Dünyanı da ahiretini de çöpe atma

Eşyanın da bir ömrü var. İnsan için geçerli olan
“her nefis bir gün ölümü tadacaktır” hakikati, eşya için

“her şey bir gün çöp olacak” şeklinde mi ifadesini bulur?

Her şey neden bu kadar hızla çöpe dönüşüyor? Çöpü çoğaltan süreç;
üretim tarzıyla, eşyayı hızla eskiten “kullan-at” mantığıyla alakalı. Ama
“Bu bir sistem sorunu” deyip kenara çekilebilir miyiz?

Geçim ekonomisine geri dönemeyeceğimiz, evimizden artık eskisi
kadar az çöp çıkmayacağı gerçeği, bizi sorumluluktan kurtarır mı?

Bu sorular eşliğinde giriş yaptık, çöp/atık meselesine…
Geçmişten günümüze çöpün hayatımızda kaplamış olduğu alanı/
değeri/çürümeyi ortaya çıkarmaya çalıştık. Çocukluğumuzun “atık”
olmayan çöplerinden başlayıp eskimeden çöpleşen eşyalara, kocaman
pizza kutularına ve yaz aylarında elimizden düşmeyen pet şişelere dek
çöple/eşyayla sınavımızı ele aldık.

hyt

 

 

 

 

 

 

Saint Valery paltosu: çöplük

Çıldırmış olmalıyım. Bu sözcükleri uykumda duyuyorum ve her duyduğumda boğazımın gerisinde bir yerde, gırtlağın burunla birleştiği bir noktada –hani o korktuğunuzda kuruyan bölgede- kumru gibi dem çekiyorum. Sizi yaşadığımız yere götürebilmek için çıldırıyorum.
M. 1000 kuzeye doğru şehrin dışına gidiyor. Gece gündüz yoğun bir trafik var üstünde, kaza olduğu ya da grevciler barikat kurduğu zamanlar dışında dinmek bilmeyen bir trafik. Şehir merkezinden on iki, denizden dört kilometre uzakta, insanların mecbur kalmadıkça durmadıkları bir bölge var. Tehlikeli olduğu için değil, unutulmuş bir yer olduğu için. Burada bir anlığına duranlar bile sonradan varlığını unutuyorlar hemencecik. Bomboş, ama epeyce geniş… Hızlı bir koşuyla etrafını dönmek yarım saat kadar alır. Burada kocaman yüz bin kişilik bir stadyum inşa edileceği söyleniyor, şimdiye kadar yapılmış en büyük stadyum. Gelecek yüzyılda olimpiyat oyunları burada yapılabilir. Kimileri de, ana havaalanı şehrin doğu yakasında olduğuna göre, stadyumun doğu yakasında yapılması gerektiğini söylüyor. Vico’nun dediğine göre spekülatörler iki bölgeye de yatırım yapıyormuş. Bizim bölgenin adı Saint Valery, gideceğimiz yer de orası. (s. 9-10)

Arazi çöplük olarak kullanılıyor. Parçalanmış kamyonlar. Eski kazanlar, bozuk çamaşır makineleri, çim biçme makineleri, artık soğutmayan buzdolapları, çatlamış küvetler… Ayrıca çalılar, bodur ağaçlar, sülüngözü ve engerek otu gibi dayanıklı bitkiler de var.
Benim dağım diyorum ben buraya. Otuz yıl önce buradaki eski binayı yıktıklarında, vinç kullanmışlar. Yıkılmamış, devrilmiş. Bu yüzden moloz dağına kolayca tırmanılabiliyor. (s. 11)

Moloz dağının üstünden bütün Saint Valery’yi görebiliyorum. İnsanlar kıyafetlerini nasıl tanırsa öyle tanırım bu mahalleleri. Saint Valery koyun postundan paltolar gibi yere yayılıyor. Saint Valery paltosunun içerisinde yaşıyoruz biz. Kışın donup ölmememizi sağlıyor. Yaz sıcağında soyunup yıkandığımızdaysa gizliyor bizleri.
Vico çifti sağ kolun manşetinde yaşıyor, aşağı yukarı manşet düğmesine denk düşecek yerde de bir mürver ağacı var. Jack yakada oturuyor. Saint Valery ahalisi içinde zemin tahtası ve düzgün bir lağım sistemi olan tek kişi Jack. Buraya ilk yerleşen kişi oydu; hiçbir zaman da sarhoş olmaz. Jack’in izni olmaksızın hiç kimse yerleşemez buraya, herkesten araziyi kullanma kirası alır. Vica haftada bir iki kez ona yemek pişirir; bizim kiramız da böyle ödenir. Pazarları tanker temizleyen Marcello, her ihtiyacı olduğunda Jack’e dolu bir tüp getirir. Jack’in evinde zemin tahtalarının yanı sıra çubuklardan örülmüş bir dam ile gerçekten kilitlenebilen bir kapı var. Evini soymak isterseniz en kolayı pencerelerden birini açmak olur; bizimkilerin aksine onun pencereleri açılabiliyor.

