korkuyu besler mi azaltır mı? Yoksa bunun sizin bahsettiğiniz kabir korkusu ile doğrudan bir ilişkisi mi var?

Korkuyu ekrandan “tadan” kuşak

Fatma Barbarosoğlu: Beyza, sorulara cevap vermek yerine soru sorarak devam eden tavrından senin kuşağının okumasını yapalım mı? Sizin kuşak korkularını konuşmaktan korkuyor. Biz Nazife Şişman ile kendi korkularımızı, ninelerimizin korkularını, aradaki değişimi konuşuyoruz. Sen bizi izliyorsun. Korkuyu ekrandan “tatmayı” seven, başkalarının korkusunu merakla dinleyen ama kendi korkularını itina ile gizleyen bir kuşak diyebilir miyiz senin kuşağına? Sahanın etrafında sorularla dolaşmak yok. Giriş yap.

Beyza Karakaya: Kuşağımın okumasını yapmayalım hocam. Beni, bana belki de benim kuşağıma uzak olan korkuları anlamaya, kendi kuşağımın korkuları ile mukayese etmeye çabalarken yakaladınız. Belki buradan şöyle bir okuma yapmak mümkün olabilir. Bizim kuşak doğal korkular ile değil, yapay korkular ile sınanıyor. Yani karanlıktan korkmak, kıtlıktan korkmak, kabir azabından korkmak gibi doğal korkular ile sınanmadık biz. Bizim korkularımız medya ve sosyal medyanın, Hollywood’un beslediği, ürettiği korkular. Dünyanın sonu distopyalarından korkuyoruz mesela. Bir dönem İngiltere’de yaşamış bir arkadaşım orada “zombi istilası”ndan korkan gençlerin varlığından bahsetmişti. Hatta arkadaşımın “zombi istilasından” korkmaması şaşırtmış o gençleri. Bunun sebebi şüphesiz ki. World War Z, The Walking Dead gibi dünyanın sonu alternatifli filmler ve diziler. 2012 yılında, Mayaların takvimine göre kıyamet kopacaktı. 2009 yılında bu kıyamet kehanetinin filmi vizyona girdi. Zamanı geldiğinde ise, kıyametten korkanlar kurtulmak için, kurtarılmış bölge olduğuna inandıkları Şirince’ye sığındılar. Var olan bir korku, sinematografik olarak beslenmiş oldu yani.

Bugün pat diye tüm dünyada elektrik kesilse, bu dünyanın sonu senaryoları aklına gelmeyecek kaç kişi vardır ki? Korku üretilen, üretildikçe öğrenilen, öğrenildikçe yeniden üretilen bir şeydir diyebilir miyiz? Peki, bizden önceki kuşağın doğal korkuları ile bizim kuşağımızın yapay korkuları nerede birleşir, birleşir mi? Ninelerimiz karanlıktan, yolunu bulamama, kendi ile baş başa kalma, kabir azabını hatırlama gibi sebeplerle korkuyordu. Biz karanlıktan korkmuyoruz ama elektriğin kesilmesinden, teknolojiden ayrı nefes almaktan ve böylece yine kendimizle baş başa kalmaktan korkuyoruz. Ninelerimiz, çekirge istilasından, kıtlıktan korkuyordu, biz her türlü dünyanın sonu distopyalarını yaşamaktan korkuyoruz. Korkunun sebebi, yönü ve çeşidi değişse de korkulan değişiyor mu? Ben değişmediği kanaatindeyim.

Fatma Barbarosoğlu: 19. yüzyıl çalışmış bir tarihçi olarak 20. ve 21. yüzyıl korkularını karşılaştırarak kanaatini daha net ortaya koyabilirsin…

Beyza Karakaya: Monografik bir çalışma yapmış bir “tarihçi” olarak belki buraya bir de coğrafi korkuları ekleyebiliriz. 19. yüzyıl sonu ila 20. yüzyıl başlarında Musul halkının yaşadığı korkular ile, 21. yüzyılda yaşayan Musul halkının korkuları arasında bir fark var mıdır? Benim çalışma alanımda Musul halkı, aşiret içi çatışmalardan, iktidarın zulmünden, kıtlıktan, yağmadan, salgın hastalıklardan, topraklarını kaybetmekten korkuyordu. Yaklaşık 102 yıl sonra bugün öbek öbek evlerini, topraklarını terk etmek zorunda bırakılan Musul halkının korkularının değiştiğini söyleyebilir miyiz? Temel korkularımız, temel tarihî korkularımız değişmiyor. Ölüm, felaketler, savaşlar, kıyamet… Belki bugün içindekiler kısmına yeni bölümler eklense ve belki indeks kısmı çoğalsa da korkularımız değişmiyor.

