Özgen Felek: Amerika’nın ev kadınları

Bizim evin küçüğü okula başladığı sene daha akşamdan mızıldanmaya başlar; ders saatlerinin fazla uzun, teneffüslerin fazla kısa olmasından, okulun özgürlükleri kısıtladığından şikâyet eder; okula gitmenin gereksiz hatta insan yaratılışına aykırı olduğuna bizi ikna etmeye çalışırdı.
Aynı tartışmanın bilmem kaçıncı tekrarında, ben evden çıkabilme telaşı içinde koşuştururken, o bir taraftan önündeki mısır gevreğini iştahsız iştahsız kaşıklıyor, bir taraftan da her sabah olduğu gibi okula gitmemek için sızlanıp yalvarıyordu. Yorgun, bıkkın, uykusunu alamamış ve hâlâ ikna olamamış kızgın bir sesle, “Okula gitmem için bana güzel bir sebep söyle, sadece bir güzel sebep!” dedi.
Ondan daha yorgun ve hâlâ ikna edememiş, üstelik bir de geç kalmış olmanın verdiği yılgınlıkla, olabilecek en muhtemel senaryoyu kendimce anlatmaya başladım:
“Çünkü, bugün okula gitmezsen, yarın da gitmezsin. Ertesi gün de… bir ertesi gün de… gelecek hafta da gitmezsin. Okula gitmezsen devamsızlıktan okuldan atılırsın ve ilkokulu bitiremezsin. İlkokulu bitiremezsen, ortaokula gidemezsin. Ortaokul diploman olmazsa liseye, lise diploman olmazsa üniversiteye gidemezsin. Üniversiteye gidemezsen ne yüksek lisans ne doktora yapabilirsin. En sonunda evlenir, beş tane de çocuk yapar, hayatın boyunca ev temizler; bulaşık, çamaşır, ütü yapar, çocuk bakarsın. Kendin için hayal ettiğin hayat bu mu?”
Önündeki mısır gevreğinden ağzına bir kaşık daha götürürken, benim öfkeme mukabil oldukça sakin, fakat bir o kadar da şaşkın ve masum soruverdi:
“Bunun nesi kötü?”
Cevapsız, öylece kaldım. Daha küçüklükten karda çamurda, selde tufanda, yer yarılsa gök çatlasa, kâinat birbirine girip yerin altı üstüne devrinse dahi okula gidileceğine nasıl iman etmişsem o sabaha dek evde kalmak ihtimalini hiç düşünmemişim. Bezginlikle söylenmiş laflarımın çoğunu unutalım; evde kalıp sadece çocuklarıyla ilgilenen bir anne olmak üzerine kafa yormuş değildim.
“Bunun nesi kötü?” sorusu kafamın içinde tekrar tekrar döndü durdu. Okulu benim için bu denli kutsallaştıran içimde kıpraşıp duran merak ve öğrenme duygusu değildi sadece; ev kadını olmanın bin bir meşakkat içinde hapsedilmiş acizliğin, cahilliğin, yetersizliğin sonucu bir hayat olduğunu sürekli yüzümüze haykıran umumi intibaydı aynı zamanda.
Ev kadınlarına dair akşama kadar ya evde ya komşuda vakit öldüren atıl varlıklar olarak zihinlerimize yerleştirilmiş bu resim, bize mahsus da değildi. İkinci Dünya Savaşı esnasında Amerikalı kadınları çalışmaya teşvik eden bir seferberlik başlatılınca ev kadını olmak nerdeyse artık ayıp kabilinden sayılmış, erkekleri kıskandıracak pazuları ile hem güçlü hem bakımlı, sarışın Perçinci Rosie (Rosie the Riveter) çalışan kadınların en görünür sembolü olmuştu.

Devamı Nihayet Mayıs’17 sayısında…