Muhafazakârlığa din-dar geldi

Muhafazakârlığa din-dar geldi

Selim Demirci

Evlere televizyon girmeli miydi? Nasıl olmalıydı? Bizim de olmalı mıydı? Kadınlar çalışmalı mıydı? Bu soruları ‘dinî’ endişelerle soran insanlardı, kendilerinden bahsedeceklerim. Katılabilecekleri bir sohbet halkası veya bir vakıf toplantısı arayışı içinde olurlardı hep. Ellerinde Yoldaki İşaretler ve Dört Terim gibi kitaplar, kütüphanelerinde Fî Zilâl ve Tefhîmu’l-Kur’an gibi tefsirler, kulaklarında Bosna, Çeçenistan, Filistin ile başlayan cümlelerin sesli bir şekilde telaffuz edildiği marşlar ve dillerinde ileriye yönelik sloganlar ve temenniler vardı.

Ama endişeye mahal bırakmayalım; nostaljik bir geçmiş yâdına, her Ramazan ve her bayram dilimize doladığımız ‘nerede o eski…’ ile başlayan bir özleme, birbirlerini ancak uzun zaman sonra görebilmiş bir grup arkadaşın çay sohbetlerinin hammaddesi olan mazi hatıralarına gark olmak değil niyetim. Bu girizgâh, basit bir mukayeseye imkân sağlaması için ve özneleri ağızlarından dökülen somut cümleler üzerinden anlatabilmek üzere takdim edilmiştir.

Buraya kadar anlattıklarımızdan mukayeseye mevzu taraflardan biri olan öznemiz zihnimizde yerini aldı tahmin ediyorum. Birkaç cümlede özetlenen bu vasıflar, onun kimliği hakkında zihnimizde pek çok şey çağrıştırmış olmalı. Ama şu özelliği aşikâr ortada; heyecanlı bir delikanlı. Heyecanlı ve delikanlı dediğime bakmayın. Ben kendi kuşağımın (otuzlu yaşlardayım) ya da çevremin dili ile konuştuğum için böyle diyorum. Yoksa oradaki özne, kendisinden, mesela bize çok da iltifat gibi gelmeyen, en azından kulaklarımıza artık aşina gelmeyen bir sıfatla, ‘mücahid genç/mücahid delikanlı’ diye bahsedilmesini isteyecek ya da bundan daha çok hoşlanacaktır.

Evet koskoca bir dinî ıstılahtan bahsediyoruz. 90’ların en çok sahiplenilen sıfatıydı bu. Buradan bakınca, içi nasıl doldurulurdu, herkese bu isim verilir miydi, bilmiyoruz. Ama malum özne olan genç Müslüman delikanlı/erkek, kendine bu sıfatı yakıştırır ve bunu bir iltifat nişanesi olarak duymak isterdi. Bunun, dinî ıstılahların içeriği açısından tartışılması ayrı bir mesele. Ama gelinen noktada karşımızdaki özneye yani mukayesenin henüz malum olmayan diğer tarafına, kendimize, oğlumuza ya da muhatap olduğumuz gençlere dinî kimlik adına hangi sıfatı kullanarak hitap etmeyi tercih ediyoruz gibi bir soru zaid olmasa gerektir. Ya da zamanında kullanılan bu sıfatlar, çocukluk döneminin çelik-çomak hatıralarından biri olarak tebessümle hatırlanıp geçilecek gereksiz bir ayrıntı olarak mı görülüyor?

Yine Müslüman delikanlı/erkek üzerinden -her ne kadar ilk öznemiz daha mufassal sıfatlar beklese de diğer öznemizle de ortak bir dil bulup anlaşmak üzere kullanıyoruz bu sıfatı- devam edersek, onun bir ‘tipi’ de vardı hatırlayabildiğimiz kadarıyla. Evet yanlış okumadınız, tipi vardı. Yani argo tabiriyle kendine has bir şekli ve şemali vardı. Sadeliği, aklımıza gelen şekliyle beyaz gömleği, bir yana doğru yatırılmış bakımlı -en azından taranmış- saçı ile delikanlılığı yerinde idi. En azından kendi hususî şartları içinde. Hem ona her şeyi giydiremezdiniz de. Farkı olsun isterdi. Mesela blue-jean’i dar oluşu, falan kimselerin giyiyor oluşu gibi muhtelif sebeplerle giymezdi o. Yani ‘bu Müslüman hanımlar çok modernleşti, aslında şu şekilde giyinmeleri elzem’ deyip kenara çekilmez, kıyafette belli ölçülerin herkes için olduğunu düşünürdü.

selimdemirci2Buna mukabil, karşılaştırmanın diğer tarafındaki öznemizi ise sıcak bir günde tepeden tırnağa çarşaflı hanımının yanında en helalinden kapri, Ray-Ban gözlük ve kısa kol marka bir tişört ile görebiliriz.

