Gören Kim Görünen Kim, Kaldım Gümân İçinde

Okuduğumuz edebî metinler bize tecrübe olarak yerleşiyor mu? Suizanların kaynağı ifade ve iletişim problemi mi? Bir öyküden yola çıkıp çağrışımlarla fikretmeye çabalarken uğrak noktalarımız oldu bu sorular. Ama öyküdeki metni nihai olarak günümüze bağlayan ifade, “Bunlar Rumeli göçmenidir.” cümlesiydi. Yaklaşık yüz yıl geçmiş Reşat Nuri’nin “Kirazlar”da anlattıklarının üzerinden. Ama bugün de göçmenlerle ilgili kullandığımız kodlar neredeyse aynı. Bu yüzden eski bir hikâye değil tartıştığımız, hala içinde yaşamaya devam ettiğimiz, hiç eskimeyen bir hikâye.

————————————————————————————————————————————————

Kirazlar

 Reşat Nuri Güntekin

Karşımızda beş altı dönümlük bir bahçe içinde kaybolmuş bir eski ev vardır. Panjurları hemen daima kapalı duran bu evde ihtiyar bir karı-koca oturur. Ara sıra öteberi almak için çarşıya giden yine ihtiyar bir hizmetçilerinden başka kimseleri yoktur. Kimse ile görüşmezler. Yine de, bahçenin etrafını çeviren yüksek duvara rağmen mahalle ahalisi onların kim olduklarını, nasıl yaşadıklarını öğrenmeye muvaffak olmuştur.

Komşulardan biri bu aile hakkında bana da malumat verdi:

– Bunlar Rumeli göçmenidir. Dünya kadar paraları vardır. Fakat gayet pinti insanlardır. Yemezler, içmezler, evlerinde yırtık elbiselerle gezerler, kışın ateş yakmazlar. İratlarından gelen parayı bankaya götürüp yatırırlar. Mezara mı götürecekler, nedir? Bari çocukları falan olsa… Hâlbuki kimseleri de yokmuş. Bu bahçe baştanbaşa kiraz ağaçlarıyla doludur. Mayısta kirazlar kızarmaya başlayınca karı-koca haftalarca bahçede bekçilik eder. Geceleri nöbetleşe uyurlar. Biri evde yatarken öteki elinde bir değnekle bahçenin içinde dolaşıyor. Çünkü serseri mahalle çocukları duvardan kiraz hırsızlığı etmeleri mümkündür. Hatta bazı seneler, gecelerin ayazından hasta düştükleri olur. Tasavvur ediniz; bir bahçe kirazları olduğu halde ne kendileri, ne hizmetçileri bir tek kiraz yememişler. Bütün bunlara rağmen, mahalle külhanbeyleri, yine sepet sepet kiraz çalmanın yolunu bulurlar. Nihayet kirazlar olgunlaşır. Onları sepetlere doldururlar, araba pazara götürürler. İhtimal, aldatılmaktan korktukları için kendileri de bu arabaları takip ederler. Hem de yayan olarak. Apartmanlarının kirasını hemşerilerinden bir yaşlı avukat toplar, aydan aya getirip kendilerine teslim eder. Avukatın kâtibi söylüyor; ihtiyarlar parayı alırken ağlaşmaya başlarmış… Anlayın para hırsının derecesini… Parayı herkes sever amma, bu kadarı fazla…

Evet, para hırsının bu derecesi bana da çok iğrenç görünmüştü. Fakat sadece “Hastalık… Bu da bir nevi hastalık…” diye cevap verdim, fazla bir şey söylemedim.

Mayıs geldi, karşı bahçe âdeta bir kiraz denizi halini aldı. Eski ev, artık büsbütün kaybolmuştu.

Komşunun hakkı varmış. İhtiyarlar, gece gündüz bahçeyi bekliyorlardı. Bir düzine köpek, kirazları onlardan daha iyi koruyamazdı. Nihayet meyvelerin toplanma zamanı geldi. İki kanadı birden açılan demir kapının önüne yük arabaları yanaştı ve pazara batmanlarla kiraz gitti.

Temmuz başlarında idi. Bir gün evimin önünde mahalle imamıyla konuşuyordum. Karşı kapıdan ihtiyarların hizmetçisi çıktı, bana doğru geldi. Tatlı bir Rumeli şivesiyle:

– Bizim efendi selam söyler, Doktor Bey… Hanım biraz keyfini bozmuştur… Bize teşrif edensinizmiş… Ücreti her kaç kuruş ise veririz, der…

Acele işim olmasına rağmen:

– Peki, geliyorum, dedim.

İmam, elimden tuttu; kulağıma eğilerek:

– Yağlı müşteriyi yakaladınız Doktor Bey, dedi, hissemizi isteriz…

İmamın şakasına ben de şaka ile karşılık vererek:

– Bu cömert insanlar ücreti her kaç kuruş ise vereceklerine göre, hastalık galiba kötü. Korkarım ki az zamanda vazifemi bitirip müşterimi size devredeceğim imam efendi…

İmam tekrar elimi yakalayarak:

– Hastanın kocasından bolca bir ücret talep edersiniz, fakire bir yerine iki müşteri göndermiş olursunuz. Mahallenin bunlardan, başka suretle bir hayır göreceği yok!

Hastalık, basit bir nezle idi. Fakat kadın, çok ihtiyar olduğu için fena sarsılmıştı.

Beni hayret edilecek kadar sevimli ve munis bir çehre ile karşıladı. Zahmet edip geldiğim için uzun bir dua ettikten sonra:

– Ben istemezdim sizi rahatsız etmek amma, efendiye söz anlatamadım, dedi.

Allah’ın bildiğini ne salkıyayım? Ben evvela bu duayı ve bu sözleri pek kalpsizce yorumladım.

“Anlaşılan vizite parasının bir kısmını Cenab-ı Hakk’a havale edecekler… Bu dua ahret bankası için havalename olsa gerek.” diye düşündüm.

Hastalığın ehemmiyetsiz olduğunu söylemesi de manidardı. Ehemmiyetsiz bir hastalığın tedavi ücreti elbette ehemmiyetlisinden daha az olmak lazım gelir. Bir bahçe kirazdan bir tanesini yemeye kıyamayan, mülklerinin gelirini aldıkça sevincinden iğrenç bir surette ağlaşan bu insanlar için bu mantık, gayet tabii görülmeliydi.

Hastayı muayene ettikten sonra karnemi çıkararak reçete yazmaya başladım. Kadın bu esnada kocasının kulağına bir şeyler söyledi. İhtiyar adam, kızar gibi oldu. Hiddetle:

– Allah aşkına canımı sıkma… Kendi derdim kendime yeter… Bir de seninle mi uğraşayım? diye söylenmeye başladı.

