Mustafa Çiftci: Veledşahi aileler

Belediye personelinin gönderildiği seminerlerden biri esnasında anne, baba ve bir bebekten oluşan çekirdek mi çekirdek bir aile ile karşılaştım. Belli ki ilk çocuktu. Ve yeni anne ile baba pek hevesliydiler. Çocuk da zaten bicimcik bi şey. Hemen yanımdaydılar. Ama onlar yanlarında kimin olduğunu çok umursamıyorlardı. Kadına peçete lazım oluyor. Kadın, “Babacık, babacık, peçetemiz bitti” diyor. Adam koşar adım getiriyor. Sonra çocuk su içecek oluyor; “Babacık, babacık, suluğumuz nerde?” diyor. Baba yine yuvarlanma pahasına paldır küldür su getiriyor. Ve karı koca çocuğun su içişini hayran hayran seyrediyorlar. Adam ile kadın çocukta kaybolmuşlar. Çocuk gı dese bunlar alkış tutuyorlar. Yeni ebeveyn oldukları için normal gördüm. Ama “babacık babacık” diyerek göreve gönderilen adamın hâline çok şaşırdım. O sıralar ben de yeni babaydım ve bizim hanımın beni “babacık babacık” diyerek motive etmesini gözümün önüne bile getirmek istemedim. Çünkü ben dedesi ve babası odaya girince herkesin ayağa kalktığı; baba gölgesi denilince huzur, sükûnet ve daha bi dolu emniyet hissiyle dolan bir adamdım ve zihnimdeki “baba çınarı” “babacık babacık” denilerek baltalanıyordu sanki.

Meğer ailenin merkezine çocuğu alan modele “veledşahi” aile deniyormuş. Ve “mız” ekiyle anne baba, çocuğun benliğinde kayboluyor ve şöyle cümleler kuruyormuş: “Bugün ödevimizi yaptık, az sonra da yatacağız değil mi oğlum?”, “Kursumuzu tamamladık, artık gitar çalabiliyoruz değil mi kızım?” Ne yalan söyleyeyim; yatma saatini bana göre ayarlayan bir anneye, benimle birlikte enstrüman pratiği yapan bir babaya alışık değilim. Bize göre babaların ayrı, annelerin ayrı bir gündemi vardır. Sen de çocuk olarak onların sana çizdiği çizgide sağa sola pek sapmadan yürürsün. Karnın tok, sırtın pek ise, eh bir de okulda başarılıysan daha ne olsun ki? Hatta şunu da söylemem lazım. Ben annesi babası memur olan bir çocuktum. Tahsil hayatım boyunca ana babası çalışan tek öğrenciydim. Sınıf ve mahalle arkadaşlarıma göre maddi durumu daha iyi bir çocuk oldum hep. Hatta çevremize göre daha “modern” bir aileydik. Ama bizde bile “Ödevimizi yaptık, şimdi yatacağız değil mi kızım?” ve “Tabii babacık” durumu yoktu. Babamın okulumla ilgilenmesi, boğucu bir tarassut olarak değil, arada bir okuluma gelerek ve karne zamanı bolca “hımm” diyerek oluyordu. Yani uzaktan takip! Ama tabii babam fakülte mezunu olarak zaman zaman kampüsten, fakülteden, imtihanlardan bahsediyordu. Ve ben, biliyordum ki fakülte benim için uzakta ama kıymetli bir merhaledir. Yani mesele ufuk vermek, motive etmekse babamın metodu özetle böyleydi. Annem ise ders çalışmanın ucunda ölüm varmış gibi bir tempoyla değil, biraz dinlenerek, bolca oynayarak tutturulması gereken bir ritmi olduğunu düşünüyor; hatta ben eve kapanıp resim yapmaya ve okumaya daldığımda, ara vermem ve “dışarı çıkmam” için kızdığı oluyordu. Dışarı çıkmanın hayati bir iş olduğunu anladığından mı yoksa bir çocuğun böyle uzun uzun masa başında kalmasıyla ilgili sonu “delirmiş” diye biten kötü hikâyelerden korktuğundan mı bilmiyorum. Herhâlde annem de dedem gibi düşünüyordu. Dedem her fırsatta; “Aman oğlum okuyup da çok derine varma. Hocayı iyice dinle, evde de azıcık oku yeter. Derine dalanlar çıkamadı, delirdi yavrum” derdi.

Devamı Nihayet Nisan’17 sayısında