İftar çadırı ve davul, ramazanın esasından mıdır?

Ramazan çadırı uygulaması Refah Partili belediyelerin armağanı. İlk çadır Üsküdar Belediye Başkanı Yılmaz Bayat tarafından hizmete açıldı. Kış ramazanlarını yaşamakta olduğumuz için o dönem bu uygulamayı çok heyecanla karşılamıştık. Malum kısa kış günlerinde çalışanlar için, eve iftara yetişmek pek mümkün olmuyor. Biz çok heyecanlanmıştık ama, İsmet Özel arızi olanları, asli hâle getiriyor diye isyan etmişti. Onun şair sezgisiyle testi kırılmadan dile getirdiği isyanı o zamanlar henüz anlayamamıştık. 1995’ten günümüze “Ramazan Çadırı” uygulamalarında öyle şeylere tanık olduk ki hepimiz isyan etme noktasına geldik. Fatma Barbarosoğlu da “Çadır Ramazanları” başlıklı eleştirel bir yazı kaleme aldı. Biz de buradan yola çıkarak iftar çadırının ve davulun, ramazanın esasından olup olmadığı sorusunu sorduk kendimize…

Sağlam çadırlarda çekinik ramazan

Yeni Şafak, 1 Aralık 2000, İsmet Özel

Bugün Ramazan’ın ilk cuması. Camilere dolan insanların sayısı ne miktarda, havası ne merkezde olacak acaba? Ülkemizde böylesi ölçümlerin değeri pek yüksektir, zira çok partili hayata geçildiğinden bu yana Türkiye’de Ramazan ayında insan davranışlarının nasıl bir seyir takip ettiğine bakarak o belli dönemlerdeki siyasi atmosfer hakkında bir fikir edinebilirsiniz. Yukarıdaki soruyu yazıya dökerken önce “camileri dolduran” demeyi düşünmüştüm. Hemencecik aklıma geldi ki günümüzün insanları artık camileri dolduramıyorlar. Ne kadar kalabalık olurlarsa olsunlar hepsi ancak camilere dolabilen tıynette insanlar. Lakin siyasi atmosfer bu insanların hâl ve gidişleriyle yakından alakalı. Halkın dindarca tavırları karşısında yönetimin benimsediği eğilimler hangisidir? Buna mukabil yönetimin aldığı şekil sebebiyle halk hangi tavırları takınmayı lehte saymaktadır? Bu soruların kalıplaşmış, hazır cevapları yoktur. Her şeyi pratik belirler. Rüzgârın nasıl estiği ve esen rüzgârla ne türden dalgaların meydana çıktığı zamandan zamana değişir. Yine de peşin olarak bazı eğilimlerden kaba çizgileriyle haberdar olabiliriz. Mesela, bu Ramazan büyük şehirlerin herhangi birinde alenen oruç yediği için sokakta kendisine dayak atılarak cezalandırılmaya kalkışılan insan sayısının sıfırda kalacağına dair bahse girmeye ben hazırım. Çekinik bir Ramazan idrak etmekte olduğumuzu fark etmemek için iyiden iyiye hissizleşmiş bulunmak lazım.

Birçok siyasi hesabın yanı sıra Ramazan’ın kısa günlere rast gelmesi sebebiyle başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerde başlatılan “çadır” uygulamasının tıpkı deprem vergileri gibi sürekli hâle geldiğine de şahit oluyoruz. Bu sene, geçmiştekinden daha sağlam, en azından çelik konstrüksiyonları bakımından daha sağlam Ramazan çadırları kuruldu. Öyle görünüyor ki günlerinin uzayıp iftara yetişmenin zorluğu ortadan kalktığı Ramazanlarda bile çadır kurmaktan vazgeçmeye kimsenin gönlü razı olmayacak. Çünkü biz artık asli olanı ihmal etmekte beis görmeyen ve fakat arızi olandan azami istifadeyi sağlamayı hüner sayan bir millet hâline geldik. Bu fikri yadırgadıysanız acaba sahiden öyle mi diye etrafınıza bir bakın ve kendi tercihlerinizi de bu yadırgadığınız fikre hak verdiren tarzda yapıp yapmadığınızı kendinize sorun. Cevheri araz, arazı cevher yerine koymak suretiyle vaziyeti idare ettiğini sananlar, bir gün tefrik kabiliyetini kaybetmiş olmanın cezası sayılacak bedeli davalarında sabitkadem kalanların gösterdikleri irade karşısında erimek suretiyle ödeyeceklerdir. Gün ola, harman ola.