Kadın hastalara mahsus titizlikle:

– Olmaz, olmaz. Öldürsen nafile, istemem, diye inat ediyordu.

Başımı kaldırmıştım. İhtiyarla göz göze geldik. Adamcağız bana izahat vermeye lüzum gördü:

– İnsan, ihtiyarladıkça tuhaf olur Doktor Efendi… Eskiden böyle değildi… Ne dersem yapardı. “İlaç içemem… Doktor Efendi beyhude reçete yazmasın!” diyor.

Cevap vermeden gülümsedim. İçimden:

“Galiba kadın, hasislikte kocasına taş çıkartıyor. İhtimal, ilaç istememesi para gider korkusundan.” diye düşündüm. Eve ve eşyaya şöyle bir göz gezdirdim. Hakikaten dedikleri gibiydi. İnsan, kendini zengin bir adamın evinde değil bu günden yarına yiyecek bir şeyi olmayan bir fakirin evinde sanırdı.

Hele hastanın yattığı odaya köpeği bağlasalar durmazdı. İhtiyar kadın, takatsiz başını yastığa bırakmıştı, ağlar gibi bir sesle huysuzluğuna devam ediyordu:

– İstemem… Ben ilacı ne yapayım? Ben ölmek istiyorum… Allah rızası için beni halime bırakın…

Sönük mavi gözlerinden buruşuk yanaklarına yaşlar sızıyordu. İşim bitmişti. Gitmek için ayağa kalktım.

İhtiyar göçmen, mahcup bir tavırla:

– Şu çekmecenin gözünde paralar var evladım. Ücretiniz neyse alın, dedi.

Kadının biraz evvel ölmek istemesi gibi, ihtiyarların bu sözüne de hayret ettim. Bir hasisin yarı açık bir çekmecede külliyetli para bırakması, sonra evine giren bir yabancıya, “Elini sok da istediğin kadarını al!” demesi garip değil miydi?

Dört gün sonra beni kirazlı eve bir kere daha çağırdılar. İhtiyar kadın epeyce iyileşmişti. Bana kendi eliyle çay pişirmek için ısrar etti. Öteden beriden konuşmaya başladık. Umduğumun aksine bu ihtiyarın sohbeti çok tatlıydı. Onlara başka yerde rast gelmiş olsaydım, “Ne iyi insanlar” diyecektim. Fakat ne mal olduklarını biliyordum.

Bir aralık, kadın bana çoluğum çocuğum olup olmadığını sordu:

– Çoluk var Büyük Hanım amma, çocuk yok, dedim.

– Allah vermedi mi evladım?

– Keşke vermeseydi Büyük Hanım… İki altıntop gibi evlat vermişti. Fakat iki sene evvel, yirmi gün ara ile ikisini de aldı. Yalnız kaldık.

– Allah sana, anasına ömür versin evladım… Gençsiniz Allah yine verir inşallah… Hastalıkları neydi?

– Biri kemik hastalığından ölmüştü. Öteki “Beyin Veremi” denen melun hastalıktan… Yavrumu bir gün kaza ile merdivenden düşürmüşler…

İhtiyarların ikisi birden bir vaveyla kopardılar. Şaşırdım. Kadın hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Onun da gözlerinden sessiz yaşlar akıyordu.

Kadın, biraz sükûn bulduktan sonra:

– Vay yavrum, o hastalık senin de yüreğini yaktı, öğle mi? dedi.

Sonra karşısındaki adamın kendi dertlerini bütün derinliğiyle anlayamayacağından emin, şu hikâyeyi anlattı:

– Biz memleketimizde çok zengindik… Oğullarımız, kızlarımız, torunlarımız vardı… Balkan savaşında kimi öldü, kimi kayboldu. Biz, iki ihtiyar, Zehra ismindeki torunumuzla İstanbul’a geldik. Elimizde çoluk çocuk namına bir o Zehracık kalmıştı. Ölenlerin, kaybolanların muhabbetini ona verdik… Memlekette dünya kadar malımız mülkümüz olduğu halde İstanbul da on parasız kaldık… Efendi ihtiyardı. Çalışacak halde değildi. İstanbul’da bir iki hemşerimiz vardı. Allah razı olsun, onlar ara sıra beş on para veriyorlardı. Üstsüz, başsız kalmıştık. Zehracık dilenci çocuklarına dönmüştü.

Yedi, sekiz sene evvel şu karşı sokaktaki arsada iki üç meşruta (şartlı) ev vardı. Karı-koca o evlerden birinde bir odacığa sığınmıştık. Bir bahar günü bu bahçenin önünden geçiyorduk. Kirazlar olmuştu. Çocuk değil mi, yavrucak, kırmızı kırmızı görünce kirazlara imrendi. “İlle isterim” diye ağlamaya başladı. Kapının önünde bahçıvan gibi bir adam duruyordu. Yüzümü kızarttım, çocuk için ondan birkaç kiraz istedim. Yüreksiz adam, cevap bile vermedi, başını öte tarafa çeviriverdi. Zehracıkla eve döndük. Çocuk ağlar, ben ağlarım. Bir de üstelik efendiden azar işittim. Hakkı da var ya. Çiftliklerinde yüzlerce fakir besleyen, hanedandan bir adam, çoluk çocuğun dilenci gibi el açmasına razı olur mu? Birkaç gün sonra mahallede oturan başka göçmen çocuklar Zehracığı kandırmışlar, bu bahçede kiraz hırsızlığına götürmüşler. Bahçıvan: çocukları görmüş, ellerinde taşlar, sopalarla ağaçtan ağaca koşmaya başlamış… Zehracığım hırsızlığa alışık değil… Bahçıvanı görünce korkmuş, adam daha bir şey söylemeden kendini ağaçtan atmış, başcağızı taşa çarpmış… Sevap sahibi bir adam kucağına alıp eve getirdi… Yavrumun sırma gibi saçları vardı… Bu saçların bir parçası kana bulanıp alnına yapışmış… Üç, beş gün sonra Zehracık şiddetli bir ateşle hastalandı. Gözleri şaşılaştı, kolları büzüldü. Belediye hekimini yalvarıp getirdik. “Çocuk ağaçtan düşünce başı zedelenmiş. Beyin veremi olmuş. Allahtan ümit kesilmez amma, ben iyi görmüyorum.” dedi. Yavrucağım birkaç gün sonra ölüp gitti. Biz iki ihtiyar, kuru başımıza kaldık. Bir, iki sene sonra memleketteki mallarımızdan bir kısmını geri verdiler. Yeniden zengin olduk… Lakin biz, artık parayı ne yapalım?.. Biz yaşta insanlar parayı evlatları, torunları için isterler değil mi Doktor Efendi oğlum? Apartmanlarımızın kirasını getirdikleri vakit iki ihtiyar ağlamaya başlarız… Bu paraları sarf edecek kimimiz var ki? Başka mahallelerde oturamadık. Bu evi satın aldık… Sanırım ki, Zehracık, düştüğü şu kiraz ağacında altında gömülüdür. Kiraz mevsimi geldi mi belki bir kaza olur, başka anacıkların yüreği yanar diye karı-koca bekçilik ederiz. Ağaçlara kimseyi yanaştırmayız.