Nazife Şişman: Temel olarak değişmiyor korkular elbette, ama kültürel ve toplumsal izler olmuyor mu korkular üzerinde?

Beyza Karakaya: Tabii ki bazı yerel korkuların ya da o yüzyıla ait korkuların zaman içerisinde değiştiğini ortadan kalktığını söyleyebilirim. Mesela bir dönem Musul Valiliği de yapmış Ebubekir Hazım Tepeyran’ın hatıralarında şöyle bir şey okumuştum. Tepeyran, Musul’a ilk yolculuğu esnasında bölgede konakladığı bir evde, hizmetçiler de dâhil tüm kadınların ağızlarının ve burunlarının kapalı olduğunu fark etmiş. Hizmetçiye sorduğunda, “İstanbul’dan geliyorsunuz. Üzerinizde iyi koku vardır, diye kadınlar burunlarını tıkadılar. Çünkü geçenlerde Mehmet Ağa’nın bir çocuğu da iyi koku aldığı için hastalandı ve öldü” cevabını almış, zira o dönemde Musul’da yeni doğan çocukları, tabakhanelerin en fena kokulu yerlerine götürerek uzunca bir müddet o havayı koklatanlar azımsanmayacak kadar fazla imiş. İyi kokudan korkmak gibi, yerel batıl inançlar ile beslenen korkular dönemsel korkulardır.

Kudret Emiroğlu’nun Gündelik Hayatımızın Tarihi kitabında geçer. Eskiden bebek ölümleri çok olduğu için, bebeğin ölümünden endişe eden aileler çocuklarına Dursun, Durmuş, Satı, Satılmış, Hediye, Ömür, Yaşar gibi adlar vererek çocuk ölümlerine karşı tedbir almak isterler. Yani bir nevi bebekleri ölen aileler, bu adları tercih ederek çocukları için ad büyüsü yaparlarmış. “Satmak” kökünden türetilen adlarda, bebeğe musallat olan kötü ruhları, bebeğin o aileye ait olmadığına, başkasına satıldığına inandırarak kandırma hilesi yatarmış. Bazı yörelerde bebek, “satıldığı” yeni anasının eteklerinin altından geçirilip yakasından çıkartılarak satma işlemi, gerçekte doğurma işlemi yapılırmış. Eski Türklerde de aynı yöntemi uygulayarak kötü ruhları bebeklerin değersizliğine inandırıp kaçırtmak için çocuklarına İtilmas, İtboku, Çoçkabay (Domuzbay) gibi adlar koyarlarmış. Bugün, bebek ölümleri oranı azaldığı için doğal bir şekilde bu korku ortadan kalktı, korku ortadan kalktığı için korkunun beraberinde getirdiği refleksler de ortadan kalktı.

“Bu dünya”ya çocuk getirme korkusu

Fatma Barbarosoğlu: Yirminci yüzyılın ortalarına kadar bebek ölümleri aileleri korkutan bir şeydi. Şimdi genç kadınların anne olma korkusu var. Bu korku bir yanıyla biyolojik ama ağırlıklı olarak popüler kültürden besleniyor. Bu dünyaya çocuk getirmek, bu dünyada çocuk yetiştirmek çok zor, diye dertleniyor genç kadınlar.

Nazife Şişman: Bebek ölümleri aileleri korkutan bir şeydi, ama aynı zamanda normal kabul edilen, teslimiyetle kabullenilen bir gerçekti de. Belki de bu yüzden doğmamış çocuğa don biçilmezdi. Çocuk dünyaya gelmeden gideceği kolejin tanıtım günlerine gidilmezdi. Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren bebek ölümlerinde görülen düşüş, pedagojinin ve yeni anneliğin yükselişi çocuğun hayatını yönetme/kontrol etme şeklinde bir iddiaya geçit verdi. Bu kontrol iddiası korkuları besliyor. Çocuğuna hem taht hem baht kurmak istiyor modern ebeveynler. Çeşitli kanallarla üretilen “ideal çocuk” hedefinden en ufak bir uzaklaşma, dehşet duygusu uyandırıyor. Kadınların korkusunu, bir taraftan üretilen yeterli/iyi anne olamama endişesi tetikliyor; diğer taraftan çocuklu kadın olup “güzel, başarılı, özerk” kadın olma önceliğinden vazgeçme seçeneğinin baskısı.