Çadır ramazanları

Yeni Şafak, 1 Ağustos 2012, Fatma Barbarosoğlu

İftar çadırları, ilk defa Refahlı belediyeler tarafından uygulanmaya başlandı. Uygulamanın başladığı tarihlerde, İsmet Özel, o zaman için oldukça sert bulduğumuz bir yazı kaleme aldı. Özetle, İsmet Özel “çadır iftarları”nı çok yakışıksız buluyordu. O tarihte bendenizin de içinde bulunduğu grup, erken gelen iftar saati için ev ile iş arasındaki mekânlara kurulmuş iftar çadırlarını modern hayat için işlevsel bulmuştuk.
İftar çadırları, mesaisini tamamlayıp işinden çıkmış ama henüz evine vasıl olamamışlar için ara durak olduğu gibi, öğrenciler ve fakirler için iyi bir imkân hükmündeydi. Hastalar için evlere gönderilen paket servisler fakirler ile zenginleri iftar sofrasında eşitleyen bir umut olarak bize o vakitler iyi gelmişti. Onun için bir iken iki, iki iken yirmi iki olan iftar çadırlarına İsmet Özel’in bu kadar öfke duymasını anlamlandırmakta güçlük çekiyorduk. (Şair sezgisiyle patlamış olan erken öfkesinde ne kadar haklı olduğunu yıllar sonra görecektik nihayet.)
İftar çadırının önüne kocaman bir afiş olarak hazırlanmış olan “bu iftarın sponsoru filan feşmekân kişi ve firmalardır” ibarelerinden rahatsızlık duysak da; dile getirilen eleştiriler ile iftar çadırlarının aksayan yönlerinin zaman içinde giderileceğini düşünüyorduk. Çünkü Müslümanlar henüz istişare geleneğini yitirmediği için doğru yerden yapılacak eleştirilerin en hakiki müttefik olarak “BİZ”i hedefe vasıl kılacağına inanıyorduk.

Sonra ne oldu?Olanlar oldu!

Zenginler ile fakirleri aynı sofrada buluşturan çadır iftarları yavaş yavaş anlamını kaybetti. Bendenizin başından itibaren anlamsız bulduğu “çadır konferansları”, “çadır panelleri” yerini çadır konserlerine bırakarak günümüze ulaştı.
Ramazan ve pop müzik konserleri ruh olarak birbirine hiç de akraba olmayan iki farklı eylem iken; muhafazakâr belediyecilik “görgüsü”, ikisini kes-yapıştır bir anlayış içinde bütünleyiverdi. Böylece idrak edilen gece ne ramazanın ruhuna ne de müziğin ruhuna uygun olmasa da, “kitleler”i çadıra sığdırabildikleri oranda başarılı olduklarına kanaat getirdiler.
Sonun başlangıcı “başarı” ile başladı.
Artık konuşmaya değer olan sadece rakamlardı. “Ramazan çadırı” haberleri rakamlar üzerinden yer bulur oldu medyada. Rakamlar ve pop yıldızların verdiği konserler üzerinden.
Fakirler ve güçsüzler mi? Onlar kim ki!
Rakamların içine sığabildikleri oranda “burada” idiler işte.
1980’li yıllarda “nerede o eski ramazanlar” nostaljisi yaygındı.
Nostaljinin sahipleri eski ramazanların neşe ve eğlencesinden bahseder, Direklerarası’nı anlata anlata bitiremezdi. Söylemeye gerek yok, geçmişi Direklerarası üzeriden yâd edenler ramazan-ı şerifi bir ibadet ayı olarak değil eğlence ayı olarak görüyordu.
Soru/sorun şu: Ramazan eğlencelerini muhafazakâr belediyeler değil de, mesela CHP’li belediyeler başlatmış olsaydı; vur patlasın çal oynasın/eğlencenin dibini görelim anlayışını dindarlar bu kadar şeksiz şüphesiz sahiplenir miydi?
Öyleyse bu suskunluk, bu razı olmuşluk niye!

Ramazan çadırı teravihe mi eğlenceye mi işaret ediyor?

Fatma Barbarosoğlu: Sizce ramazan çadırlarına nereden bakmamız gerekiyor? Uzun yaz günlerinde açık hava iftarları yapılıyor gerçi. Sıcaklardan dolayı anlaşılabilir bir tarafı var açık hava iftarlarının. Peygamber Efendimiz (sav) birlikte iftar etmeyi tavsiye ediyor. Birlikte iftar ederken Efendimiz’in sünnetine ne kadar uygun davranıyoruz?

Ayça Örer: Ben de ramazan çadırlarını kış dönemlerinde işlevsel bulmuştum. Çünkü bir kâse çorba bile olsa yolda iftar açabilmek, bu zamanların ruhuna uygun bir şey. Büyük şehirlerde yaşıyoruz ve çalışma saatleri ramazana göre ayarlanmıyor. Diğer taraftan yaz iftarlarında sokakta devam eden hayatı hoş buluyorum. Dışarda iftar yapıp, teravihlerden sonra da dışarda kalabilmeyi… Fakat çadırların işlevi başkalaştı. İlk başladığında ramazan çadırlarının tevazusu çok güzeldi, keşke böyle devam etseydi… O günkü yemeğin sponsoru olan hayır sahipleri kazan başında yemek dağıtırken fotoğraflanmayı öncelemeseydi…

Nazife Şişman: Çok ciddi bir çelişki değil mi? Veren elin görünmemesi gerekiyor, ama o veren el orada, elinde kepçeyle âdeta bir reklam panosu gibi ortada.