Bu kirazlardan bir tanesini yemek istemeyiz. Zehracık, onlardan bir taneciği için ağlayıp ölmüştü. Kirazlar olduğu vakit onları arabalara doldurur, mezarlığa götürürüz. Zehracığın ruhu için onları para ile kiraz alamayan fukara çocuklarına sepet sepet üleştiririz.

(Not: “Kirazlar”, Leyla ile Mecnun öykü kitabında yer alıyor. Öykü kitabının yayın yılı 1928 ama “Kirazlar” öyküsünün yazılma tarihi hakkında herhangi bir bilgi yok.)

————————————————————————————————————————————————

Gören Kim Görünen Kim, Kaldım Gümân İçinde

Hayatımızın Hikâyesi’nde bu ay Reşat Nuri Güntekin’in “Kirazlar” öyküsünü tartıştık. 1920 yılında yayımlanan bir öykü bugüne dair ne söyleyebilirdi? Okuduğumuz edebî metinlerin bize tecrübe olarak yerleşmesi/yerleşmemesinden suizanları besleyen ifade ve iletişim problemlerine uzanan çağrışım ve analizler üzerinden yol aldık. Eski bir hikâye değil tartıştığımız, hâlâ içinde yaşamaya devam ettiğimiz hiç eskimeyen bir hikâye.

Fatma Barbarosoğlu: Öyküyü sizlere gönderirken Nazife Hanım’la görüştük. Kendisine; “Bu öyküyü ilkokulda okumuştum galiba, ama Reşat Nuri’nin olduğunu bilmiyordum. O kadar iyi hatırlıyorum ki öyküyü, yarım saat önce okumuşum gibi. Dördüncü sınıfta mı, orta bir mi hatırlayamıyorum.” dedim. Sizden kopya çektim ve “Kirazlar, Reşat Nuri Güntekin” yazdım Google’a. Karşıma Selim İleri’nin bir yazısı çıktı. Selim İleri ilkokul üçüncü sınıfta okuduk, diyor. Niye biz “Kirazlar” öyküsünü unutmadık? sorusundan yola çıkmak istiyorum. Selim İleri unutmamış, Nazife Şişman unutmadı, ben unutmadım, bizim kuşaktan birkaç kişiyi daha bulsak muhtemelen hatırlayacaktır.

“Kirazlar” öyküsü üzerine düşünürken etrafımdaki gençlere “İlkokulda, ortaokulda, lisede okuduğunuz bir öykünün adını söyleyin.” dedim, cevap gelmedi. “Şiir?” dedim. Bir iki şiir akıllarına geldi, ama sonra o şiirin ders kitaplarında değil, son takip ettikleri blogda olduğu ortaya çıktı. O zaman bize okuduklarımızı hatırlatan, yeni kuşağa unutturan nedir? Ders kitaplarındaki metinler, edebî olmadığı için mi hatırlanmıyor; yoksa hız çağından dolayı mı?

Dolayısıyla ilk sorumuzu şöyle soracağım. Sizin ders kitabında okuyup hatırladığınız bir öykü var mı?

Şerife Slocum: İlk aklıma gelen hikâye Türkçe değil. Dokuzuncu sınıftaydım sanırım okuduğumda. Tolstoy’un kısa “Family Happiness” diye bir hikâyesi vardı. Hikâye bir kadının evlendikten sonraki değişimini konu almış. Eşiyle çok farklıları var ve bu farklılık giderek artıyor. Kadın gittikçe uzaklaşıyor adamdan. Hikâyenin sonunda ben adamın onu bırakmasını istiyordum, ama bırakmıyordu. Kadın af diliyor, sonra birbirlerini daha iyi anlayacakları bir platformdan hayatlarına devam etmeye başlıyorlar. Çok etkilendiğim için aklıma ilk gelen hikâye o oldu.

Fatma Barbarosoğlu: Konuştun mu birisiyle bu hikâyeyi, yoksa tek başına mı okudun?

Şerife Slocum: Tek başıma okudum. Okul müfredatında olan bir öyküydü zaten. İngilizcesinden okumuştum.

Beyza Karakaya: Ben ilkokuldan bir öykü hatırlıyorum. Nedense o kalmış aklımda, “Çitlembik” öykünün adı. Öyküde sürekli ağaç tepelerinde gezen, çalıkuşu misali bir kız anlatılıyordu. Sanırım ben de çok hareketli bir çocuk olduğum için aklımda kalmış. Ama hikâyenin sonunun nasıl bağlandığını hiç hatırlamıyorum. Birden siz sorunca bu öykü geldi aklıma, biraz da hazırlıksız yakalandım.

Fatma Barbarosoğlu: Özellikle hazırlıksız yakalanmanızı istedim. Düşünmeden, aklınıza gelen ne ise söylemenizi istedim.

Şeyma Kaya: Ben de ilkokulda George Orwell’ın fil ile ilgili bir öyküsünü hatırlıyorum. Başını ve sonunu hatırlamıyorum, ismini bile hatırlamıyorum, ama beni çok etkilediğini hatırlıyorum. Her fil gördüğümde o anı aklıma geliyor.

Fatma Barbarosoğlu: “Bir Fili Öldürmek”… Türkçeye böyle çevrildi. Yazarın Burma’da başından geçen bir olay. Kendisi bir hayvansever, ötekilerse o fili yağmalamak için durduk yere öldüren caniler olarak anlatılıyor öyküde.

Şeyma Kaya: Siz sorunca şunu fark ettim, haftada iki üç roman okusam da romanların ya da okuduğum kitapların adını, yazarlarını unutabiliyorum.

Fatma Barbarosoğlu: Ödev mi bu romanlar?

Şeyma Kaya: Tam da onu söyleyecektim, evet ders için ya da ödev hazırlamak için okudum pek çoğunu. O yüzden unutuyorum. Ya da hafızama daha fazla şey alacağımı bildiğim için eskileri öteliyor da olabilirim.

Fatma Barbarosoğlu: Yani ödev olarak okuduklarını daha çabuk unutuyorsun, zevk alarak yavaş yavaş değil, hızlıca okuyup tüketmiş oluyorsun.