Yoksullar da tıpkı zenginler gibi çalar birbirlerinden. Yalnız onlar genellikle hesaplayıp kitaplamadan yapar bunu, hırsızlıkları planlı değildir. Her gün şanslarının döneceğini hayal eder yoksullar. Bunun gerçekten olacağına inanmazlar ama bir olsa neler yapacağını hayal etmekten de geri duramazlar. Ola ki şanslıların değişeceği o anı kaçırmaktan korkarlar. Yerde, bir çift ayakkabının yanına düşmüş bir çakmak görseler, Talih’in hediyesiymiş gibi kaparlar onu. Ve kendi kendilerine, işte şansımın döndüğünün işareti, derler. Gözlerine ilişen bir şeyi kapıverdiklerinde, bunun Hırsızlık olduğu gelmez akıllarına. Şans olduğunu düşünürler. Yo, yoksullar verecekleri zararı önceden planlamaz. Kristal kadehlerindeki içkiyi yudumlayıp Tokyo’da saatin kaç olduğuna bir göz atarken her ayrıntının hesabını çıkarmazlar. Yoksullar son dakikada karar verir.
Çok konuşuyorsun, diye bağırıyor Vica, burada olamadığı halde. Çok konuşuyorsun, Kral, bir şey bildiğin yok!
Yakanın arkasında Anna oturuyor. Betondan kulübe hep oradaydı, belki bir zamanlar içinde bir transformatör vardı. Penceresiz. Anna, Jack’in iznini almadan taşındı oraya. Gece vakti geldi; gün doğduğunda yerleşmişti bile. Jack hesap sormak üzere oraya gitti.
Koduğumun suratını çek buradan, dedi Anna, senin oyununda yokum ben.
Olacaksın, dedi Jack.
İnşaat yapmadım, senin inşaat sahanda değilim, dedi Anna.
Sayın bayan sittirolup gitmek istemiyorsan eğer…
Sayın bayanmış! Gösteririm sana sayın bayanı. Yerden bir biraz kutusu alıp Jack’e attı.
Jack devasa omuzlarını oynattı.
On dakikaya kalmaz buradan uçururum seni, dedi, eşyalarını hazırlasan iyi olur.
Elbette, Anna ona ödeme yapmaya başladı. Haftada altı kutu birayla…
Burada, diyebilirdi Jack, pislik yapmak yok. Anladın mı?
Jack bu dünya ahvalinin daha iyiye gideceğine inanmaz, ama pislik yapmak yok diye de tutturur. Saint Valery’deki tek kural budur. Jack’in kanunu. Bu yüzden saatlerce oturup çiçek kataloglarının sayfalarından ceketler diker kendisine. Bunu almak zor belki; bu paltoda nedenini anlamaksızın anlaşılması gereken pek çok şey var.
Paltonun sol kol manşetinde Joachim oturuyor. Mekânı dev bir kamyon muşambası ile kaplı. Vico olsa beni düzeltip, poliamid o, derdi. Muşambanın altına Joachim kapı ve pencereler yapmış. Saint Valery’deki en iri adam, sakallı, gövdesi çok kıllı. Hep radyo dinliyor, pek gururlandığı, ışıklı büyük bir radyosu var, bir de Felaket adlı kedisi. Göğsünde çıplak göğüslü bir kadın dövmesi var, altında kırmızı mavi harfler ile EVA yazıyor. Marcello ile iyi ahbaplar; uzun yaz geceleri birlikte barbut atarlar. Vica’ya bakarsanız Joachim denizciymiş. Vico’ysa, katiyen, diyor, denizciler o kadar iri olmaz. Joachim, erkeklerin genellikle yalnızca kadınlarla sohbet ederken kullandıkları bir ses tonuyla, kedisi Felaket ile konuşup durur.
Geceleri, dedi Joachim bana, geceleri Felaket yanıma yattığında mırıl mırıl oluyor; şu koduğumun sadakatine rağmen sen bile yapamazsın bunu.
Melek paltonun sağ koltukaltında oturuyor. Liberto sayesinde burada. Liberto onun yerine de konuşur ve hiç dokunmuyor Melek’e. Yolları bir şekilde kesişmiş olmalı. Adam, babası ve kurtarıcısı olacak kadar yaşlı Melek’ten.
Bir keresinde kadının ona şöyle dediğini duydum: Gel, öl benimle.
Liberto, ancak kısa boylu bir İspanyol’un yapabileceği gibi şöyle bir dikleştirdi vücudunu ve yanıtladı: Bir daha asla bana ya da kendine böyle bir harekette bulunmayacaksın Melek. Asla.
Liberto’nun sol gözünün üstünde hiç iyileşmeyen bir yara var; bir de yumuşak siyah bıyıkları. Birkaç kez içeri girip çıkmış; burada kitap okuyan tek kişi de o.
Saul İncil okur; Vico ise ömrü boyunca binlerce kitap okumuş, burada artık okumuyor. Okuyabilmek için insanın kendisini sevmesi gerekir, azıcık da olsa. Vico sevmiyor.
Sol cepte Danny yaşıyor. Mekânı hurdası çıkmış bir konteyner; hava dondurucu olduğunda konteyneri bir mangalla ısıtıyor. Elleri hep sıcaktır, çehresi de bir tazınınki gibi sivri. Burnuyla ağzı defalarca darbe yemiş, oysa yaşı olsa olsa yirmi. (s. 13-16)

Vica çöp karıştırma konusunda Vico’dan daha başarılı. Vico çöplerin arasında bir şeyler bulmayı beceremiyor. Hâlâ annesi görecek diye korkuyor.
Çöpleri başarıyla karıştırıp elemek için aradığın şeyle konuşmayı bilmen lazım ve Vica bunu iyi başarıyor.
Gel bakalım küçük lahana, kararmış yapraklarının altında hâlâ işe yarar yerlerin var!
Hâlâ bir yerlerinde beyaz et kalmıştır, değil mi tavuk?
Seni istiyorum, tencere! Kapağın yoksa da umurumda değil.
Dur üzerine bir oturayım, Sandalye. Eksik bacağını tamir ederim. Üç bacak ikiden iyidir, değil mi! Vica becerebiliyor bunu, Vico’ysa asla. (s. 35)