Fatma Barbarosoğlu: Eskiler ecri kaçar diyerek, hayırlarının ortaya getirilmesinden korkardı. Riyadan korkardı. Bugünün sıkıntısı, riya ile reklam arasındaki geçişkenlik. Sorun, “yemeğin sponsoru falan falandır” ibaresinden başlıyor.

Serap Kabakçı: Aslında daha işin başında, sponsordan yemek isteme sürecinde bir sıkıntı var. Mesela bir kişiye gidiyorsunuz, bugün bin kişilik yemek verin, verdiğinizde ilan edileceksiniz, insanlar sizin yemek verdiğinizi bilecek, diyorsunuz. Bu şekilde istendiğinde zaten arka planda reklam düşüncesi var. Ayrıca vergi indiriminden istifade edilebiliyor.

Fatma Barbarosoğlu: Masraftan düşürme kısmını anlayabiliriz, o kişinin hayır anlayışının sınırına yorabiliriz. Hayır işleyen kişinin kendi adını misafirlerin zihinlerine yerleştirme kısmına itiraz ediyorum. Sponsor listelerini, “boğazınızdan geçen lokmanın sahibi bu, dualarınızı esirgemeyin” ikazı olarak okuyorum.

Beyza Karakaya: Bunun mikro örneğini, kendi küçük evlerimizde kurduğumuz sofralarımızda da görmüyor muyuz? Bizi taltif edecek insanları seçiyoruz, dışarıdakine kapalıyız. Eskiden dedem yoldan geçeni buyur edermiş sofrasına. Ama şimdi sanki evcilik oynar gibi iftarlarımız. Ben sizi çağırıyorum, siz beni çağırıyorsunuz. Otuz ramazan o hanımdan bu hanıma geziyoruz. Kimin sofrası daha büyüktü, kimin yemekleri daha lezzetliydi? Bunları konuşuyoruz.

Fatma Barbarosoğlu: Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. Demek ki başa çıkamadığımız bir riya bahsimiz var. Ramazanda bunu bilhassa terk etmemiz gerekirken tam tersine riyakârlık iftar davetleri üzerinden gündemimizi/iklimimizi işgal ediyor. Esasında gösterişli sofralar büyük ölçüde yemekteyiz programıyla ve Instagram kültürüyle pekişti. Yemek sofralarını aşırı denetleyen “jüri”ler ortaya çıkınca insanlar evde misafir ağırlamaktan da korkar hâle geldi. Evde misafir ağırlanmayınca, dışarda iftar daveti vermek üst orta sınıflarda giderek yaygınlaşıyor. Çadır iftarlarının yaygınlaşmasının bizim dışarda yeme içmeye başlamamızla alakası var. Refah Partisi’nin büyük şehir belediyelerini kazanmasıyla birlikte dar gelirli insanların Belturlarda yiyip içebilmesi mümkün oldu. İlk zamanlar çok güzeldi, ama zaruret miktarı ölçüsü kaybedildiği zaman, kapitalizmin anaforuna en hızlı kapılanlar Müslümanlar oluyor. Çünkü mümini koruyacak olan ölçü, zaruret miktarı.

Nazife Şişman: Ben meseleyi İsmet Özel’in asli ve arızinin yer değiştirdiği tespiti üzerinden görelim istiyorum. Ramazanda asli olan nedir? Açlığa sabretmektir, Kur’an ve namazla, ibadetle meşgul olmaktır. Yedirmek içirmektir. Aslında kişinin kendi içine dönmesi için bir fırsattır ramazan. Son on günü itikâf tavsiye edilmiştir, Kadir Gecesi bu aydadır. Yani müminin manevi açıdan kendisini beslemesi gereken bir zaman dilimidir ramazan. Oruç zaten en bireysel ibadet, en saklı yapılan ibadettir. Ama diğer taraftan fıtır sadakasını ramazanda veriyoruz; iftar vermemiz, açları doyurmamız tavsiye ediliyor. Sadakanın ve infakın en fazla tavsiye edildiği ay olması hasebiyle bir sosyal boyutu da var ramazanın. Ama görünen o ki, ibadet boyutunu göz ardı edip, sosyal kültürel boyutuna vurgu yapıyoruz.

Fatma Barbarosoğlu: Peki ramazan kültürü diye bir şey var mı? Neyi kastediyoruz ramazan kültürü derken?