Gökhan Ergür: Ben 1989 doğumluyum. Geriye dönüp baktığım zaman hatırladığım ilk roman, Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar’ı. Okuyup ağladığım tek kitap olmuştu o zamanlar. O kitabı dönüp tekrar okumadım. Oradaki güzelliği, yaşadığım hissi orada bırakmak istedim herhalde. Onun haricinde biraz daha geriye gidersem, büyüklerimden dinlediğim hikâyeler, anlatılar kalmış aklımda. Bahsettiğiniz unutmada muhakkak ki hız ve haz çağının etkisi yadsınamaz ama şu anda kaliteli yazılan neler var ya da vaktiyle yazılmış olanları biz gençlerin önüne koyabiliyor muyuz? Bunlar benim kafamda soru işareti açıkçası.

Nazife Şişman: Ben de aynı yaşlarda 89-90 doğumlu birkaç gence sordum; “Siz ilkokul döneminden neyi hatırlıyorsunuz?” diye, hiçbir cevap veremediler. Fakat bir dizi film olan Süper Baba’yı hatırladıklarını söylediler.

Fatma Barbarosoğlu: Bu çok çarpıcı. Mesela Gökhan Bey büyüklerin anlattığı hikâyelerden bahsetti. Süper Baba’yı biz bir dizi film koduyla seyretmedik, daha ziyade sözlü kültür kodları üzerinden seyrettik. Çünkü bizi birleştiren bir işlevi vardı. Birincisi çok fazla kanal yoktu, bir dizi vardı herkesin seyrettiği. İkincisi aynı sözlü kültürdeki gibi olay başlıyor ve sonunda bir ibret ortaya çıkıyordu. Yani iyilerin kazandığı bir dünyaya davet ediyordu dizi/hikâye bizi.

Nazife Şişman: Çocukluğumda neyi okurdum, nasıl okurdum diye düşününce aklıma “Ahmet’in Fasulyeleri” öyküsü geldi. Okuma yazmayı ilk öğrendiğimde bu öyküyü babaanneme okuduğumu hatırlıyorum. İşin ilginç tarafı daha sonra babaannem bu hikâyeyi bana kendi üslubunca masal gibi anlatmıştı. Ortaokul ve lise dönemlerinde de aynı şeyi yaşadık. Dedemin gözü görmüyordu. Okumayı çok sevdiği için ben ona menkıbeler okurdum başucunda duran kitabından. Bir müddet sonra, o benim okuduğum hikâyeleri dönüp bana anlatırdı. Sözlü kültürün hâkim olduğu dönemlerde yazılı metin, hiçbir zaman metin olarak kalmıyor. Zaten yazılı olan şeyler de seslendirilmek üzere yazılıyor. Mesela pek çok kitabın başlangıç kelimesi “Emma ba’d” dir. Yani sanki biraz önce konuşuyormuşuz gibi, oradan girer ve hayatınıza dâhil olur. O yüzden metin ve sözlü kültür arasındaki ilişki daha geçişken bir ilişki. Ama şu an metin hayattan kopuk bir halde. Bunu tabii diğer iletişim araçlarının hızı da olumsuz bir şekilde etkiliyor. O yüzden hafızada yer etmiyor okunan metinler.

Fatma Barbarosoğlu: Bendeki de “Ahmet’in Fasulyeleri” değil, annemden dinlemiştim, “Mıstık’ın Fasulyeleri”ydi.

Şeyma Kaya: Biz de “Jack’in Fasülye Sırığı”nı okumuştuk.

Fatma Barbarosoğlu: Sizde Jack, bizde Mıstık.

Beyza Karakaya: Ders kitabı olarak sorduğunuz için aklıma hiçbir şey gelmedi. Halbuki, şimdi düşünüyorum da biz bir sürü metni ayrıntısıyla işlerdik. Okurduk, üzerine ödev soruları cevaplardık, gerçekten yapardım da ama hatırladığım tek şey, “Çitlembik”. Ben de 89 doğumluyum. Sözlü kültür tespitiniz üzerinden düşününce… Okuma yazma bilmeden önce Kaşağı’yı izlemiştim. Okuduğum metinlerden ziyade, izlediğim Kaşağı beni daha çok etkilemiş.

Fatma Barbarosoğlu: O zaman şunun altını çizerek bu bölümü tamamlayalım: İlkokulda, ortaokulda, üniversitede ödev olarak verilen metinler bize tecrübe olarak yerleşmiyor, bir an önce kurtulmak istiyoruz onlardan. Halbuki edebî metini kendi kendimize okurken kopmak istemeyiz. Mesela ben çok sevdiğim kitapları elimde süründürürüm. En son Dünya Ağrısı’nı üç ayda falan okudum, son yirmi sayfasını ise bıraktım, bitirmeye kıyamadığım için. Bu bölümü böyle tamamladıktan sonra asıl meselemize başlayalım.

Biz genellikle bir öyküyü tartışırken güncel üzerinden bağlantı kuruyorduk ve bu haber izleğinde tartışalım diye ben bir haber linki de gönderiyordum editöryaya. Bu defa haber göndermedim. O halde arkadaşlara soralım, bu öyküyü nereden tartışacağımızı tahmin ediyorsunuz?

Beyza Karakaya: Hocam açıkçası hiçbir tahminim olmadı ama ben kiraz bahçesini bir metafor olarak düşündüm. Bahçenin içinde dolaştım biraz ve insanların beni hasislikle suçlayabileceği kendi davranışlarım üzerinden durdum. Herkesin bekçisi olduğu bir kiraz bahçesi vardır. Etrafımda yargıladığım bahçe sahiplerini de düşündüm. Herkesin koruduğu bir bahçesi var, ama dışardan insanlar bunu nasıl algılıyorlar?

Fatma Barbarosoğlu: Senin bu öykü üzerinden kavramın ‘suizan’ mı?

Beyza Karakaya: ‘Suizan’ değil de, ‘hasislik’.

Şerife Slocum: Benim okuduktan sonra aklımda kalan şuydu; elinde olmaksızın birçok şeyi yitiren bir ihtiyar çift; maddi ve duygusal anlamda çok büyük bir kayıp veriyorlar. Ve ben de kiraz bahçesini bir nevi onların kontrol edebilecekleri ve devamlılıklarını sağlayacakları bir alan olarak gördüm. O adamın hâlâ bir işe yarıyor oluşu, bahçede bekçilik yapmasıyla alakalı. Aynı zamanda o dönem çok kayıp verilen bir dönem. Ellerinde sopalarla küçük de olsa bir şeyleri tutmaya çalışan insanlar gördüm. Aslında hepimizin saklamaya çalıştığı ve sonucunu belirlemeye çalıştığı şeyler var. Yani küçük de olsa hayatta kontrol edebileceğin şeylerin olması senin için büyük manalar ifade edebiliyor.

