Birlikte Gülebilecek miyiz?

Beyza Karakaya imzasına, her ay yaptığı “tarih” çalışmalarından aşinasınız. Nitekim bu sayı için de “Gülmekten Ölenler”in tarihini hazırladı. Gülmek ve mizah üzerinde aramızda en çok birikimi olan Beyza idi. Gülmeye dair mevcut birikimiyle ve Nisan sayısı için yaptığı özel araştırmalarla bu dosyanın hazırlıklarına başladığımız Ocak ve Şubat ayı boyunca hepimizi besledi. Nazife Şişman’ın, bu bilgilendirme süreci esnasındaki paylaşımların notlarını yayınlama önerisiyle aşağıdaki söyleşi ortaya çıkmış oldu.

….

 

Fatma Barbarosoğlu: Dün gülünen şeylere bugün gülmüyoruz. Bir kuşağı eğlendiren komikler/komiklikler iki kuşak sonrası için aptalca ve seviyesiz gelebiliyor. Bergson’un kuramından istifade edersek gülmenin özünün hep aynı kalması gerekiyor. Değişen sunum mu oluyor bu durumda?

Beyza Karakaya: Bergson’un kuramı gülmenin sınırlarını belirlerken aslında sınırsızlığının da altını çizmiş oluyor. Evet, güldüğümüz ‘şeylerin’ kaynağı hareketlere, şekillere, jestlere, mekanikliğe, durum ve söz komiğine, karakter komiğine dayanıyorsa da bunun sadece şekle dayalı bir kuram olduğunu; toplumların, zamanın, dilin ve de kültür aktarımının bu özü değiştirdiğini söyleyebiliriz. Bir dönem iktidarın kesin sınırlarla çizdiği gülmenin haritası, diğer dönemin sınırlarını ortadan kaldırabiliyor. Yani bir dönemin gülme sınırlarının bittiği yerden diğeri başlayabiliyor. Ancak bugünün değer yargılarıyla, bugünün bilgisiyle geçmişi değerlendirmek, bir önceki kuşağın ‘komiğini’ eleştirmek anakronizmden öteye geçmeyecektir.

Barbarosoğlu: Neden?

Karakaya: Bunu şu örnekle daha net izah edebilirim. 1730’ların Paris’inde bir matbaanın çırakları çalışma şartlarının ağırlığını protesto etmek için, patronlarının kedilerini kendi kurdukları mahkemelerde yargılarlar ve kedileri ölümle cezalandırırlar. Bu hikâyeyi tekrar tekrar anlatan çıraklar her seferinde katıla katıla gülerler. Bugün bu olayı düşündüğümüzde çırakların kedileri öldürerek ortaya çıkarmayı hedefledikleri mizahı anlamamız imkânsız. Olayın vahşet boyutu ayrı tabi. Bu yüzden bu olayı değerlendirirken mizah anlayışlarıyla ilgili bir ithamda bulunmamız bizi anakronizmin pençesinden kurtaramayacaktır.
Kuşak farkına gerek kalmadan kendi kişisel tarihimize baktığımızda da güldüğümüz şeylerin yapısındaki dönüşümü görebiliriz. Çocukken kahkahalarla güldüğümüz hareket komiği, bugün bizim için bir gülme kaynağı olmayabilir. Kişisel bilincin bile bu kadar farklılık arz ettiği bir durumda, kuşaklar arasında fark olması yadırganmamalı.

Barbarosoğlu: Dünün gençleri Yeşilçam filmlerini ağlayarak izlerken bugünün gençlerinin aynı filmleri kahkaha vesilesi yapmasını nasıl değerlendireceğiz? Nasıl oluyor da dram komediye dönüşüyor?