Nazife Şişman: Ramazan kültürü diye bir şey var tabii. İftarda top atılması, pide, güllaç gibi ramazana özgü yiyeceklerin tedavüle girmesi, ramazan davulu, iftar davetleri, camilere mahyaların asılması, teravih sonralarının bir festival havası kazanması… Aslında buraya kadar bir sorun yok. Sorun nerede başlıyor? Sorun bu kültürel zenginliğin, doğal sürecinden çıkıp “geleneksellik” adı altında pazarlanmasıyla başlıyor. İşte İsmet Özel’in cevher ile araz yer değiştiriyor, asıl ile füru birbirine karışıyor derken kastettiği budur zannımca…
Çadırlar da bu kültürel ögeleri alınıp satılabilen metalara dönüştürüyor. Eski ramazanlar nostaljisi üzerinden sanki bir eğlence ayı gibi kodlanıyor ramazan. Direklerarası eğlenceleri, eski ramazanları temsil eden bir kültürel öge imiş gibi televizyon programlarının baş köşesini işgal etti yıllarca. Şimdi de çadır eğlenceleri aynı minvalde ilerliyor. Eski ramazanlara özgü kültürel ögeleri alınıp satılabilen metalara dönüştüren ticari bir örgütlenme var.

Fatma Barbarosoğlu: Ramazan ve Noel’in ticarileşmesi arasında bir benzerlik ve bağlantı kurabilir miyiz?

Nazife Şişman:“Fasting/feasting” ikilemini tedavüle sokarak böyle bir çelişkinin altını çizen Batılı araştırmacılar var. Müslümanlar ramazanı ibadetten festivale dönüştürdü, diyerek eleştiriyorlar. Ama ben bu değerlendirmeyi pek doğru bulmuyorum. Çünkü İslam’da dinî/dünyevi ayrımı Hıristiyanlıktaki gibi değil. Dinî ibadetlerin ticari bir boyutunun olması, tek başına bir mesele teşkil etmez İslami açıdan. Mesela “yol bulabilen”lerin ömründe bir kez yapmak zorunda olduğu Hac ibadetinin, bir ticaret vesilesi de olması o ibadetin sıhhatini bozmaz. “Hem ziyaret hem ticaret” deyimi bu hakikate işaret eder. Böyledir, ama ticaretin ziyarete galebe çalmamasıdır tavsiye edilen. İçinde bulunduğumuz kültürel iklimde ayarı bozan bir şeyler var.

Fatma Barbarosoğlu: Ayarın ne kadar bozulduğunu anlamak için, Refik Halit Karay’dan bir örnek vermek istiyorum. Guguklu Saat’te çocukluğunun ramazanlarını anlatıyor. Karay son derece modern bir adam biliyorsunuz. Çocukluğundaki ramazanlardan bahsederken illa bir Eyüp Sultan, bir Hırka-i Şerif ziyareti yapılırdı, mutlaka Ayasofya’ya gidilirdi, diyor. Ve bunları büyük bir huşu ile anlatıyor. Devam ediyor, bir mahallede bir zat vardı, beni ille iftar sofrasına isterdi, diyor. Biliyorsunuz konaklarda üç sofra kuruluyor: ilki gelip geçenin oturduğu, ikincisi mahalledekilerin oturduğu, üçüncüsü akrabaların, arkadaşların oturduğu sofra. Herkes gittikten sonra, o zat beni konuştururdu, diyor. Soruyor Karay: Şimdi çocukların konuşmasından zevk alan büyükler kaldı mı? İkinci sorusu da şu: Şimdi babalar çocuklarının ellerinden tutup Eyüp Sultan’a, Hırka-i Şerif’e ve Ayasofya’ya götürüyor mu? Bütün mesele bu. Ramazan bir iklim, bu iklimin içerisinden kiminle birlikte, nereye doğru gidiyoruz?

Nazife Şişman: Ramazan çadırı mıdır bu iklimi inşa edecek olan?

Fatma Barbarosoğlu: Tabii ki değil. Ramazan çadırı bu iklimi inşa edemez. Herkes annelerden bahsediyor ama asıl babalar çocuklarına ramazan iklimini hissettirmekten mesul. Camilere götürmeden nasıl hissettirecekler o iklimi! Teravihlerde erkek cemaat giderek azalıyor, diğer taraftan kadınlar, kadınlar kısmına sığamıyor. Ramazanın ilk haftası dört beş safla başlıyor mahalle aralarındaki cami cemaati, ama arife günü neredeyse iki safla bitiriyor erkekler bölümü.

Ayça Örer: Bir de şöyle bir sorun var. Ramazanda Beyazıt’ta kitap fuarı kuruluyor. Sokaklarda iftarını açan Müslüman gençler, yatsı ezanı okunurken kafe taburelerinde oturmaya devam ediyor. Halbuki teravih ramazanın direklerinden.