Fatma Barbarosoğlu: Senin kelimen ‘kontrol’ mü?

Şerife Slocum: Evet, ben ‘kontrol’ gibi gördüm. Komşularının bile önyargılarını bu bağlamda okudum.

Fatma Barbarosoğlu: Bilmediklerinin yabancısı…

Şerife Slocum: Küçük de olsa komşuların “şu şudur” diyerek içlerini rahatlattıklarını görüyorum. Ama ihtiyarlar her şeyi kaybetmiş, ölmeyi bile becerememiş adam.

Fatma Barbarosoğlu: Ölmeyi becermek bizim elimizde mi?

Şerife Slocum: Duygusal durumunun böyle olduğunu düşünüyorum; “Herkes öldü, ben niye ölmedim? Çocuklarımı, varlığımı kaybettim, ben niye varım hâlâ?” Zehra’yı da kiraz ağacından dolayı kaybetti. Bence bir suçluluk psikolojisi içindeler. Kontrol edebilecekleri küçük alan içinde hayatlarına anlam katmaya çalışan iki ihtiyar gördüm.

Fatma Barbarosoğlu: Kelimen ‘kontrol’ ve hayatını suçluluk duygusu içerisinde anlamlandırmaya çalışan çiftin hikâyesi. ‘Suçluluk, yasaklar, kontrol…’ Senin kelimelerin bunlar.

Şeyma Kaya: Benim kelimelerim de önyargının gerisindeki ‘iç gerçeklik.’ Çünkü siz de bilirsiniz küçük toplumlarda ötekileştirme, itilme daha fazladır. Bir diğer kelimem de ‘dışlanma.’

Fatma Barbarosoğlu: Niye dışlanıyorlar?

Şeyma Kaya: Yanlış anlaşılıyorlar, çünkü kendilerini yanlış ifade ediyorlar.

Beyza Karakaya: Yanlış ifadeden ziyade, yabancı olmanın getirdiği bir durum değil mi? Daha doğrusu yabansı.

Nazife Şişman: Kendini yanlış ifade değil söz konusu olan; eksik ifade var. Aslında hiç iletişim yok.

Beyza Karakaya: Onlar sadece gözetleniyorlar, duvarlar bile onların gözetlenmesine engel olamıyor. Dedikodu eden komşusu, yüksek duvarlar arasında kiraz bahçeleri içinde görünmeyen bir evden bahsediyor ama insanlar bir şekilde onların geceleri orada beklediğini, kirazlara kimseyi dokundurmadıklarını biliyorlar. Bu da bence yabansılıkla ilgili bir şey. Bilmediğim bir şey hakkında her şeyi söyleyebilirim gibi bir hak iddiası.

Şerife Slocum: Evdekiler de kendilerini komşulara anlatma mecburiyeti hissetmiyorlar.

Fatma Barbarosoğlu: Kendimizi başkalarına anlatma mecburiyetinde miyiz?

Şerife Slocum: Ben ihtiyarların tarafında olduğumu hissediyorum. Başkalarının kim olduğuna da bağlı. Bu adam pamuk yüzlü bir dede değil, elinde bir sopayla çocuk kovalayan bir adam.

Fatma Barbarosoğlu: Ama bu onlara uzak duran komşularının kelimeleri. Elinde baston, huysuz, bilmiyoruz.

Şerife Slocum: Ben zaten tarif edildiği gibi kaba ve sert bir insan olduğunu hissetmedim. Adam kendini anlatma ihtiyacı hissetmiyor, çünkü öyle değil.

Fatma Barbarosoğlu: Ama deminki kelimelerin öyle değildi; ölmeyi bile becerememiş iki yaşlı diyordun mesela.

Şerife Slocum: Öyle hisseden demek istedim. Yani istemese de hayatta kalan bir kişi. Herkes ölmüş ve onlar kalmış, ona da anlam katamamışlar.

Fatma Barbarosoğlu: Anladım, ölümlerin yüküyle yorgun bir adam. Ama şöyle düşünelim; eğer Zehra bir kiraz ağacına tırmanıp ölmeseydi, bu insanlar yine bunu yapacaklar mıydı?

Şerife Slocum: Bu olmasa başka bir şey yapacaklardı bence. Zehra yaşadıklarının bir sonucu olarak acılarının tanımı.

Gökhan Ergür: Öykünün temelinde bir göç var aslında. 1912-1913 Balkan Harbi’nde biz otuz üç şehir, yüz elli sekiz de ilçe kaybettik. Oradan buraya insanlar gelmek zorunda kaldı. Bu insanlar burada ne şartlar altında yaşadı, bilmiyoruz. Hikayenin sonundaki vahim olay tamam ama, bunun kaynağında insanların uzak diyarlardan kalkıp buraya gelmesi yatıyor aslında. Benim bu öykü ile söyleyeceğim kelime ‘göç’ olabilir.

Fatma Barbarosoğlu: Göçten ziyade göçmenlerin psikolojisi…

Gökhan Ergür: “Bunlar Rumeli göçmeni” diye söze giriliyor. O dönemde Rumeli göçmenleriyle ilgili önyargı var mıydı acaba? Öyküde görüldüğü üzere çevredeki halk onlara çok nazik ve kibar davranmıyor. Bu, Anadolu insanının misafirperverliğiyle de çok bağdaşmıyor aslında. Orada iki yaşlı insan var ve mahallelinin bunlara karşı tavrı çok sert. Normalde kapısını çalıp, bir ihtiyacınız var mı diye sormaları beklenir.

Fatma Barbarosoğlu: Tabii burada şu noktanın altını çizmekte fayda var: İki ihtiyar bütün gün çocukları kovalıyor. Bu durumda diğerlerinin tavrı sert mi sizce? İhtiyarlar kendileri hakkında bir suizan oluşturuyorlar. Bunun sorumluluğunu ihtiyarlara hiç yüklemeyelim mi?

Gökhan Ergür: Ben pek o tarafta olamadım.

Fatma Barbarosoğlu: Bugün içinde yaşadığımız şartlardan dolayı, Suriyeli göçmenlerden dolayı içimiz yumuşak. Ama gerçek bir okuma yapabilmek için iki tarafa da nötr bakabilmemiz gerekiyor. Hem mahalledeki insanların tarafından hem de iki ihtiyar tarafından bakalım. Şöyle düşünelim; bizim mahallemizde de bütün gün çocukları kovalayan iki ihtiyar olsun. Ne kadar sempati duyabiliriz? Gerçekçi olalım, sempati duymayız. Metinde yazar bizi sempati duymamız için zorluyor. Elinde âdeta kelimelerden ip yaparak bizi o tarafa geçirmeye çalışıyor.