 

 

Çocukluğumuzun çöpleri

Fatma Barbarosoğlu: J. Berger’in Kral’ını okuduk. İtiraf etmeliyim ki bu metni, otuz yıl önce okumuş olsa idim, işte Batı’nın öteki yüzü derdim. Refah ve sefalet. Ama bugün bu metin bizim hiç de uzağımızda olan bir metin değil. “Geçmişten günümüze” diye başlayan bir kalıbımız var. Bu kalıbı çöp bahsi için uygulayalım ve geçmişten günümüze çöpün hayatımızda kaplamış olduğu alanı/değeri/çürümeyi ortaya çıkaralım istiyorum. Çocukluğumuzun çöplerinden başlayalım…

Nazife Şişman: Benim çocukluğum köyde geçtiği için bugün “atık” diyebileceğimiz nitelikte bir çöp görüntüsü yok hafızamda. Mesela çayın çöpü bostana, ağaçların arasına atılırdı, gübre niyetine… Poşet yoktu, pazardan bir şey alınırken çuval ya da heybe kullanılırdı. Meyve kâğıda sarılı olmazdı. Mesela üzüm kasa ile gelirdi. Yağ tenekelerinin kapakları açılıp lehimlenir ve evde kap kacak olarak kullanılırdı. Tereyağı beze sarılmış ve ahşap kutuların içine konmuş şekilde gelirdi yayladan. Yani atık ambalaj olarak hiçbir şey hatırlamıyorum.

Fatma Barbarosoğlu: Köy bakkalından ne alırdınız?

Nazife Şişman: Köyün çoğu şehre göçtüğü için bakkal yoktu. Alışveriş kasabadan yapılırdı. Yayla zamanlarında yani yazları çerçi gelirdi. Ben 67-73 arasından bahsediyorum tabii. Sonrasında İstanbul ve çöpleri ile karşılaştım. Köyde iken çöp deyince ne gelebilir aklıma? Çöp çekme zamanı denilen bir dönem var mesela. Buğdaylar olgunlaşmadan önce otlar biçilir. Hudayinabit olarak yetişen ve hayvan yemi olarak biçilip samanlıkta saklanan otlara çöp denir. Bizim çöp dediğimiz şey ya ottur ya da ince bir ağaç çubuğudur. Onun dışında bugünkü çöpün karşılığı olan bir çöp yok hafızamda.

Fatma Barbarosoğlu: Bizim köye gelince… Yaz nüfusu kış nüfusunun en az dört katı olan köyümüzde şimdi bir bakkal var. 70’li yıllarda üç bakkal vardı. Şehirde ev sahibimiz bakkaldı. Şehir ile köy arasındaki ilk mukayeselerimin bakkala dair olduğunu hatırlıyorum. Köy bakkalından alışveriş eden köylüler, para ile alışveriş etmezdi. Çocuklar bazen annelerinin bile haberi olmadan kümesten bir iki yumurta kapar bakkala gider, yumurtanın karşılığında iki bisküvi, lokum alırdı.
Çobanlar eski kepeneklerini keserler, karşılığında Birinci sigara alırdı. Ya da ambardan buğday doldurulur, karşılığında gaz yağı alınırdı. Hane halkı için bakkaldan alınacak en temel şey gaz yağı ve şekerdi. Bugün köyün marketinde paket tavuktan zeytine, şampuana ve çocuk aldatan ıvır zıvır yiyeceklere, gazlı içeceklere kadar şehirde olan her şey satılıyor.
Şu an bizim köy, emeklilerin baharda geldikleri, amatör ruh ile bahçe ektikleri bir yer. Eskiden her türlü üretimi hane halkı kendisi yapardı. Yoğurt, peynir, tereyağı, erişte, tarhana, bulgur, meyve kurusu ve haşhaş yağı. Her evin kümesinde tavuk, ahırında mutlaka inek olurdu. Bazı evlerde de 100-150 koyundan oluşan sürüler vardı. Köyün çöpü yoktu. Her evde hayvanların gübrelerinin çıkarıldığı “terslik” denen bir alan vardı.

Beyza Karakaya: Sizin “köylerin çöpü”ne dair yazdığınız bir dizi yazıyı hatırlıyorum…

Fatma Barbarosoğlu: Şimdi köyün yaylalarında bira kutularına, şekerleme ambalajlarına rastlıyoruz. İlçe Belediyesi haftada bir çöp arabası gönderiyor. Çöpler birikiyor, taşıyor, taşıyor, taşıyor. Bazı işgüzar çobanlar çöp konteynerlerini inekler için boşaltıyor, ortaya âdeta bir facia çıkıyor. Çocukluğumun sokaklarında çöp değil, hayvan pislikleri vardı. Her sabah evin genç kızı ve gelini kapısının önünü süpürür, “herkes kapısının önünü süpürürse şehir tertemiz olur” hükmünce köyün sokakları temizlenirdi. Köyün sığırı her kapının önüne pisliğini bırakırdı. Sığır gittikten sonra bazı kadınlar elleriyle o hayvan pisliklerini toplayıp, samanlayarak tezek yapardı. Pis, kirli, mikrobik… Şehirli bilinçle bakınca bütün pis şeyler mikrobiktir ve onlardan kurtulmak gerekir. Geçim ekonomisinin hüküm sürdüğü yıllarda köylü için ölçü, “Toprağa karışıp topraktan sana verim olarak dönecek mi?” sorusuna verilecek cevapta gizlidir. Şehirli için hayvan pisliği iğrenilecek bir şeydir. Köylü için gübredir. Kendinde yoksa komşudan istemeye talip olacağın şeydir.