Fatma Barbarosoğlu: Her zaman kitap fuarına gidebiliriz, her zaman arkadaşlarımızla sohbet edebiliriz. Ama sadece ramazan ayında teravih namazı kılabiliriz.

Ayça Örer: Aslında iftar öncesinde kitap fuarına gitmek iyi bir etkinlik. Ama iftardan sonra bir nefes alayım, derken teravih oluyor. Bu çadırlardaki etkinliklerin hiçbiri teravihe işaret etmiyor. Mesela yazarların imza saatleri teravih zamanına konuluyor ve yazarlar da buna itiraz etmiyor.

Fatma Barbarosoğlu: “Canım, teravihin illa cemaatle kılınması gerekmiyor, eve gidince kılıyoruz” diyorlar. Evet, hepimiz zaman zaman evde teravih kılıyoruz fakat ramazanın coşkusu, bereketi, feyzi birlikte kılınan teravihlerde. Mesela Enderun teravihine çocukları muhatap edememek, bir hüzündür benim için.

Beyza Karakaya: Birliktelik bahsine gelince ben kişisel tecrübemden yola çıkarak bir şey söylemek istiyorum. İlk defa bir ramazanı yalnız geçirdim, üniversite üçüncü sınıftayken. Bütün restoranlar açıktı ve sanki dünyada tek oruç tutan benmişim gibi bir hisle dolaşıyordum. Ramazanın yalnız geçirilemeyecek bir dönem olduğunu o zaman fark ettim. Yeni rektörümüz yemekhaneye iftar saati koydu. Ben ilk kez yemekhanede iftar yaparken yalnız olmadığımı, okulda “bir” olduğum insanların var olduğunu anlayınca çok duygulandım. Geçenlerde bir Afgan arkadaşımla bu mesele üzerine konuştuk. O iftar çadırlarının başka bir boyutundan bahsetti. Aslında maddi durumu el vermediği için değil, yalnız iftar yapmak istemediği ve ramazanı yaşamak istediği için bir ramazan çadırında iftar yapmak üzere, Hisarüstü’nden Avcılar’a, Beylikdüzü’ne kadar gidiyor. Yine Eyüp ve Sultanahmet gibi meydan iftarlarına katılıyor. Şöyle diyor: Mesela Eyüp’teki meydan iftarlarına yanımda hiçbir şey götürmüyorum, istiyorum ki bir aile beni davet etsin ve onlarla birlikte iftar edeyim. Ama olmuyor, kimse davet etmiyor. Yine yalnız başıma iftar yapıyorum.

Fatma Barbarosoğlu: Ramazan umresine gidenler hep iştiyakla anlatır, insanlar bir avuç hurmasını pay ediyor diye. Burada neden yapamıyoruz aynı şeyi? Bunun büyük şehirde yaşadığımız tekinsizlik ve yabancıdan korkma ile alakası var elbette. Mesela Eyüp Sultan’da iftar eden bir aile bir delikanlıyı sofrasına çağırmaya çekinir. Hâlbuki hacda kadınlığımız, erkekliğimiz, gençliğimiz, yaşlılığımız parantez içine alınıyor. Niye buradaki iftarlarda bunu yapamıyoruz? Güvensizliği ve tekinsizliği aşmak için bir şeyler yapmamız gerekiyor.

Beyza Karakaya: Aslında insanlarla aynı havayı soluyup, ezanı birlikte dinlemek için gidiyoruz oraya, ama yine kendi ailemizle veya arkadaşımızla oturuyoruz, dışarıya kapalıyız. Lüks sofralar hazırlıyoruz evimizde, ama etrafımızdaki yalnızları görmezden geliyoruz.

Fatma Barbarosoğlu: Belki de birbirimizden çok haberdar değiliz. Ve artık Tanrı misafiri olmayı göze alamıyoruz. Misafirlik öldü diye şikayet ediyoruz ama hiç kimse de bir kapıyı çalıp, ben geldim, bugün beraber iftar edelim, demeyi göze alamıyor.

Beyza Karakaya: Mesela Ramazanname’ deki Mebrure Teyze ramazanı tek başına geçirmek istemediği için ya kendisi iftara gidiyor ya da birilerini çağırıyor. Tanrı misafiri oluyor yani. Ramazana nereden bakmamız gerektiğini yeniden düşünmemiz gerek.

Serap Kabakçı: İnsanlar farklı uygulamalar peşinde esasında. Mesela geçen yıl bizim aile iftarının formatı değişti. Evler küçük, herkesi bir arada ağırlamanın imkânı yok. Küçük gruplar hâlinde ağırlamaya da zaman yetmiyor. Kâğıthane parkta yaptık aile iftarını, açık havada. Herkes o gün evinde pişirdiği yemeği getirdi. Açık büfeydi, ama abartı olmasın diye kriter konmuştu. Sokak iftarı gibiydi bir manada. Çünkü mesela et yemeği yapamayacak birisi, bir tek salatayla oraya iştirak ettiğinde, o ağır ikram yükünden de kurtulmuş oluyor. Daha doğrusu o da iftar vermiş oluyor. Birbiriyle aynı statüde olmayan akrabalar arasındaki ayrımcılık da ortadan kalkmış oluyor.