Nazife Şişman: Yazarın bu çabasına rağmen nötr olmaya çalışırsak, hakkımızda oluşacak suizanlar konusunda bizim ne kadar sorumluluğumuz var, meselesini de tartışabiliriz.

Fatma Barbarosoğlu: İhtiyarlar mahalleden kendilerini o kadar dışlıyorlar ki, eski mahalle hayatını düşününce çok zor bir şey bu. Belli ki o dönemde göçmenlere karşı bir dışlama var. Yazar, “Her şey sizin gördüğünüz gibi değildir, bakın aslında böyle bir şey var” demek için, biraz didaktiğe kaçan bir şekilde bizi ikna etmeye çalışıyor. Çok acele tarafından bitiyor hikâye. Dikkat edin, hekimin konuşmaları son derece sahiciyken, ihtiyarların kirazları toplayıp bilmem nerede sebil etmeleri aslında inandırıcı gelmiyor. Yazar da inanmadan bir ödev gibi yazmış sanki. Yukardan bir devlet emriyle, göçmenlerle halk arasında böyle bir ayrım var diye âdeta bir görev verilmiş ve Reşat Nuri de ısmarlama bir şekilde aceleyle bu öyküyü yazmış. İhtiyarların dışlandığı yere kadar olan kısmı son derce sahici, ihtiyarların sebil etme kısmı eklektik.

Nazife Şişman: Evet, o kısmı inandırıcı değil. Bugün de Türkiye’de var olan Suriyeli göçmenler üzerinden de benzer bir durumu görüyoruz. Hayırseverliğin mantığı ne olmalı? Hadisi şerifte “en yakınınızdan başlayın” deniyor. Bugün Türkiye’de bazı insanlar feveran ediyor, neden Pakistan’a yardım gidiyor diye. Burada da fakirler var, deniyor. Hayırseverliğin mantığı ne olmalı, sadece içerde mi kalmalı, hayırseverlik ve yardımda millî diye bir çerçeve çizmek ne kadar doğru? Bu tabii ayrıca tartışılması gereken bir konu. Ama burada, mahallede her şeyin ortak yaşandığı bir dönemden bahsediyoruz. Öyle bir dönemde ihtiyarların tavrı çok gerçekçi değil. O mahallenin çocuklarına hiç ikram edilmiyor. Halbuki gören gözün hakkı vardır. Dışarı sarkan meyvelerden yenir, sorulmaz bile.

Fatma Barbarosoğlu: Peygamberimiz’in bir başka hadisi var, “Az kalsın komşuyu size mirasçı kılacaktım.”

Nazife Şişman: Böyle bir ortamda o yüksek duvarlar, tecrit edilmiş bir hayat… Gidip uzaktaki bir yerde hayır yapıyorlar, ama mahalle hiç bundan nasiplenmiyor. Sanki suizannı bile isteye besliyorlar. Tabii ki kendimizi izah etmek zorunda değiliz, ama suizanna ve fitneye mahal vermeyecek bir tavır içinde olmak zorundayız. Diğer taraftan başkalarına suizan beslememekle de mükellefiz.

Şeyma Kaya: Yazar öyküde bizim ihtiyarlara suizan beslememizi istiyor başlarda, ona göre kurguluyor öyküyü. Ama ben bunu okuduğum zaman, imamla hekime de çok hüsn-i zan beslemiyorum açıkçası. Hekim sadece merak ettiği için ve para kazanmak için gidiyor o eve, herhangi bir mesleki endişesi yok. İmam da itici espriler yapıyor, imam figürü bu bağlamda da özellikle seçilmiş gibi duruyor.

Fatma Barbarosoğlu: Yazar bizi bir taraftan göçmenlere yaklaştırmaya çalışıyor. Ama eğer empatiyse, imam ve hekime de empati duymamız gerekiyor. Reşat Nuri için, herkesi birbirine yaklaştırır, denir. Ama bu öyküde onu görmüyoruz. Ben hekim ve imama baktığım zaman, bugünkü medyanın kötü dilinin kaynağı nedir, sorusu aklıma geliyor. Hekim ve imamda âdeta bugünkü medyanın kötücül dili var.

Gökhan Ergür: Buradaki çift acaba yaşadıkları kayıplardan sonra hakikaten psikolojik olarak sağlıklı kalabilmişler mi? Tavırlarına, ellerine değnek almalarına bakarsak… Bir kayıp yaşandıktan sonra dört dönem vardır; şok, inkâr, depresyon ve yeniden yapılanma. Yaşlı çift bu evreleri tamamlayamamış görünüyor. Şok var, inkâr döneminde takılıp kalıyorlar. Reddiye aşamasında ölümü reddediyorlar belki. Depresyona girmiyorlar, yeniden bir hayat da kurmuyorlar kendilerine.

Fatma Barbarosoğlu: Yazar acele etmiş dememin sebebi bu zaten. O yaşlıların bir cümlesinde bile keder ve üzüntü yok. Son derece rasyonel ifadeler. Bu yüzden acele ve ısmarlama yazılmış diye düşünüyorum. Normalde Reşat Nuri kahramanlarını daha içeriden kuşatan bir yazardır. Buradaki imam düz karton bir tip, ama Kavak Yelleri’ndeki müftü tipinin kuşkuları ve tereddütleri vardır. Cumhuriyet’e karşı ürkektir müftü, ama o ürkeklik içinde okuyucu müftüye yaklaşma imkanı bulur. Reşat Nuri bunu yapabilecek kabiliyette bir yazar.

Nazife Şişman: Oradan çok hızlı günümüze gelebiliriz. Mesela şu sıralar yaşadığımız bir göçmen problemi var. Ve halkta da göçmenlere dair önyargılar gelişiyor. Bu önyargıları bertaraf etmek için günümüz yazarlarına sipariş verilse demek ki böyle yazılar çıkacak ortaya ve hiç de gerçekçi bir metin olmayacak.

Fatma Barbarosoğlu: Çünkü gündelik hayatta bir Suriyeliyle karşılaşmıyor bugünün köşe yazarları. Biz Nazife Hanım’la birlikte gördük. Hava soğuk, çocuğun üzerindeki kıyafet belli kendi kıyafeti, ama yıpranmış. Varlıktan yokluğa düşmüş efendi bir çocuk. Sarıyer metrosuyla Yenikapı’ya geliyoruz. Boş yer olduğu halde oturmuyor. Tarak girmemiş, banyo yapamamış çocuğun saçları, keçe gibi. Ama aldığı bir aile terbiyesi var. Kalbinin temizliği de yüzüne yansımış. O çocuk gitti geldi. Sıcakta kalabilmek için son durakta inip tekrar biniyor muhtemel. Ben bunu anlattığım zaman, arkadaş -sosyal olaylara da duyarlı bir arkadaştı- dedi ki; “Sen bu Suriyelileri nerede görüyorsun?” Çünkü kendisi sadece otobanda gidip geliyor. Sipariş eserden bu yüzden didaktik bir metin çıkar.