 

Tamir edilemeyen eşyalar

Nazife Şişman: Belki de çöpü sadece pis/temiz karşıtlığı çerçevesinde ele almamalıyız. Çünkü biz attığımız pek çok şeyi pis olduğu için atmıyoruz. Kullanmadığımız için atıyoruz.

Fatma Barbarosoğlu: Meselenin kalbi tam da bu söylediğin yerde atıyor. Bir şey çöp olduğunda atabilmeliyiz. Çöp olmayan şeyi atmamalıyız ki, çöpümüz az olsun. Dolayısıyla neyin çöp olduğu, neyin çöp olmadığı konusunda kafamızın net olması gerekiyor.

Nazife Şişman: Biraz önceki köy örneklerine dönecek olursak, mesela et yedik. Kemiklerini, deri parçalarını köpekler yiyor. Karpuzun kabuğunu inekler yiyor. Tencerenin dibinde kalan pirinci tavuklar yiyor. Böylece yiyecek artıkları doğrudan geri dönüşüme gidiyor. Bunlar evde pişirilip hazırlandığı için de ambalajları olmuyor. Hâlbuki günümüz kent ortamında öyle mi? Aldığımız her yiyeceğin bir ambalajı var. Bu yüzden çöp meselesi dediğimizde doğrudan tüketim ve tükettiğimiz malzemelerin ambalajlanması kısmını konuşmalıyız.

Fatma Barbarosoğlu: Günümüzde hizmet sektörü “sunum” üzerinden müşterisini ele geçirmeye çalışıyor. Eve getirilen bir avuç yiyecek devasa sunum paketleri içinde. Öncelikli olan, gözün doyurulması çünkü. Hâlbuki geleneksel kültürde öncelikli olan kişinin karnının doyması ve tokluğun uzun süre devam etmesidir. Eşya kısmında da önemli olan dayanıklı olması. Ne kadar dayanıklıysa o kadar makbul. Bugünse dayanıklılık ürün seçiminde birincil tercih sebebi değil. Tüketim ekonomisinde eşyalar suni olarak eskitiliyor. Neyin çöp olduğu, neyin çöp olmadığı kısmında kafamızı karıştıran şey suni eskitme ile çöpe atılan/çöpte gördüğümüz eşyalar oluyor.

Nazife Şişman: Moda değişiyor, başka renkler başka şekiller moda oluyor ve kullandığımız kanepede suni bir eskime gerçekleşiyor. Ama teknolojik aletler gerçekten hızla eskiyor. Sadece moda ile alakalı değil bu durum. Elimizde son modeli olsun, o hıza ulaşalım, demesek de eskiyor. Çünkü tamir yok hayatımızda. Eskiden yirmi yıl, otuz yıl kullanılan aletler vardı evimizde, çünkü mekanikti ve tamir oluyordu defalarca. Şu an elektronik aletler tamir olmak üzere üretilmiyor. Bu yüzden mesela elimizdeki bilgisayar bir müddet sonra çöp oluyor, tamir edemiyoruz onu. Şu an hayal bile edemiyorum, bir sürü elektronik aletin üst üste yığıldığı devasa çöplükleri…


 

Tüketim kültürü kibri besliyor

Beyza Karakaya: Elektronik aletlerin “çöpe” dönüşünde, bilinir derecede bir dahlimiz yok. Ancak koltuk vs. gibi eşyalar konusunda da öyle olduğunu söyleyebilir miyiz? Bizim için kullanılamaz olan, gözden çıkardığımız, evimizde olmasını istemediğimiz eşyalar başkalarının birincil ihtiyacı olabileceği gibi, evlerinin başköşelerine koyabilecekleri “şeyler” arasında da olabilir pekâlâ. Aslında bizim yalnızlığımız o eşyaları çöp hâline getiriyor. O eşyaları verebileceğimiz kimseyle karşılaşmıyoruz. Beylikdüzü’nde konuştuğumuz bey, “Çöplerin yanına etiketi üzerinde gömlek bırakılıyor. Ben bunu alıp giyiyorum” diyor. Çöpün kenarına bırakıyor çünkü verebileceği kimse yok ya da verebileceğini düşündüğü kişilerle iletişim mesafesi bırakıyor. Ama neden çöp kenarına bırakılıyor, bunu idrak edemiyorum mesela.

Fatma Barbarosoğlu: Tüketim kültürü insandaki kibri besliyor. Daha önce aynı evin içinde abisinin, ablasının küçülen gömleklerini giyen kardeşlerin çocukları, tüketim ekonomisinde sunum kültürü içinde akrabadan ancak “hediye” kabul ediyor. Yakın akraban senin eskini almak istemiyor. Diyelim ki senin durumun iyi ama kuzeninin durumu iyi değil. Kuzenin senin kullanılmış kıyafetini istemiyor. O da senden, güzel paketler içinde sunulan hediye giysi bekliyor. Öncelikli olan sunum. Sen kendi kullanmadığın şeyi, paketin içine koyup kuzenine veremezsin.

Beyza Karakaya: Benim yakını yok derkenki kastım karşılaşabileceği veya verebileceği birini bulamaması. Bu da belki sizin dediğiniz kibirle alakalı… Belki muhit farkı…

Fatma Barbarosoğlu: Çünkü artık mahallelerimizin düzeni değişti. Eskiden aynı mahallenin içinde fakirler, zenginler bir arada yaşıyordu. Şimdi aynı mahallenin içinde, hatta aynı semtte yaşanmıyor. İnsanlar kurban kesiyor, kurbanını pay edecek “fakir” bulamıyor. Neden? Çünkü fakirlerle bir arada yaşamıyoruz artık. Dolayısıyla konteynerin kenarına asmak, bence Türk tipi çözüm olarak iyi bir çözüm. Çünkü gerçek ihtiyacı olana ulaşıyor.