Ayça Örer: İftar meselesi bence çok fazla abartılıyor. Ben altı yıl kadar yalnız yaptım iftarlarımı. Çok yoğun çalışıyordum. Ramazanı kendi bütünlüğü içinde yaşamak istediğimden mesela teravihe gidebilmek için iftar davetlerine katılmıyordum. Gitmeye başlayınca gördüm ne kadar aşırı gidildiğini. Gerçi eskiler de abartırlarmış iftar sofralarını. Ahmet Rasim bir kitabında uzun uzun bir iftar sofrasını anlatır. Ramazan başlamadan önce şerbetler, kompostolar, çeşit çeşit peynirler hazırlanır, etler kurutulurmuş. İftar sofrasında önce çorbalar içiliyor, arada bir yemek, sonra ana yemek veriliyor. Uzun süren bir yemek. Bu iftar sofrasını anlamlı kılan şey şu, konakta cemaatle teravih namazı da kılınıyor bu arada. Sonra yemek ve sohbet devam ediyor. İftarla ibadet iç içe geçiyor. Bugün bizde de benzer sofralar kuruluyor. Ama ibadet programın dışında kalıyor. Sanki ramazanın ana direği iftarmış gibi. Halbuki iftar ramazanın ana direği değil. Ana direk orucun kendisi ve bir de teravih namazları, sabah namazları.

Nazife Şişman: Ahmet Rasim’in anlattığı o uzun uzun iftarlar acaba ramazanın her akşamı mı öyleydi? Ya da her evde mi öyleydi? Bilmiyoruz. Belki ramazanın bir günü öyle bir davet olabilir ama her günün böyle yaşanması pratikte pek mümkün görünmüyor. Diğer taraftan şöyle bir soru geliyor aklıma. Ahmet Rasim’in yaşadığı, bunları yazdığı dönemde bütün ülkede böyle mi yaşanıyordu? Aynı yıllarda mesela benim anneannem arpa unundan gözleme yapıyordu sahur için. Yanına şerbet ya da hoşaf bulabilirlerse ne âlâ. Yoksa Efendimiz’in (sav) hurma ile su ikilisi gibi, onların da gözleme ve su ikilisinden ibaretti yemekleri. Akşama kadar tarlada çalışıyorlar üstüne üstlük. Ben bu anlatıların bağlamından kopuk ele alınmasını ramazan nostaljisine bağlıyorum. Nasıl Direklerarası eski ramazanları temsil etmiyorsa, bu anılar da sadece bir kesimin iftarlarını temsil edebilir ancak.

Fatma Barbarosoğlu: Diğer taraftan ramazan davulu ekonomisi diye bir şey var. Ramazan gelmeden kentin çeperlerine çadırlar kuruluyor, ihalelere giriliyor, belediye seçimler yapıyor. Biz iki buçukta kalkacaksak sahura, davulcular birde başlıyorlar çalmaya. Youtube’dan izlersiniz, çok ilginç yöntemler uygulayanlar var. Biri motosikleti kullanıyor, öteki sepet kısmına oturmuş çala çala gidiyor hızlı bir şekilde. Bu kadar modernleştiğimiz hâlde davulla uyanmakta ısrar niye? Çok enteresan, biz oruç tutanlar olarak davul çalınmasın artık, diyoruz. Fakat her sene medyada tekrar tekrar gündeme geliyor, oruç tutmayan birtakım insanlar, “Kültürümüzdür canım niye davul çalmasın, çalsın” diye ısrar ediyorlar.

Ayça örer: Ezan sesi duymaktan rahatsız olan insanların, ramazan davulu duymaktan rahatsız olmaması çok ilginç.

Fatma Barbarosoğlu: Ramazana davulsuz gireceğiz, dense sanıyorum bazıları yeniçerilerin, hoşafımızın yağını kestiler, diye isyan etmesi gibi, ramazanımızın davulunu kestiler, diye ayağa kalkacak. Onun için yüksek irade ramazana davulsuz girelim diyemiyor bir türlü.

Nazife Şişman: Gerçi birkaç yıl önce İzmir’de bir mahalle, muhtar kararıyla davulcu girişini yasaklamıştı. Farklı birkaç yerle ilgili benzer haberler yer almıştı medyada.

