Sevde Felek-Hasta mahremiyeti

Doktor hanım, doktor hanım!”
Doktor hanım, asistanlar ve Amerika’dan ziyaretçi bir tıp-öncesi öğrencisi olarak ben, endişeli bir annenin ağlayışını andıran sese doğru başımızı çevirdik. Orta yaşlarda, uzun kahverengi pardösülü bir kadın 10 yaşlarında küçük bir erkek çocuğunu (daha fazla utandırmamak için bundan böyle biz ona “Ahmet” diyelim) bileğinden tutmuş, gri hastane koridorları boyunca sürüklüyordu.
“Doktor hanım, Ahmet’in kızarıklıklarına bakacaktınız. Her şeyi denedim, ama daha da kötüleştiler!”
Nefes nefese kalmış anne bir eliyle omzundan kayan, kendisine fazla büyük çantasını yakalamaya çalışırken, diğeriyle mahcup bakışlı Ahmet’in elini sıkı sıkı kavramıştı.
Annesi, sanki geceden ezberlediği ve prova edip geldiği oğlunun sağlık hikâyesini bir çırpıda sayıp dökerken, ben, tam önümde dikelmiş Ahmet’i izliyordum. Dalgalı, kahverengi saçları yüzünün soluk tuvaline karşı parıldayan çillerine iltifatlar ediyordu. Yeni ve sınırlı tıbbi bilgilerime rağmen, onun yaşına göre küçük ve hasta göründüğünü görebiliyordum. Ama onun mahallenin diğer erkek çocukları ile kan ter içinde bir telaş ve heyecanla nasıl futbol oynadığını, yokuşlardan aşağı nasıl bisiklet yarıştırdığını da gözümün önünde canlandırabiliyordum.
Kendisini seyrettiğimi fark edince, yıkana yıkana rengini atmış penyesinin lekeli kolu daha çok ilgisini çeker oldu ve mahcup bir şekilde gözlerini gözlerimden kaçırdı.
“Peki, bir bakalım. Çocuğun elbiselerini çıkarın” diye buyurdu doktor hanım.
Başım aniden şaşkınlıkla silkelenirken, gözlerim kocaman açılmıştı. Bu halka açık muayenemizi seyretmek için etrafımıza toplanan kalabalık büyürken, “Burada mı?” diye geçirdim aklımdan. Her saniye, başka bir hastane çalışanı, yeni bir hemşire, farklı bir hasta bu endişeli anneyi dinlemek ve Ahmet’in tıbbi anomalisini teşhis etmek için bize doğru yaklaşıyordu.
Doktorun artan ilgisiyle iyice heyecanlanan anne, omzundaki kocaman çantasını yere fırlattı ve Ahmet’in üstündekileri telaşla çıkarmaya başladı: Tişörtünü, atletini, ve en sonunda pantolonunu…
Bütün asistanlar Ahmet’in kabuk bağlamış 4-5 santimetrelik döküntülerini daha iyi görebilmek için sanki robotlarmışçasına Ahmet’in göğsüne, kollarına ve uyluklarına doğru eğilirken, doktor hanım eliyle her kızarıklığı yokluyor, derinin üstüne bastırıp renginin solup solmadığına bakıyor, deriden kabarık olup olmadıklarını ve sıcaklıklarını kontrol ediyordu.
Bense gürültülü yabancıların doldurduğu bir koridorda, boyasız ayakkabıları ve eskimiş külotu ile cildindeki kızarıklıklarının ardında gizlenmeye çalışan Ahmet’in utançtan al al kızaran yüzünden gözlerimi alamıyordum. Üstünden çıkarılan her bir kıyafet tabakası ile, vücudunun rengi kırmızının gölgeleri arasında değişiyordu. Çıplak bedenini delen yabancı bakışların en derinlerinde onu ne çok acıttığını ve gözlerini yansıtıcı zemine dikerek elinden geldiğince bu bakışları nasıl savuşturmaya çalıştığını yüzünde okuyabiliyordum.
Ahmet’in o sabah yaşadığı utancın Türkiye’de olağandışı bir hasta deneyimi olduğunu düşündüm. Çoğu zaman, hastalar doktorlara karşı sevecen ve saygılıydılar ve doktorlar hastalara yardımcı olmak için çok yoğun bir tempo ile çalışıyorlardı. Fakat bir sonraki gün, benzer bir manzara asistan odasının kapısında yinelendi. Yine kahverengi pardösülü, yine orta yaşlarda, fakat farklı bir anne ve hatta sol koluna tutunmuş Ahmet’ten daha da küçük bir erkek çocuk ve utangaç bir gülümseme ile sanki bizlere yaklaşmaya korkar gibi kapının bir adım dışında duran gövdesiyle içeri doğru eğildi:
“Kusura bakmayın, doktor hanım. Çocuğu nerde tarttırabilirim?”
Ben annenin masum ve basit sorusuna gülümseyerek bakarken, arkamdan öfkeli bir “Off!” sesi geldi. Arkamda duran bir hayli uzun boylu, 26 yaşından henüz gün almamış bir bayan asistan, elindeki hasta dosyasını diğer hasta dosyalarının tepeleme yığıldığı masaya doğru savurarak söylendi:
“Teyze! Koridorun tam köşesinde! Bunu da mı bizim söylememiz gerekiyor yaa?!”
Saniyeler içinde annenin utangaç tebessümü soldu. Ürkek bakışları ve önüne düşen başı, bana bir önceki günden Ahmet’i hatırlatıyordu. Kadın buruk bir minnettarlıkla bize teşekkür etti ve bizimle göz teması kurmamaya gayret ederek, kolundaki şaşkın ve allak bullak olmuş görünen çocukla kapıdan uzaklaştı.
Ahmet’i, annesini ve kapının ardından çocuğunu nerde tarttırabileceğini soran anneyi ilk ve son defa o koridorun floresan ışıkları altında gördüğümde aylardan ekimdi. Şikago Üniversitesi’nden henüz mezun olmuştum ve İstanbul’da bir hastanede ziyaretçi/gözlemciydim. Amerika’da bir üniversitede tıp okumak için başvurularımı yapmış, cevap bekliyordum.
Takip eden ağustos ayında Amerika’da bir tıp fakültesine başladım. Hemen ilk gün, ben de bütün yeni öğrencilerle birlikte bir oryantasyon programına alınmıştım. Götürüldüğümüz büyük salonda yakalarımızda gururla taktığımız yaka kartlarımız ve takım elbiselerimiz içinde oturuyorduk hepimiz.
“Merhaba”lar, “isminiz ne”ler, ve “nerelisiniz”lerden sonra, kısa boylu, keçi sakallı, hafif göbekli bir adam bu hevesli kalabalığın huzuruna çıktı. Bütün sabah duyduğumuz merhabalar ile aynı çabuklukta bir merhabadan sonra, salonda aniden “hasta mahremiyeti” kelimeleri yankılanarak gürledi. Gözlerimizdeki ışık sönüvermişti birdenbire. Bizler kendimizi göz kamaştıran kahramanlar olarak hayal etmekle meşgulken, dekan bey dikkatlerimizi henüz hiç düşünmediğimiz birilerine çekti: hastalar.

Devamı Nihayet Şubat sayısında…