Beyza Karakaya: Bana hâlâ garip geliyor. “Ben giymiyorum, benim için çöp ama çöpe atmadan önce alan alsın” der gibi… Bir de çöp poşetinin içine atılınca…

Fatma Barbarosoğlu: Geçen gün gördüm; yorgan şeffaf bir poşetin içinde, güzelce paketlenip çöp konteynerinin kenarına konulmuş. Çöpü toplayan insanlar onu tertemiz bir şekilde aldılar. Sararmış tabaklar, aralarına gazete kağıdı konularak çöpün kenarına bırakılıyor. Bizim mahallede böyle bir kültür var. Dolayısıyla bana iyi bir çözüm gibi geliyor. Belediyelerin kıyafet kumbaralarına atmaktan daha iyi bence. Çünkü orada birikecek, tozlanacak, ne olacağı belli değil, burası daha temiz. Asıyorsun, anında gidiyor. Ertesi sabaha hiç kalmıyor.


 

Tüketmek sorumluluktur

Beyza Karakaya: Duyunca çok şaşırdım. Çöpe/sokağa attığımız herhangi bir şey, eğer değerliyse belediyenin malıymış ve belediye bu değerli atığı bir şirkete ihale ederek rantı paylaşıyormuş.

Fatma Barbarosoğlu: Çöpe atılan şeyin kime ait olduğu meselesi kültürden kültüre farklılık gösteriyor. Gündüz Vassaf anlatıyor, Kuzey ülkelerinden birinde Selanikli oğulun yanına anne babası ziyarete geliyor. Oğulun kapıya koyduğu her şeye anne baba itiraz ediyor. Oğul kapıya koyuyor, baba onu çöpten alıp bavuluna saklıyor. Oğul, her attığı şey anne babası tarafından tekrar eve çıkarıldığını fark edince, olabildiği kadar az çöp koymaya çalışıyor. Bir gün oğulu polis arıyor. Komşu, eşyalarını çöpe koymuş, bunlar çöpe konur mu diye de baba yukarı çıkartıyor. Komşu itiraz ediyor. Ben onları çöpe koydum, sana vermiyorum, diyerek polisi çağırıyor çöpteki eşyaları “komşu”nun himayesinden kurtarmak için.

Nazife Şişman: Çöpe bir şeyler çıkarmanın medeniliğin göstergesi olduğu Batı’da aynı zamanda çöplerini ayrıştırmak da medeniliğin, sorumlu vatandaşlığın alameti. Giysiler, camlar, metaller, plastikler ayrıştırılmış, rengine uygun çöp kutularına atılmış; yiyecek artıkları organik gübre olsun diye bahçeye gömülmüş ve “arta kalan” çöpü olarak çok az bir miktar kalmış olmalı. İdeal durum bu. Eskiden çöpü toplayanlar alt sınıflar iken artık üst düzey bir CEO bile kendi çöpüne elini daldırıp, bu işi bizzat kendisi yapıyor.

Fatma Barbarosoğlu: Çünkü ben dünyayı bulduğum gibi gelecek nesillere bırakmak zorundayım, havayı kirletmek istemem, toprağa zarar vermek istemem, diyerek bir titizlik ahlakının neticesi olarak çöpüne titizleniyorsun.

Nazife Şişman: Ama çöpüne titizlenmek az tüketmek anlamına gelmeyebiliyor. Mesela çöpü yok diye bildiğimiz İsveç, Norveç gibi kuzey ülkeleri aslında en fazla çöp çıkaran ülkeler. Ama daha fazla geri dönüştürdükleri için geri dönüşüm sanayilerini işletmek üzere çöp ithal etmek zorunda kalıyorlar. Tüketim ve ekolojik hassasiyet meselesinde Zizek’in verdiği bir örnek var. İnsan tükettiği zaman vicdan azabı çeker. Çevreye zarar veriyorum, çöp üretiyorum, ben bir şey tüketirken de gelecek nesillerden bir şeyler çalıyorum, diye bir hisse kapılır. Yani bir suçluluk duygusu eşlik eder tüketim sürecimize. Çünkü tüketmek sorumluluk gerektiren bir davranıştır. Zizek, Starbucks örneği üzerinden bu sorumluluk duygusunun nasıl yatıştırıldığını anlatıyor. Starbucks’tan kahve aldığımızda başka yerlerden daha fazla ödüyoruz. Ama şunu biliyoruz içerken: Bunun mesela 5 senti Brezilya’daki yağmur ormanlarına, 3 senti Afrika’daki aç çocuklara gidiyor; 2 senti dünyada çevre kirliliğini korumak üzere kurulmuş bir derneğe bağışlanıyor. Böyle olunca tüketirken vicdan azabı çekmiyoruz, bedelini ödedim, diyoruz. Çevreyi koruma görevimizi yaptık duygusunun maliyeti ya da çevreye verdiğimiz zararın bedeli kahve ücretine dâhil! Ben geri dönüştürüyorum, o hâlde istediğim kadar fazla tüketirim, diyen yaklaşım da buna benziyor bence.

Beyza Karakaya: Zizek, “Ekoloji toplumların yeni afyonudur” diyor bir de. Terör gibi ekolojistlerin de felaket senaryoları ile korku toplumunun oluşmasına katkı sağladığını belirtiyor. Starbucks tüketim zinciri de bu minvalde etkili olsa gerek.