Beyza Karakaya: Ben, davulcu ramazana en sosyolojik bakabilecek kişidir, diye düşünüyorum. Kimin sahura kalkıp kimin kalkmadığını ya da kimin hiç yatmadığını onlar bilebiliyor. Konya’da oturduğumuz dönemde bir ramazan gecesi annem telefonunun alarmını kapalı unutmuş ve sahura davulcunun sesiyle uyanmış. Beşinci katta oturmamıza rağmen bütün ramazan boyunca bizim ışığımızın yandığını gördüğünden olacak ısrarla davulunu çalmış kapımızın önünde.

Nazife Şişman: Bir köyde, bir kasabada ya da küçük bir kentte böyle bir uygulama güzel olabilir. Ama megakentte ramazan nostaljisi yapıp davulu muhafaza edelim, demeyelim lütfen. Okuduğu mânileri sahuru bekleyenlerin kulağına hoş bir seda olarak ulaştırabilen bir davulcu kaldıysa eğer, hangi semtlerde görev yapıyor bilmek isterim.

Fatma Barbarosoğlu: Sizin itirazınız bu uygulamanın bütün olumsuzluğuna rağmen kültürel bir öge, daha doğrusu nostaljik bir öge olarak zorla yaşatılmaya çalışılmasına mı?

Nazife Şişman: Evet, bu uygulamayı nostaljiden, “kültürel değer” denilen anlamsız tanımdan çıkarmak gerekiyor. Yeni teknoloji, kentsel yapı, gürültü kirliliği gibi çok daha nesnel çerçeveleri kullanarak sağduyulu bir noktadan ele almamız gerek bu meseleyi. Yüksek sesli müzik yayını yapmak, otellerin alt katlarında davullu zurnalı düğün yapmak, sokaklarda megafonlu gezici arabalarla satış yapmak… Bence bunların hepsi ramazan davulu ile aynı kriterler çerçevesinde ele alınabilir.

Fatma Barbarosoğlu: Sohbetimizi tamamlarken önermemizi/teklifimizi de ortaya koyalım: Şehir hayatında davul bir ses kirliliğidir. Bunu kültürel bir öge diye abartmanın anlamı yok. Evet, davulsuz ramazanlara merhaba diyebilmeliyiz.

Ramazan davulundan ilk şikayet edenler bizler miyiz?

Fatma Barbarosoğlu: Gelelim ramazanın asli gibi kabul edilen arızi meselelerinden birine, Ramazan davuluna. Yine Refik Halit Karay’dan aktarmak istiyorum: “Ramazan deyince insanın en evvel hatırına davul gelir; zerdesiz düğün, duvaksız gelin, tuzsuz yemek, muhalefetsiz meşrutiyet nasıl olmazsa davulsuz da ramazan öyle olmaz.” Karay ile hemfikir miyiz? Davulsuz ramazan olmaz mı?

Nazife Şişman: Ben, olur diyorum. Ama bir taraftan da merak ediyorum ramazan davulundan ilk şikayet edenler bizler miyiz?

Fatma Barbarosoğlu: Davul sesinden her zaman şikayet ediliyormuş. Refik Halit Karay’dan aktaralım yine. Ramazan davulu çalmaya başlayınca sokaktaki bütün köpekler davulcunun arkasına takılırmış. Sabaha kadar uludukları için hastalar, bebekler perişan olurmuş. Lakin davuldan asla vazgeçilmiyor. Refik Halit Karay’ın satırlarını okuyuncaya kadar eski zaman davulcularının şehir halkını rahatsız ettiğini hiç aklıma getirmemiştim. Çocukluğumun yaz ramazanları köyde geçmişti. Küçük bir köy olduğundan davul çalan kişi hasta birisi varsa onun kapısının önünden çalmadan geçerdi. Şehirlerde de böyledir eskiden herhâlde diye düşünüyordum.

Ayça Örer: Ramazan davulunun iyi bir örneğini tek bir yerde gördüm, onu da yaşayarak deneyimlemedim, televizyonda izledim. Bursa’da Yugoslav göçmenlerinin meskûn olduğu bir mahallede davulcu mâniler okuyordu. Ama bu değil hayatımızdaki. Karay’ın zamanındaki gibi köpekler yok ama araba alarmları var.

Nazife Şişman: Kayıttan izledim güzel mâniler okuyan davulcuyu, diyorsunuz. Yani hiçbirimiz aslında “Ah, o eski ramazanlar ne ahenkli çalınırdı davullar, ne güzel okunurdu mâniler” diyemiyoruz kendi tecrübelerimiz üzerinden. Çünkü hiçbirimiz onları duymadık. Esasında kültürel arka plan denilen şeyi, yaşayarak değil görüntüler üzerinden yeniden inşa ediyoruz. “Geleneğin icadı” uzun bir mevzu.