Nazife Şişman: O zaman bizim bu metinden yola çıkarak hayırseverliğe de gelmemiz gerekiyor.

Fatma Barbarosoğlu: Bizim dergimiz çıktığımızda Kurban Bayramı geçmiş olacak ve biz bu konuyu konuşuyor olacağız. Kurbanlarımızı evde mi keselim, bir yere mi gönderelim?.. Bunları tartışmış olacağız Eylül ayı boyunca. Öyküdeki ihtiyarların hayırseverlik anlayışları onların mahalleden dışlanmasına sebep oluyor. Oradan yola çıkarak biz de en azından bir kurbanımızı en yakındakilerle paylaşmamız gerektiği sonucuna varabiliriz.

Gökhan Ergür: Bu konuda açıkçası duygusal davranıyorum, çok objektif değilim, buraya sığınan insanlara karşı. Bu insanların artık sığınacak başka bir yeri kalmadı. Türkiye’nin -Allah korusun- başına bir şey gelse gidebilecekleri bir yeri yok. 2013 yılının verilerine göre Türkiye insani yardımda üçüncü sırada idi. Amerika, Japonya ve Türkiye vardı. Suriye’deki savaştan sonra tüm Avrupa ülkelerinden daha fazla bütçe ayırmışız yardıma.

Fatma Barbarosoğlu: Türk tipi yardım diye bir şey var. Devlet politikalarından ziyade, bizim tek tek insanlarımızın yardımseverliğiyle alakalı bir tanım.

Nazife Şişman: Somalili akademisyenler bir toplantıda kullanmıştı bu ifadeyi. Şu an uluslararası arenada kullanılan yardım dediğimiz şeyin bize tavsiye edilen sadakayla, göçmen, aciz, miskin, düşküne yardım etmekle pek alakası yok. Daha ziyade politik bir sisteme dönüşmüş durumda uluslararası yardımlar. Ciddi bir ekonominin döndüğü bir sektör var artık.

Fatma Barbarosoğlu: Hayırseverlik ekonomisi deniyor, değil mi?

Nazife Şişman: Evet. Amerika’dan yola çıkan bir yardımın yüze kırkı bürokraside kalıyor, ayrılan bütçenin en fazla yüzde otuzu yerine ulaşabiliyor. O ulaşma esnasında da bir takım prosedürlerle yardım malzemesi depoda kalabiliyor. Türk tipi yardımın farkı ise, bir emirle uçaklar kalkıyor ve doğrudan havaalanına iniyor, oradan da gönüllüler sayesinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırılıyor.

Fatma Barbarosoğlu: Gidenler de gönüllü, profesyonel mesaili insanlar değil.

Nazife Şişman: Asıl fark, birebir ilişkinin olması. Yardımı götürüyor, ama oradaki insanla hemhal oluyor, sofrasına oturuyor. Bunu ne kadar muhafaza edebiliriz, bizde de hayırseverliğin sektörleşmeye gittiği yolunda eleştiriler var. Kurbanlarımızı uzak ülkelerde kesilmek üzere bağışlayıp, gönül rahatlığıyla “ben kurbanımı verdim” deyip geri çekilebilir miyiz?

Fatma Barbarosoğlu: Eski mahalle adabında zengin bir paşanın konağı var ve o konak tüm mahalleden sorumlu. Yetimlerden mesul, okuyacak, evleneceklerden mesul. Ama yeni kentleşme sürecinde, herkesin aynı ekonomik seviyede olduğu, fakirlerden ayrılmak üzere etrafı surlarla âdeta çevrili site anlayışında, yakınımızda fakir olmuyor. Yakınımızda olmayınca da hiç fakir yokmuş zannediyoruz. Verilecek kimse yok ki cümlesini çok duyuyorum site sakinlerinden. Bu kopuş uzaktakini yakın hale getiriyor. Çünkü telefon ediyorsunuz, bağışınızı yapıyorsunuz. Ama çok yakındakine ulaşamıyorsunuz. Bizim mesuliyet alanımız nerede başlıyor nerede bitiyor kısmı önemli. Biz haberdar olduğumuz herkesten mesulüz aslında. Sorun şu; biz uzaktakinden haberdar oluyoruz, yeni bir mesuliyet alanı oluşuyor, ama yakındakinden haberdar olmadığımız için o mesuliyet alanı oluşmuyor. Açmazımız burada.

Gökhan Ergür: Peki, bu noktada biz sahaya iniyor muyuz? Biraz önce bahsettiniz ya, metroda bir gözleminiz var, sahada olduğunuz için bir gözleminiz var. “Biz bir Müslüman olarak acaba sahiden sahaya inebiliyor muyuz?” sorusu var benim aklımda. Kurban mevzuyla alakalı mesela çocuklar belirli bir yaşın üzerindeyse o kurban kesimine şahit olmaları lazım, kanı görmeleri lazım. Fakat şimdi çocuk on yedi-on sekiz yaşında hiç kurban kesimi görmemiş. Ben orta sondaydım; babam, “Kurban kesmeyi bilmeyen erkek mi olur?” dedi. “Bir Müslüman erkek neden kendi kurbanını kendisi kesmez? Neden hanımıyla evde oturup, çocuklarıyla adil bir şekilde taksim etmez?” gibisinden meseleler aklımda dönüp duruyor. Bununla alakalı biraz daha sahaya inip sorumluluk almak gerekiyor. Kredi kartıyla internetten kurbanı sipariş edenlerin gönlü rahat.

Şerife Slocum: Hayırseverlik ayrı, benim hayatım ayrı, okulum ayrı bir şey… Biz bunları grupladıkça bütünü göremiyoruz. Öyküdeki adam da uzak bir yerde hayır işleyerek gönlümüzü rahatlatıyoruz, en yakınımızda olanlara karşı sorumluluk anlayışımız çok daha düşük. Hayatımızdaki en büyük sıkıntı esasında her şeyi ayırıyor olmamız. Yaptığımız bir iyiliğin aslında bir sonraki gün hocamızla konuşma üslubumuzu etkiliyor olabileceğini düşünmüyoruz.