Fatma Barbarosoğlu: Yine geliyoruz bizim temel kavramımıza: “zaruret miktarı yaşamak”. “Zaruret miktarı yaşamak” kavramını günümüzün şartları açısından yeniden düşünmeyi başaramadık bir türlü. Tüketim toplumunda yaşıyoruz evet, fakat tüketim toplumunda yaşıyor olmamız bizim birey olarak sorumluluklarımızı ortadan kaldırmıyor. Mesela market alışverişi yaparken bir ürünün pet şişe ile sunulanını değil de karton ya da alüminyum kutuda sunulanını tercih etmek. Neden? Çünkü onların geri dönüşümü var.
Zaruret miktarı tüketim için bazı şeylerin alımını erteleme bilincimizin olması gerekiyor. Klasik kültürde bu bilince dair çarpıcı hikâyeler vardır. Mesela “Sanki Yedim Camii”. Hikâyeyi bilirsiniz bir zat canının istediği her şeyi almayı erteleyerek, ona vereceği parayı bir kenara koyar ve sonunda camii yaptırır. Oysa içinde yaşadığımız kültür bize harcamalarımızı hemen yapmayı, paramız olmasa bile kredi kartları ile hemen almayı ve fakat sorumluluklarımızı ertelemeyi dayatıyor. Popüler kültür mutlu olmak için bizi tüketmeye çağırıyor. Bu çağrıya kulak verdiğimizde, daha fazla tüketerek daha hızlı tükeniyoruz sadece.

Beyza Karakaya: Çöpte Dostoyevski Buldum belgeselinin kahramanı, ömrünün bir kısmı çöp içinde kâğıt toplamakla geçen Oktay’ın bir sözünü hatırladım. Yıllarca gezdiği sokaklarda, şehirlerde gördüğü şey şuydu Oktay’ın: “Çöp olmayan hiçbir şey yok, her şeyin sonu çöp.” Bunu düşünmek gerek. Bizim için çöp nedir? Hayatımızın hangi kıymetli eşyaları çöp olacak?


 

Gözümüzün önünden giden çöpler yok olmuyor

Fatma Barbarosoğlu: Tüketim kültürü eşyaya bakışımızı, insana bakışımızı değiştiriyor. İnsanları kişilik özelliklerine, manevi zenginliklerine göre değil maddi sunumları üzerinden değerli bulmaya başlıyoruz. Maddi değerler manevi değerlerin yerine ikame edildikçe insanın eşyaya ve dünyaya bakışı obur bir hâle geliyor. Her birimizin evi eşya cumhuriyeti gibi. Yoğurt makinesi, rafadan yumurta pişirme makinesi, ekmek makinesi…

Nazife Şişman: Ama insanlar sürekli paketlenmiş ekmekler satın alıp ambalaj çöpü üretmeye devam ediyor. Çöpü çoğaltan süreç üretim tarzıyla, ürünlerin uzak mesafelere ulaştırılabildiği bir ekonomik sistem örgütlenmesiyle de alakalı. Teknoloji imkân verdiği için pek çok şeyi çok uzak ülkelerden alabiliyoruz. Çöp bu yüzden de artıyor. Paketleme, dayanıklılık için katkı maddeleri gerekiyor. Yani aslında ekonomik örgütlenme ile ilgili bir mesele bu. Ama bütün sorun, çöpün bizim gözümüzün gördüğü yerden uzağa gitmesiymiş gibi algılanabiliyor. Çıkardığımız/ürettiğimiz çöpleri poşetliyoruz, konteynere atıyoruz; sonra da görevliler gelip onları bizden uzaklaştırıyor. Belediye hizmet verdiği sürece bir çöp sorunumuz yokmuş gibi davranabiliyoruz. Hâlbuki bizim gözümüzün önünden gitse de çöpümüz dünyayı kirletmeye devam ediyor.

Fatma Barbarosoğlu: Şöyle bir slogan var: “Dünyayı en çok kirletenler titiz ev hanımları!” Kâğıt havluyu tutup siliyor, mutfağına baktığında sunum mutfağı gibi. Her yer pırıl pırıl, ışıl ışıl. Çöpe atılan kâğıt havlular, litre litre harcanan çamaşır suları…

Nazife Şişman: Her şeyin altına tekrar tekrar poşet geçiriyor titiz ev hanımları. Çöp kovasına bir poşet geçiriyor, sonra onun ağzını bağlayıp daha büyük bir poşete koyuyor ve evine bir damla bile damlatmadan dışarıya atıyor. Hayatındaki çöp sorunu, “sokağa tükürmeyin, pet şişeyi yere atmayın” düzeyinde seyrediyor. Hâlbuki o pet şişe, sokağımızdan uzaklaşıp şehrin dışındaki çöplüğe gittiğinde yok olmuyor. Gözümüzün önünden gittiğinde meselenin çözüldüğü yanılsamasına kapılıyoruz. Şehir ve belediyecilik çerçevesinin dışında göremiyoruz çöp sorununu.


 

Ölülerimizi de mi çöpe atacağız?

Beyza Karakaya: Rasim Özdenören’in Çöpteki Cesetler öyküsünü okuyunca, üçüncü sayfa haberlerini karıştırdım biraz. “İnsanlar neden öldürdükleri kişileri çöplüğe atarlar?” sorusunun cevabını bulmaktı kastım. Şöyle bir sonuca vardım aklımca… Nazife Hocamın da başta söylediği gibi, biz çöplerimizi hayatımızdan çıkarınca, kapımızın önüne bırakınca onların hayatımızdan çıktığını sanıyoruz. Cesetleri çöpe atma pratiği de buradan mı geliyor, diye düşündüm. “Çöp olan şeyden kurtuluruz. Cesedi çöpe atarsak ondan da kurtuluruz.” Ancak cesetler bir müddet sonra failin ayağına dolanıyor, ya bizim “çöpleşen” “şeylerimiz”? Onlar da hayatımızdan çıkardığımızı sanırken, ayağımıza dolanır mı ya da dolandı mı?