Karakaya: Haklısınız. Cüneyt Arkın filmleri de çekildikleri dönemde kahramanlık destanı olarak seyrediliyordu, şimdi komedi filmi gibi izleniyor. Ama neden böyle bilmiyorum. İnternet üzerinden dünyanın en kaliteli yabancı dizilerini seyretmek imkânı bulduğumuz için mi acaba? Yoksa bugün dram dozunun artmasıyla birlikte gelen yapaylık mı buna sebep oldu? Cevabını bilmiyorum. Mevlana’nın “Bir şey haddini aşarsa zıddına inkılap eder” sözü burada da yol gösterici olabilir mi diye düşünüyorum.

Barbarosoğlu: Kime güldüğümüz, neyi komik bulduğumuz zaman içinde değişiyor. Gülmenin yapısı nasıl değişiyor?
Karakaya: Gülmenin şeytani bir dürtü olduğunu düşünen toplumlarda ve zamanlarda gülme bir başkaldırı biçimidir. Bu yüzden gülünen şeyler de bu başkaldırının içini dolduran şeyler olmalıdır. Ancak günümüzde hedonizm anlayışı hâkim olduğu için, her şeyde gülünecek bir öz arıyoruz. Bu da gülmenin yapısını ve onu nasıl algıladığımızı değiştiriyor. Bu yüzden, dün mizah ve gülme bir şeyleri düzeltmenin aracıyken bugün yaşamanın, gündelik hayatı sürdürmenin, acılara katlanmanın amacı. Dünün mizah anlayışına sirayet eden toplumsal, ekonomik yapının bugün karşılığı yok. Bugüne hâkim olan ve sosyal medya aracılığıyla dinamik bir yapıya kavuşan ‘karnavalesk mizah’ anlayışı, eski kuşakla yeni kuşak arasında kapanmayacak bir mesafe bırakmakla kalmayıp, bu ‘karnavala’ katılamayan yeni kuşağı da ‘gülmeye yabancı’ kılıyor.

Barbarosoğlu: Kuşaklar arası gülme farkını değişen teknoloji üzerinden de okumak gerekiyor…

Karakaya: Tabii. İnternet ile devreye giren sosyal medya anlık güncellemelerle gülünen şeyi çarklarından geçiriyor ve dönüştürüyor. Bu sebeple bugün gülünen vinelara, capslere birkaç sene sonra gülünemeyecek. Birlikte gülmek ve toplumsal gülme, yerini bireysel gülme ve sanal gülmeye bırakmış durumda.

Barbarosoğlu: Modern öncesi mizahta birlikte gülmenin, post modern dönemde bireysel gülmeye yerini bırakmasını bizim iş tutma biçimimiz üzerinden de okumak gerekiyor. Tarım toplumlarında komşu komşunun külüne sahiden muhtaçtı. Mahallede dayanışmaya dayalı bir hayat anlayışı olduğu için vaktin çoğu birlikte geçiyordu…

Karakaya: Evet, ‘birlikte yaşama’, hayatı birlikte sırtlanma da ortak mizah anlayışını beraberinde getiriyordu. Yani yapacağımız espriye komşumuz Ayşe Hanım’ın güleceğini bilirdik. Şimdi herkes hayatını bir ekranın ardında yaşarken, sosyal medya kullanmayan birine orada hâkim olan dil üzerinden bir espri yapsak onda karşılık bulamayacaktır. Buna rağmen Bergson’un kuramı hala güldüğümüz şeylerin kaynağını doğruluyor. Capsler genelde söz komiği üzerinden hazırlanıyor ancak bambaşka, akışkan ve değişken bir dil gölgelendiriyor mizah anlayışımızı.

