Şehrin kalbini kırmadan yürümek-Ali Ayçil

Gezi olaylarının yaşandığı günlerde, orada neler olup bittiğini görmek için Taksim Meydanı’na gitmiştim. Metronun merdivenlerini çıkıp meydanla göz hizasına geldiğimde yaşadığım burukluğu ve şaşkınlığı tarif edemem. Normal zamanlarda insanların birbirine çarpmadan yürüdüğü; çöpleri görevlilerce ara ara toplanan; otobüslerin hareket saatini aksatmadan yolcularını alıp kalktığı; yayaların trafiği kollayarak karşıdan geçtiği meydan sanki bir savaş geçirmiş, o eski hâlini hatırlatacak hiçbir düzen kalmamıştı. Şimdi, ikişerli sıra hâlinde slogan atarak yürüyen kızıl bayraklı gençler, bir süreliğine kurtardıkları “bölge”nin tadını çıkarmaktaydılar. Yanmış kamu araçları, biri öbürünün sesini boğan isyan şarkılarının ortasında, iskeletlerinden bile öç alınan bir suçluya dönüşmüştü. Bir süredir parktaki çadırlarda yaşayan uykulu insanlar, taşları sökülmüş kaldırımlar ve camları kırılmış vitrinlerin arasında amaçsızca dolaşmaktaydılar. Meydan kamu otoritesinden koparılmış ve orada toplaşanlar yasasız kalmış olmanın sarhoşluğuna kapılmışlardı. İnsanın kendi içinde pek çok kez arzuladığı, yasasız ve özgür kalma sarhoşluğunun anlaşılabilir bir yanı vardı elbette. Ama bu özgürleşme arzusu doğası gereği kendisini önce şiddetle belli etmiş, şiddeti dinince, sebep olduğu yıkımın ortasında şaşkın bir varlığa dönüşmüştü. Niçin buradaydılar? Gençten biri tutulan mikrofona şöyle haykırıyordu: Çünkü böyle yaşamak güzel!..