Fatma Barbarosoğlu: Çöpe atılan her şey nesneleşiyor. Toprağa iade ettiklerimiz ise bedenini yitirmiş lakin ruhunu muhafaza eden faniler. Kara toprağın kara bağrına emanet ediyoruz onları. Açıkta bırakırsak incineceğini düşünüyoruz. Ya da hayvan gübresi gibi toprağı verimli hâle getirecek olanı toprağa iade ediyoruz. Neyin çöp olduğu, neyin çöp olmadığı kısmını en net ortaya koyan şey tıbbi atıklar meselesi. Modern kentin insanları, vücuttan ayrılan kol ve bacaklar için mezar kazılacağını bilmiyor. Bu cahilliği medya üzerinden idrak ettiğimiz ilk örnek, Erol Taş’ın bacağının kesilmesi idi. Erol Taş bacağı için mezar yaptı. Medya mensubu birtakım zevat bunu anormal bir şey zannederek, uzun süre haberleştirdi. Oysa bizim kültürümüzde tırnak bile gömülür. Çünkü sen saçınla, tırnağınla bir bütünsün. Sen toprağa ait olduğuna göre senin parçan da toprağa ait. Uzun süre kullandığımız eşyalar da bizim bir parçamız. Bu noktada cevabını aramamız gereken soru şu: Neden bazı eşyalar evlatları için çöp oluyor da, o kişiyi tanımayanlar için antika oluyor?

Nazife Şişman: Zenginlerden kalan eşyalar antika oluyor da fakirlerinkiler çöp oluyor mesela…

Fatma Barbarosoğlu: Tam olarak böyle midir? Zenginlerin eşyası da evlatları tarafından bitpazarına satılıyor. Çünkü o eşyalar, onun için değerli değil, kurtulmak istiyor. O dedesinden kalan eşyayı bitpazarına götürerek geçmişinden kurtulmak isterken, bitpazarına giden kişi onu alarak, o geçmişi satın almak istiyor.

Beyza Karakaya: Şimdi çöpe atılan cesetlerle birleştirince bunun biraz intikam olduğunu mu söylüyorsunuz?

Fatma Barbarosoğlu: Vefasızlık ile intikam duygusu arasındaki açı epey geniştir. Hayır, kendine ait saymıyor. Diyelim ki günümüzün çocukları çok rahatlıkla oyuncak bebeklerini çöpe atabiliyor. O oyuncak bebek ile hiç bütünleşmemiş çünkü. Kurtulmak istiyor. Kurtulacak ve yerine yenisi alınacak. Mirasyedi için de öyle. Dedenin eşyaları satılacak, yerine yeni modern eşyalar alınacak. Tarih en ziyade eşyalarda gizlenir çünkü. Eşyada gizlenmiş olan tarihi istemiyor. O tarihin mirasını, sorumluluklarını istemiyor.

Beyza Karakaya: Değersiz bulunan şeylerin çöpe atılması gibi, fail için çöp kadar kıymeti olmayan kişiler ölünce de çöp mü oluyor?

Fatma Barbarosoğlu: Zaten değersiz bulmasa öldürmez. Bizim insana ve eşyaya bakışımız bir bütün. İnsana karşı çok sevecen olup da eşyaya çok hoyrat olamayız aslında. Bu dünyada her şey senin için bir emanet. Hoyrat kullanamazsın. Diyelim ki yeni bir model çıkmıştır, çoluğun çocuğun beğenmez, sen dersin ki: “Niye öyle diyorsun, bunu da bulamayanlar var.” Bu cümle ile aslında neyi anlatıyoruz? Bunu bulamayanları asla unutmuyoruz. Bunu da bulamayanların bizim tarafımızdan bir şeyleri bulmasını dert ediniyoruz aslında. Elindekine sahip olamayanları düşünmeyip de sana göre daha hızlı tüketenlere/sahip olanlara gözünü diktiğin zaman elindekini önce sen değersizleştirmiş oluyorsun.

Beyza Karakaya: Burada Fight Club’a da bir atıf yapabiliriz. “Sahip oldukların sonunda gelir sana sahip olur ve her şeyini kaybetmedikçe özgür olamazsın”. Oğuz Atay’ın da bu minvalde bir korkusu olduğunu söyleyebiliriz. “Ya eşya bir gün çıldırırsa” der Atay, çıldırıp, bizi ele geçirmelerinden korkar. Şu an aslında bu gerçekleşti… Eşyalar yönetiyor hayatımızı. Hayatımıza, hayallerimize ipotek koyuyor.