Barbarosoğlu: Mizahın, gülmenin kaynağı, İlk Çağ’dan bu yana ‘norm dışı’ insanlar. Yunan tanrıları bedensel özürlü insanlara gülüyordu. Bugün çok şükür ki böyle bir durum söz konusu değil. Normlar devirden devire farklılık gösterebiliyor…

Karakaya: Evet. Bergson gülmenin duygusuzluk ve merhametsizlik olmadan gerçekleşemeyeceğini söylüyor. Yani güleceğimiz sırada sevgiyi de acımayı da diğer tüm duyguları da bir kenara bırakırız/bırakmalıyız. Bedensel ve zihinsel özürlüler üzerinden mizah yakın zamana kadar üretilmeye devam etmiştir aslında. İngilizlerin sitcomları büyük ölçüde bunun üzerine kurulmuştur. Ancak daha sonra, şükür ki, bedensel/zihinsel özrü olan insanların toplum tarafından tecrit edilmesini önlemek üzere çeşitli sosyal politikalar geliştirildi. Bununla ilgili bir video geliyor aklıma. Belçika’da sağlık skandallarının gündeme geldiği bir reality show esnasında, yanlış müdahale sonucu ses tellerini kaybeden iki kişinin konuşma şekilleri ve ses tonları, sunucuyu gülme krizine sokar. O sırada stüdyoda bulunan konuklar sunucuyu protesto eder ve stüdyoyu terk ederler. Sonrasında sunucu ve ekibi işten atılır ve program iptal edilir. Burada toplumun norm anlayışındaki değişimi görebiliriz. Zira artık toplum evrensel olarak, özrü olan insanlar üzerinden üretilen mizahı kabullenmiyor. Ancak bedensel özrü olan insanlar üzerinden üretilmeyen mizah sizin de dediğiniz gibi hala norm dışı insanları çemberine almaya devam ediyor. Her dönemin insanları kendi ‘beyaz mantolu adam’ına gülüyor.

Barbarosoğlu: Özürlülere gülmememiz, ‘öteki’ne gülmediğimiz anlamına gelmiyor…

Karakaya: Evet. Günümüzde hâlâ ‘öteki’ üzerinden mizah geliştirilmeye devam ediyor. ‘Aşağı sınıfların’, ‘ezilenlerin’, toplum tarafından kabul görmeyenlerin, yani ‘bizden’ olmayanların mizahı… Bu mizah anlayışına Recep İvedik örnek olarak verilebilir. Ancak geçmişten farklı olarak bu mizahın izleyicisi ile mizahı eleştiri unsuru olarak gören ya da Rönesans dönemindeki soytarıların devamı niteliğindeki stand upçıların bize projeksiyon tutarak kurduğu, yani ‘bizim’ üzerimizden kurulan mizahın izleyicisi farklıdır.

Barbarosoğlu: Öteki kimliği üzerinden gelişen mizah ve izleyicinin kendisine projeksiyon tutan mizah… Bahsettiğin bu iki tip mizahın izleyicisi nasıl ve ne bakımdan farklılık gösterir?

Karakaya: Recep İvedik gibi öteki kimliği üzerinden inşa edilen mizah ürünlerinin izleyicisi, mizahı daima başkası üzerinden görmek ister. Zira ‘öteki’ onun için zararsızdır. Kendinden kaçmasını sağlayan bir sığınaktır. Çünkü mizah onun için bir ‘arınma’ yöntemidir. Bahsettiğim diğer grup ise öteki ve ‘aşağıdan’ mizahla ilgilenmez. Perdede kendini bulmak ister. Kendi düşünceleri, kendi hayatı yansıtıldığında ya da yaşadığı ama fark etmediği ayrıntılar ona hatırlatıldığında gülebilir. Mizah onun için kendi gerçeğidir, belki ‘öteki’si kendisidir bu grup izleyicinin. Bu aslında yeni bir mizah anlayışı da değil. Batı kültüründeki kral soytarıları bu türün karşılığıydı. Soytarılar krala kimsenin söyleyemeyeceklerini söyler, onlara ayna tutarak onları eğlendirirlerdi. Bu yüzden bu iki farklı mizah anlayışı ve hedef kitleleri birbirinden keskin bir şekilde ayrılır.

Barbarosoğlu: Osmanlı da bir manada kendine gülüyordu diyebilir miyiz? Gerçi bütün etnik unsurlarının birlikte gülmeyi nasıl başardığını bugün anlamakta zorlanıyoruz.