Bu korkularından kurtulması için çağdaş kadına anne olmama seçeneğinin dışında şeyler sunuluyor elbette. Hamilelikten başlayarak “iyi anne” olmasını mümkün kılacak ürün ve hizmetleri satın alması salık veriliyor mesela. Önce korkutuluyor, sonra onu korkusundan kurtarmayı vaat eden bir pazarlamanın kuşatması altında “güven” buluyor.

Beyza Karakaya: Çocuk sahibi olmaktan korkmanın başka bir sebebi de var. Ki bu sıralar çok telaffuz ediliyor. “Kaynakları tükenen bir dünyaya çocuk getirmenin, hem çocuğa hem dünyaya yapılan bir haksızlık” olduğunu söylüyor çocuk sahibi olmayan kadınlar ve erkekler… Hatta böyle bir dünyaya çocuk getirenleri “bencil” olmakla suçluyorlar. Bu çekince, bu korku aslında içerisinde tüm diğer popüler korkuları da ihtiva ediyor. Dünyanın sonu distopyalarına sırtını yaslayan bir korku bu… “Çocuk bereketiyle gelir”; “Ağılda oğlak doğmadan ırmakta otu biter” gibi tevekkül ve irfan dolu kadim sözleri unutmamızdan kaynaklanıyor bu korku aslında.

Üretilmiş korkular “güvenlik” pazarlamasına yarıyor

Fatma Barbarosoğlu: Korku kültürü “güvenli” sıfatı eşliğinde pazarlanıyor. Reklamların dili “güvenli” bir mekân, güvenilir dostluk, güvenle kullanacağınız filan feşmekân ürünleri pazarlıyor.

Kapitalist dönemden önce korku, ahlak ve siyaset ile doğrudan bağlantılı idi. Kullar Allah’tan korkar, sultan tebaasının kendisine korku ile itaat etmesini bekler. Siyasetnamelerde tebaanın üzerine korku salmak bahsi vardır malumunuz. Tarih boyunca bütün kitabi dinler Allah korkusuna dayanır. Kur’an-ı Kerim’de “Allah’tan korkmaz mısınız?” sorusu çok sık olarak sorulur. Oysa modern gündelik hayat bizi Allah korkusuna davet etmiyor. Allah Teala bize, Allah’tan korkmaz mısınız diye sorarken esasında Allah korkusunun dışındaki bütün korkulardan azat olmaya davet ediyor.

İsmail Hakkı Bursevi şöyle buyuruyor: “Allah’tan korkmayandan korkmak, acizliktir. Nitekim, Ben Allah’tan korkarım, demek O’nun azabından korkarım demek, O’nun azabından ve gazabından korkarım, demektir. Allah’tan korkandan korkarım, demek ise onun bedduasından korkarım, demektir. Allah’tan korkmayandan korkarım, demek olsa olsa böylesinin kötü davranışından korkarım, demektir.”

Ontolojik korkularımızı pek itiraf edemiyoruz. Onların pek gündemi yok. Daha ziyade iyi birer tüketici olmamız için planlanmış üretilmiş korkularla başımız dertte. Hayret bilincimizi imha eden şey de, üretilmiş korkular. Üretilmiş korkuların ne olduğunu anlamak için haber bültenlerinin tematik haber çalışmalarına dikkat edin lütfen. Bir dönem bakıcısı tarafından kötü muameleye maruz kalmış çocuk haberleri vardı. Bu haberlerin ardından bazı yuvalar, çalışan anneler için çocuğun yuvada ne yaptığını yayınlayan kapalı devre kamera sistemlerini devreye soktu. Evlere evdeki bakıcıyı denetleyen minik kameralar yerleştirildi.

Nazife Şişman: Üretilmiş korkularla başa çıkmak mümkün değil, çünkü birini bertaraf edecek ürünü alsanız bir diğerinin pazarlama stratejisi sizi korkutarak esir alıyor.