Fatma Barbarosoğlu: Çöplüğe attığımız eşyalar bir gün çıldırabiliyor sahiden. Tıpkı 1993 Ümraniye patlamasında olduğu gibi…

Beyza Karakaya: Ben çöpü hep mahrem bir şey olarak düşünürüm. Bize ait olduğu anlaşılmasın gibi bir hassasiyetim vardır. Bunun neden olduğunu düşündüm uzun zaman. Kardeşim çok küçüktü. Bezli zamanlarında. O zaman bizim oturduğumuz apartmana yakın bir çöp yoktu. Biraz uzakta bir çöp konteyneri vardı. Ev sahibimiz değişik bir kadındı. Bir gün gelip, çöpünüzü o konteynere atmayın, dedi. O, başka apartmanın çöp konteyneri. Biz bunu çok düşündük. Bizim çöpümüz olduğunu nasıl anladı diye. Kadın ülkemizdeki ilk Ali Mendillioğlu olabilir, yani ilk çöp analizcisi. Çöpümüzü karıştırmış, bezleri görmüş. Bezli olan kim var, diye düşünmüş. Bir de onlar normal poşet kullanıyor, biz çöp poşeti kullanıyoruz. Buradan da birleştirmiş ve çöpün bizimki olduğunu anlamış. “Bana çöpünü söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim”in 90’lardaki versiyonu… Galiba bu yüzden, çöpümden kişiliğim analiz edilecek/kim olduğum anlaşılacak diye bir endişem var benim. Özellikle kitap sipariş ettiğimde, ismim olan şeyleri imha etmeden atmıyorum. Analizlere konu olmamak için.

Fatma Barbarosoğlu: Olmadı! Bir sosyolog, bir tarihçi verileri imha etme suçu işlememeli diyeceğim de… Lakin neyin çöp, neyin veri/bilgi olduğunu nasıl ayırt edeceğiz?

Nazife Şişman: Tüketim kültüründe eşyanın çöpleşmesi süreci çok hızlı. Bir kuşak öncesinde ya da bizim çocukluğumuzda çöp kabul edilmeyen bir şey şimdi çöp oluyor. Mesela kendimden örnek vereyim. Yıl 99’ların ortası, eşimin iş yeri taşınırken birtakım kâğıtlar kalmış, eve getirdiler. Bir kısmı irsaliye faturaları, bir kısmı A3 kâğıtlar. Ben yıllarca o kâğıtları keserek çıktı aldım, faturalar üzerine notlar tuttum. Fotokopi kâğıtlarının arkalarını kullandım. Benim için üzerinde yazılacak boşluk olan hiçbir kâğıt çöp değildir. Ama bugün ofiste tek tarafına çıktı alınan bir sürü kâğıt çöpe gidiyor. Geri dönüşüm kutusu da olsa, çöp oluyor. Neyin çöp olduğu, neyin çöp olmadığı kültürel olarak belirleniyor ve bugün tüketim, kültür üzerinde hâkimiyetini ilan etmiş vaziyette. Hazır yemek paketlerini düşünün. Küçücük bir pizzanın dev gibi bir kutusu oluyor.

Fatma Barbarosoğlu: Geniş ailenin atığıyla, bekâr yaşayan birinin mutfak atığını mukayese ettiğimizde tuhaf bir şekilde bekârınkisi daha fazla oluyor. Geleneksel mutfakta bir tencerede pişiyor, sekiz on kişi yiyor. Hâlbuki kentli bekâr kişi için bir şey pişirmek pahalı oluyor. Ya kahvaltı ediyor ya da alo paket servislerine müracaat ediyor. Alo paket devasa ambalajlar içinde hizmet verdiği için de ortaya muazzam bir çöp çıkıyor.

Nazife Şişman: O zaman bu bir sistem sorunudur, deyip kendimizi kenara mı çekelim?

Fatma Barbarosoğlu: Kendimizi kenara çekemeyiz. Çünkü her ne kadar sistem sorunu da olsa sistemi kullananlar da insanlar. Biz geçim ekonomisine geri dönemeyiz. O kadar az çöp çıkmaz artık evimizden. Ama hayatı zaruret miktarı yaşama kısmını daima göz önünde bulundurmak durumundayız. Çöplerimizi ayırmak durumundayız. Pet şişe içindeki ürünleri hayatımıza mümkün olduğu kadar az sokmalıyız. Bir pet şişenin tabiat ömrü insan ömrünün en az on katı. Yakamıyorsunuz, zehirli gaz üretiyor. Türkiye’de pet şişe en çok su ve meşrubat ürünlerinde kullanılıyor. Meşrubat almıyoruz. Ama yaz boyunca hepimiz muhakkak pet şişede satışa sunulmuş olan sulardan alıyoruz.

Nazife Şişman: Eskiden her mahallede çeşme vardı, şu an herkes yanında su taşımak zorunda. Hâlbuki her sokak başında çeşme olsa…

Beyza Karakaya: İçer miyiz hocam ?

Nazife Şişman: Temizliğinden emin olsak niye içmeyelim.

Beyza Karakaya: Peki bardak ne olacak?

Fatma Barbarosoğlu: Elini dayayıp içebilirsin. Restoranlarda cam şişe sular var, ama çantamızda taşıyamıyoruz çünkü ağır. Hâlbuki geri dönüşebilecek çok hafif cam şişeler olabilir. Bir seferinde parayı verirsin, sonra hep onu çantanda taşırsın. Bunları dert etmek zorundayız. Ben çantamda her zaman bez çanta taşırım. Mümkün olduğu kadar kâğıt çanta almamaya dikkat ediyorum. Onları geri dönüşüme götürmem çok pratik olmuyor çünkü. Dolayısıyla alışveriş yaptığım zaman o bez çantamı çıkartır, ona doldururum. Bir de eve giderken, elim kolum dolu, alışveriş yapmış olmak da beni çok rahatsız ediyor. Pet şişe ve poşet/kâğıt torba konusunda göstereceğimiz itina, yeni hassasiyet alanları oluşturmamıza mihmandarlık eder diye düşünüyorum. Velhasıl her aşamada zaruret miktarını gözetmemiz ve daha az tüketmeyi gaye edinmemiz gerekiyor.