Karakaya: Francis Georgeon, Osmanlı kuşakları, toplumsal, dini ve etnik grupları arasında ortak bir noktaya tekabül ettiği için gülmenin bu gruplar ve kuşaklar arasında iletişim ve aktarım sağladığını söyler. Osmanlı’da orta oyunu toplumun iki farklı kesimini yansıtıyordu. Hacivat, eğitimli ama dalkavuk; Karagöz, eğitimsiz ama toplumun gerçeğinin farkında bir tip kurguluyordu. Pişekar ve Kavuklu da benzer nitelikteydi. Ayrıca orta oyunun unsurları toplumun dini, etnik, kültürel farklılıklarını ve kodlarını yansıtıyordu (Arnavut, Ermeni, Rum, Karadenizli vs.). Böylece toplumun tüm kesimleri aynı mizah damarıyla besleniyordu. Toplum, Rabelais’in Gargantua’sına benzer bir şekilde ama bir karnavalda değil, bir ‘meydanda’ eşitleniyordu.

Barbarosoğlu: 19. yüzyılda muhalefet ve eleştiri yoğun bir şekilde karikatür üzerinden dile getirilmeye başlandı…

Karakaya: Evet, 19. yüzyıl karikatürlerine baktığımızda, gülmenin konusu olarak şu unsurları görüyoruz: Avrupa devletleri, modernleşme ile geleneğin çatışması, modern araçların yadsınması, hareket ve kıyafetlerinde Avrupa’yı örnek alan ama ‘altı kaval, üstü şişhane’ tiplemesinin dışına çıkamayan Osmanlı… Bakhtin gülmenin, bize uzak olan şeyi yakın etmek ve anlamak için zaman kazandırdığını ya da onu anlıyormuş gibi yapma metodu olduğunu söyler. Bu dönem Osmanlı mizahı da bunun en çarpıcı örneği sayılabilir. Avrupa üzerinden geliştirilen bu mizah dilinin, güçlü olanı ‘karnavalesk mizah’ üzerinden tersine çevirmek, hâkim olanı ezmek gibi bir tarafının olduğu da yadsınamaz. Burada kastettiğim Ortaçağ Avrupa’sında karnaval zamanlarında dünyanın, egemenlerin, değerlerin ters yüz olmasıdır. Kral soytarı, soytarı kral olur. Zengin fakir, fakir zengin; güzel çirkin, çirkin de güzel olur. Osmanlı’da bu dönemde Batı’nın eziciliğini mizahla kurgulayarak minimuma indiriyordu.

Barbarosoğlu: Meşrutiyet döneminin alay konusu olan alafranga tipler, Cumhuriyet döneminde yerini ‘köylü’ye bıraktı. “Köylü milletin efendisidir” söylemine rağmen…

Karakaya: Evet, Osmanlı son döneminde alafranga tip üzerinden inşa edilen gülme, Cumhuriyet döneminde köylü tip üzerinden inşa ediliyor. ‘Köyden indim şehire’, kapıcı tiplemesi vs. yani medeniyetin sınırlarına sokamadığı, toplumdan farklı kalan kişiler üzerine kurgulanıyor mizah. Dolayısıyla, Cumhuriyet döneminde Osmanlı gülmesi büyük bir dönüşüm geçirdi.

Barbarosoğlu: Nasıl bir dönüşümdü bu?

Karakaya: Osmanlı gülmesine hâkim olan o alaycı özü, Cumhuriyet dönemi kaldıramazdı. Devrim ‘geçmişi’ tamamen aşmayı, silmeyi hedeflediği için mizahın devrimin inşa ettiklerine karşı alaycı bir tutum sergilemesini de hazmedemezdi. Ayrıca Karagöz’e ve ortaoyununa hâkim olan toplumsal unsurların, etnik grupların yeni ulus devlet içerisinde bahsi geçemezdi. Böylece geleneksel mizah ve toplumsal gülmece yerini, bireysel, mesafeli, medeni ve dini devre dışı bırakan bir gülme anlayışına devretti.