Fatma Barbarosoğlu: Korku, panik, tedirginlik. İnsanların yarın beklentisi giderek çöküyor. Her gün haberlerde içtiğimiz suyun zehirli, yediğimiz gıdaların hormonlu, okul önlerinin uyuşturucu satıcıları yüzünden tehlikeli, yeni salgın hastalıklar yüzünden seyahat etmenin riskli olduğunu öğreniyoruz. Bu kadar kötü haberin arasında insanlara güzel şeyler söyleyenlerin sadece sigorta reklamları olması tesadüf değil elbette…

Beyza Karakaya: Sigorta reklamları, güvenlik sistemi reklamları, çelik kapı ve güvenlikli site reklamları… Yakın zamanlarda elektronik alet alanlar bilirler. Teknoloji marketlerde alacağınız ürünle birlikte kasaya gittiğinizde tüm işlemlerin tamamlanmasının ardından, satış elemanı “Sigorta yaptırmak ister misiniz?” deyiverir. Siz ne kadar istemiyorum, yaptırmayacağım deyip kararlı bir şekilde başlasanız da konuşmanıza galip her daim satış elamanı olur. Zira argümanları çok sahicidir. Dünyanın bin bir türlü hâli olduğundan başlar, daha önce sigorta yaptırmayan birinin başına gelenlerle nihayetlendirir. Size düşense ya dirayetli olup kaderinize razı olmak ya sigorta yaptırıp tüm korkularınızdan “azade” olmaktır… Yine benzer bir şekilde, bazı mahallelere dair çok kötü hikâyeler anlatılmaya başlanır. Her gün o mahallenin kötülüklerine, o mahallede yaşanan suç teşkil edecek vakalara dair haberler misafir olur evlerimize… Sonra sihirli bir el o mahalleyi siteye çevirip, yüksek duvarlarla çevreler. Huzurun başkenti oluverir o mahalle. Daha evvel, bonzaicileri, yan kesicileri ile gündeme gelen mahalle, artık reklamlarla çıkar karşımıza. Reklamlarında daima mütebessim çehreli insanlar huzur içinde kahvelerini yudumlarken görülür. “Bir Cennet Ütopyası”dır ultra güvenlikli siteler. Sonra… O cennet tahayyülünden etkilenen anne babalar çocuklarının tam da bu güvenlikli sitede büyümesini istediklerinden, o siteden kutu gibi de olsa bir daire satın almak için banka kredisine başvururlar… Yarın beklentisi dediniz. Yarın beklentisi böylelikle ipotek altına alınır. İpotek altına alınan yarınlar da başka başka korkuları doğurur… Paradoksal bir mevzu hasılı…

Fatma Barbarosoğlu: Nihayet Dergi olarak okuyucularımızı paradoksal bir atmosferle sınırlamak gibi bir niyetimiz yok elbette. İnsan korkusuna rağmen insan kalmaya devam eder. Korkmaktan korkarsak aşamayacağımız engelleri kendi elimizle inşa etmiş oluruz. Bu açıdan bir akademisyenin gecenin karanlığında sokaklarda çorba dağıtması çok anlamlı. Mahmut Kahraman ile yaptığımız söyleşide, üretilen korkulara ve kapitalizmin korkuyu kendine yoldaş etmiş iklimine rağmen Allah’tan başka hiç kimseden korkmamanın cesaretini bulacak okuyucularımız.

2016 yılında Türkiye insanının başına gelenler başka bir ülkenin başına gelmiş olsa idi, bütün dünyanın merhametini kazanırdı büyük ihtimal. Oysa Türkiye yapayalnız. Yalnızlaştıkça birbirimize daha çok güvenmeyi öğreneceğiz. 2017 yılının kelimesi Türkiye için güven olsun. Bir hikâye ile başlamıştık, Efendimizin anısı ile bitirelim. Peygamber Efendimiz ve sahabesi dolaşırken bir köpek leşine rastlarlar. Bütün sahabe, ne pis kokuyor, diyerek burnunu tıkar. Efendimiz “Bakın, inci gibi dişleri var” buyurur.

Bize en uzak görüşteki insanların inci gibi dişlerini ve bembeyaz düşlerini görebildiğimiz sürece insan kalacağız.