Fatma Barbarosoğlu: Bendeki eski ramazanlar imgesinde TRT’de Nurhan Damcıoğlu’nun oynadığı kantolar mevcut. Tek kanallı televizyon zamanları. Bal Mahmut çıkar, Direklerarası’nı uzun uzun anlatırdı ve benim çocuk zihnim “Osmanlı herhâlde bu yüzden batmıştır” diye hüküm verirdi. Ramazanda oynuyorlar, göbek atıyorlar amma velakin oruç tutmuyorlar… Hâlbuki pekâlâ insanlar oruç tutuyorlar, mukabele ediyorlar o zamanlar da. Ama 1970’li 80’li yılların TRT’sinde “kantolarla gelen kantolarla giden” bir “ramazan” anlayışı hâkimdi.

Ayça Örer: Benim babaannem Eyüplü. Direklerarası’na gayrimüslim ve dindar olmayan ailelerin gittiğini söylemişti. Eyüp Sultan ziyareti dönüşünde Eyüp oyuncakçılarına götürülürmüş çocuklar.

Fatma Barbarosoğlu: Diğer taraftan ramazan davulu ekonomisi diye bir şey var. Ramazan gelmeden kentin çeperlerine çadırlar kuruluyor, ihalelere giriliyor, belediye seçimler yapıyor. Biz iki buçukta kalkacaksak sahura, davulcular birde başlıyorlar çalmaya. Youtube’dan izlersiniz, çok ilginç yöntemler uygulayanlar var. Biri motosikleti kullanıyor, öteki sepet kısmına oturmuş çala çala gidiyor hızlı bir şekilde. Bu kadar modernleştiğimiz hâlde davulla uyanmakta ısrar niye? Çok enteresan, biz oruç tutanlar olarak davul çalınmasın artık, diyoruz. Fakat her sene medyada tekrar tekrar gündeme geliyor, oruç tutmayan birtakım insanlar “Kültürümüzdür canım niye davul çalmasın, çalsın” diye ısrar ediyorlar.

Ayça örer: Ezan sesi duymaktan rahatsız olan insanların, ramazan davulu duymaktan rahatsız olmaması çok ilginç.

Fatma Barbarosoğlu: Ramazana davulsuz gireceğiz, dense sanıyorum bazıları yeniçerilerin hoşafımızın yağını kestiler diye isyan etmesi gibi, ramazanımızın davulunu kestiler diye ayağa kalkacak. Onun için yüksek irade ramazana davulsuz girelim diyemiyor bir türlü.

Nazife Şişman: Gerçi birkaç yıl önce İzmir’de bir mahalle, muhtar kararıyla davulcu girişini yasaklamıştı. Farklı birkaç yerle ilgili benzer haberler yer almıştı medyada.

Beyza Karakaya: Ben, davulcu ramazanda en sosyolojik bakabilecek kişidir, diye düşünüyorum. Kimin kalkıp kimin kalkmadığını ya da kimin hiç yatmadığını onlar bilebiliyor. Konya’da oturduğumuz dönemde bir ramazan gecesi annem telefonunun alarmını kapalı unutmuş ve sahura davulcunun sesiyle uyanmış. Bütün ramazan boyunca bizim ışığımız yandığı için davulcu ısrarla çalmış kapımızın önünde. Hâlbuki beşinci katta oturuyoruz.

Nazife Şişman: Bir köyde, bir kasabada ya da küçük bir kentte böyle bir uygulama güzel olabilir. Ama megakentte ramazan nostaljisi yapıp davulu muhafaza edelim, demeyelim lütfen. Okuduğu mânileri sahuru bekleyenlerin kulağına hoş bir seda olarak ulaştırabilen bir davulcu kaldıysa eğer, hangi semtlerde görev yapıyor bilmek isterim.

Fatma Barbarosoğlu: Sizin itirazınız bu uygulamanın bütün olumsuzluğuna rağmen kültürel bir öge, daha doğrusu nostaljik bir öge olarak zorla yaşatılmaya çalışılmasına mı?

Nazife Şişman: Evet, bu uygulamayı nostaljiden, “kültürel değer” denilen anlamsız tanımdan çıkarmak gerekiyor. Yeni teknoloji, kentsel yapı, gürültü kirliliği gibi çok daha nesnel çerçeveleri kullanarak sağduyulu bir noktadan ele almamız gerek bu meseleyi. Yüksek sesli müzik yayını yapmak, apartmanların ya da otellerin alt katlarında hizmet veren düğün salonlarında davul çalarak eğlenmek, sokaklarda megafonlu gezici arabalarla satış yapmak… Bence bunların hepsi ramazan davulu ile aynı kriterler çerçevesinde ele alınabilecek uygulamalar.

Fatma Barbarosoğlu: Sohbetimizi tamamlarken önermemizi/teklifimizi de ortaya koyalım: Şehir hayatında davul bir ses kirliliğidir. Bunu kültürel bir öge diye abartmanın anlamı yok. Evet, davulsuz ramazanlara merhaba diyebilmeliyiz.