Barbarosoğlu: Cumhuriyet aydının Osmanlı mizahına burun kıvırması sadece ideolojik bir tavır mıdır?

Karakaya: Bunu yalnızca ideolojik bir tavır olarak nitelendiremeyiz. Her dönemin mizahı bir öncekini ‘iterek’ kurgulanır. Bu iterek kurgulama toplumun her döneminde süre gelen ‘yabancılaşmanın’, ‘değerlerin eğilip bükülmesinin’ sonucudur. Bunu en iyi Cumhuriyet aydınının inşa ettiği mizahın bugün hem yabancı hem sıradan hem de uzak olmasından ve hiçbir şekilde gülmenin hiçbir tonuyla örtüşememesinden anlayabiliriz. Hâsılı, Cumhuriyet aydınının geleneksel mizaha burun kıvırması özünde ideolojik bir tavır olsa da, aynı zamanda toplumsal bir sürecin doğal bir sonucudur.
Barbarosoğlu: Birlikte gülmeye devam edebilecek miyiz?

Karakaya: Ben ‘birlikte gülme’nin mümkünlüğü noktasında gelecekten yana ümitsizim. Hindistan’da başlayan gülme yogası, bugün dünyanın dört bir yanında gülme kulüpleri ile devam ediyor. Bu gülme kulüplerinde hedeflenense hiçbir materyal olmaksızın günde en az on beş dakika sebepsizce gülmek. Böylece gülmenin sağlık ve moral üzerinde olumlu etkileri iş hayatına yansımış oluyor. Bizde bu seanslar henüz yaygınlaşmadı, ancak bundan çok da uzak olduğumuzu düşünmüyorum. Zira gün içinde ne yaşanırsa yaşansın, her akşam televizyon karşısına geçip, talk showlarla, dizilerle, televizyon programlarıyla kendi gülme seansımızı kurguluyoruz. Artık yollarda, iş yerlerinde insanlar siyaset konuşmak yerine dün Survivor’da ne olmuş, O Ses Türkiye’de kim şampiyon olmuş, Kısmetse Olur’da hangi gelin adayı ortalığı karıştırmışı konuşuyor. Evet, birlikte gülebiliriz, ama ben gittikçe yapaylaşan, günün belli saatlerinde, seanslar halinde amaçsızca seyreden gülmeyi ne kadar ‘birlikte gülme’ sınıfına dâhil edebiliriz şüpheliyim. Belki şöyle diyebiliriz: “Birlikte bir gülme seansına katılabiliriz.”
Ama şunu da inkâr etmeyeceğim, bir yanım ‘birlikte gülmenin’ hala mümkün olabileceğini düşünüyor. Mizah anlayışımızın; sosyal medya, televizyon programları, okuduklarımız ve dinlediklerimizden beslendiği ve dahi zekâ ve entelektüel birikimle ilişkili olduğunu ve toplumun tüm kesimlerinde farklılık gösterdiğini biliyoruz. Ama bu zaman zaman aynı şeye gülmediğimiz anlamına gelmiyor. Bizim ülkemizin insanları birlikte ağladıklarını da, birlikte güldüklerini de toplumun tümünü ilgilendiren, siyasi ve sosyal olaylardan seçiyor. Buna en yakın örneği hava sahamızı işgal ettiği gerekçesiyle düşürülen Rus uçağı vasıtasıyla üretilen mizahla gösterebiliriz. O günlerde yapılan sokak röportajlarını izlediğinizde ya da karikatürlere, capslere, vinelara, tweetlere baktığınızda bu toplumsal gülmeyi net bir şekilde görebilirsiniz. Şöyle nihayetlendirebiliriz; ‘bir olduğumuz’ ya da ‘bir olarak’ kaldığımız sürece ‘birlikte gülmeye devam edebileceğiz’.