Fatma Barbarosoğlu: Nazife Hanım’ın biraz önce dikkat çektiği husus hayırseverlik ekonomisinde profesyonelliğin hâkim olması, Türk tipi hayırseverlikte ise profesyonelliğin olmayışı. Ama eleştirimizi yapmazsak bundan sonra biz de oraya doğru gidebiliriz. Türk tipi hayırseverliği sağlayan yaptığımız işi içselleştirmemiz. Fakat sitede büyüyen çocuklar böyle bir içselleştirmeyi tecrübe edemeyecekler. Mesela kurbanın ruhunu bile kavrayamıyor çocuklarımız artık. Gökhan Bey çocukların ancak belli bir yaştan sonra şahit olması gerektiğini söyledi. Kişinin kendi kurbanını kesmesindeki tanıklıkta bir sıkıntı yok bence ama işin içine kasabı koyduğunuz zaman, onu çocuğun görmemesi gerekiyor. Şu sebepten dolayı; babamın -Allah hayırlı ömür nasip etsin- kurbanı keserken rengi atıyor. Ben babamı öyle gördüğümde, neden Allahu Teâlâ’nın kurbanı vacip kıldığını idrak ediyorum. O hayvanın ölümü o kadar zor ki… Kurban kesilirken benim içim dışıma çıkar ağlamaktan. Ama şimdi bilgisayar oyunlarında sürekli can alıyor, hatta hamile kadın öldürürse iki kat fazla puan alıyor çocuklar. Böyle bir durumda IŞİD, DAEŞ gibi örgütlenmelerdeki patlama hiç de şaşırtıcı gelmiyor. Çünkü oradakiler bu oluşumlara muhtemelen bir aktivite olarak katılıyorlar.

Nazife Şişman: Tekrar öyküye dönecek olursak…

Fatma Barbarosoğlu: Yazar, ibret bahsini vermeye çalışmış ama ibret bahsi, didaktik, acele bir neticeye dönüşmüş.

Şeyma Kaya: Şerife de değindi bütüncül bakmanın önemine. Kurbanla ilgili şöyle bir durum var. Bazı ailelerin maddi olarak sadece tek bir kurbana güçleri yetiyor, onu da Pakistan’a, Somali’ye yolluyorlar. Kurban Bayramı’nda da bir kilo et alıp ailecek yiyorlar. Biz bu adama “yanlış yaptın” diyebilir miyiz?

Fatma Barbarosoğlu: Diyemeyiz tabii ki. Çünkü biz bireylerin niyetini bilemeyiz, kalpleri bilen Allah’tır. Lütfen bu konuştuklarımızdan yanlış bir sonuç çıkmasın. Kurbanlarınızı niye gönderiyorsunuz, göndermeyin, demeye hakkımız yok. Toplumsal olarak herkes böyle yaptığında, yakında olanı gözden kaçırmış olacağımızı bilmeliyiz. Mesuliyetimiz de bitmemiş olur, onun yüküyle ağırlaşırız. Zekâtımızı her yönüyle vermeliyiz, sadece malımızın değil, bedenimizin zekâtı, gönlümüzü genişletmemizin zekâtı, dikkatimizin zekâtı… Her şeyi bir bütün olarak düşünmek ve meselelerin toplumsal boyutunu tartışmak zorundayız. Bugün temel meselemiz yakındakine uzak, uzaktakine yakın olmamız. Yakındakine yakın olmanın dilini bulmak zorundayız.

Şerife Slocum: Bence algılarımızda değişen şey de gördüklerimiz üzerinden değil, gösterilenler üzerinden hayatımıza devam etmemiz. Kime yardım edileceğini en iyi ben bilirim havası içerisindeyiz, ama ‘Allah bana kimi gösterdi’yi hiç okuyamıyoruz.

Nazife Şişman: Burada bir problem var, o problemin çözümü duvarların indirilmesinde yatıyor.

Fatma Barbarosoğlu: Bu duvar bahsinde, Şerife’de daha çok örnek vardır belki. Bir makale okudum; 19. yüzyıldaki bahçeler üzerinden bir mukayese yapıyordu. Amerika bahçe anlayışıyla, Fransa, Avrupa bahçe anlayışı üzerinden gidiyor. Amerika’da kapınızın dışarısı hemen kamusal alan. Chicago’da en güvenlikli alan Bahai Tample’ın olduğu alan, çocuk yetiştirmek için çok güvenli. Orada benim en çok dikkatimi çeken şey şu oldu: Evler ve bahçeler çok güzel ama kimse duvarlarla çevirmiyor evinin etrafını. Bunu görünce işte bu tutum, bütün bölgeyi güvenlikli kılıyor diye düşündüm.

‘Efendimiz’in evinin etrafına çitler yapan bir insana selam vermemesi’ kısmını orada idrak ettim ben. Oradaki tavsiye, evinizi ayırmayın. Sitelerle çevrildikçe şehir, daha da güvensizleşiyor. Bizim çocukluğumuzda kapının üzerinde anahtarlar olurdu. Şimdi köyde artık kapıları kilitleniyor. Bahçeye ve güvenlik duvarlarını indirme işine şehir hayatında dönmediğimiz zaman, duvarlarla çevirmenin bir kurtarıcı yönü yok. Etrafını duvarla çevirdiğin anda suizan mayalamış oluyorsun. Burası benim için güvenlikli öbür taraf güvenliksiz, demiş oluyorsun ve hiçbir mesuliyet almıyorsun.

Gökhan Ergür: Öyküyle alakalı son olarak vurgulamak istediğim; sizin de söylediğiniz gibi ısmarlama bir öykü oluşu. Rumeli göçmenleriyle ve o dönemin devlet politikasıyla alakalı. Edebî olarak da aklımda şu sahne kalmış, küçük yavrularının ölümünü anlatırken şöyle diyor; “bu saçların bir parçası kana bulanıp alnına yapışmış.” Bu ifade aklımda kaldı ve etkiledi.

Fatma Barbarosoğlu: Reşat Nuri’nin nerdeyse her romanında vardır böyle etkileyici cümleler. Öyküdeki Rumeli göçmeni, bugün Suriyeli göçmene tekabül ediyor. 1920’de yayımlanıyor öykü. Doksan beş yılda kullandığımız kodlar açısından çok bir şeyin değişmediğini görüyoruz. Benim açımdan öykünün en büyük kıymeti bu. Eleştirdiğim kısım; yazar kod olarak meseleyi iyi kavradığı halde ikinci bölümü zayıf işlemiş, daha iyi olabilirdi.

Nazife Şişman: Biz tartışmak için seçtiğimiz öykülerin edebî yönünden ziyade sosyolojik arka planının güçlü olmasına dikkat ediyoruz zaten. O açıdan isabetli bir tercih olmuş. Okuduklarımızı neden hatırlayamadığımızdan sözlü kültüre, suizandan hayırseverliğe ve göçmenlerin yabancılığına uzanan bir tartışma oldu. Okuyucularımız adına teşekkür ediyorum.