Bu tespiti yapmamız, meselenin fıkhî boyutuna dair bir sorgulama değil tabii ki. Ama bir tenkit konusu olarak mesele apaçık ortada değil mi? Kadınların üst başları üzerine bu kadar yoğunlaşırken, Müslüman erkeklerin mesela yirmi yıl önceki gibi giyinmemelerinin sebeplerinin gündeme gelmemesini neyle açıklayabiliriz? Kızlarımız ne kadar modernleşti ve anneleri gibi giyinmiyorsa erkeklerimiz de en az o kadar modernleşti ve onlar da otuz yıl önce babaları veya muadilleri gibi giyinmiyor, gibi bir tespit daha yerinde değil mi?

Müslüman gençler arasında saçın başın dağınık olmasının moda haline geleceği, üzerinde tuhaf resimler olan mesela Özgürlük Anıtı, Eiffel Kulesi resimli tişörtlerin rağbet göreceği, bundan bilemediniz on ya da yirmi yıl önce tahmin edilebilecek bir şey olmadığı gibi onaylanması da mümkün değildi.

Şöyle bir durup düşünürsek neden böyle olduğunu da anlayabiliriz belki. Mesela Saadet Asrı’ndan beri teşekkül eden ilim kültüründe edep öncelenmiş, ilim talebinde kullanılan mürekkebin rengine bile müdahale edilmiş, talebenin ilim talebinde bulunduğu hocasının yanına girişi disipline edilmiş ve karşılıklı soru cevap tarzları bile belli bir sistematiğe bağlanmış… Bütün bu bilgileri tekrar güncellememiz gerekiyor. Böyle bir güncelleme yapılmadığı için bugün tefsir ya da mevzusu ilim olan herhangi bir dersi, hocasının gözünün içine bakarak bacak bacak üstünde dinleyen tipleri ürettik. Ne öğrenirse öğrensin ilim aldığı kişiyi hoca olarak kabul eden değil, ona profesyonel eleman gözüyle bakan, velhasıl saç ve baştan başlayan -ısrarla serkeşliğe dikkat çekmek için dağınık bir şekilde saç-baş diyorum- ve bu rahatlıktan beslenen tipte öğrenciler çıkmaya başladı karşımıza.

Peki ‘sıkmayın çocukları, istedikleri gibi takılsın’ yaklaşımı, nasıl bir tip çıkardı ortaya?

selimdemirci3Kalabalık bir kampüse girdiğinizde ‘benim dünyamın insanı budur, onların yanına gidebilirim’ diyerek dostlarınızı tiplerinden, ağırlıklarından ayırt edebiliyor musunuz? Bunlar önemli değilse Peygamber Aleyhisselâm’ın Medine döneminin anahtar terimlerinden biri olan ‘muhalefet’ ya da ‘benzememek’ eyleminin güncel halinin bizim zihnimizdeki şey olduğundan nasıl emin olabiliyoruz? Sorun, falanlar gibi giyinelim ya da giyinmeyelim meselesi değil. Ama takım elbise ve gömlek giyen Kurra hafız merhum Abdurrahman Gürses’in lütfen o kıyafet içindeki seçkin duruşuna fotoğrafını gördüğünüz yerde bir bakın.

Tabii yukarıdaki kareyi tamamlayan bir ayrıntıyı da buraya muhakkak eklemeli: Kirli sakal. İlk öznemizin dünyasında böyle bir terim hatırladığımız kadarıyla yoktu. O sakal ile sünnet kelimesini yan yana getirir, bu haliyle sünnetin insanın en güzel ilahî zîneti olduğuna iman ederdi. Ama yeni Müslüman erkek tipinin tüm boyutlarıyla zînet diye bir derdi kalmadı. Çünkü onun için literatürde bambaşka bir kelime vardı ve o ‘karizmatik’ olmalıydı. Söz konusu karizmatik erkek olmaksa fıtrî zînet her zaman tartışılabilirdi! Marka giyinmeli, esanslardan kurtularak parfümlerle tanışmalıydı o.

Yukarıdaki öznemizin dünyasını meşgul eden bir kavram da ‘sohbet’ idi. Bu, iş veya okul sonrası ev, apartman, parti, vakıf kelimelerinden biri ile beraber kullanılan ve onun vaktini alan temel bir meşguliyetti. Bazen canlı, bazen video, bazen bant ama sohbet dinlemeyi çok severdi. Ne anlardı, faydası ve sonucu ne olurdu ayrı mesele, ama etrafındakileri dâhil etmeyi -ya da kafalamak mı desek- ibadet saydığı bir işti bu. Onu o kadar meşgul ederdi ki başka işlere pek vakti kalmazdı.

Onun yerini alan diğer malum öznemizse biraz meşgul. Hayatına bambaşka teknolojik vasıtalar girdi onun. Hem sohbet dinlemesi için evden kalkıp bir yerlere gitmesine gerek yok. Evinden kahvesini yudumlayarak istediği kişiyi dinleyebilir. Herhangi birine siyasî, sosyal bir meselede ‘mesaj’ verecekse bir ayeti, bir hadisi ya da kendi yorumunu aynı anda büyük kalabalıklarla ‘sosyal’ paylaşım siteleri aracılığı ile ‘vecd’ içinde paylaşabilir. Yani onun uzun zahmetlere girmesine gerek olmadığı gibi birinin önünde diz çökmeye, kitaptan takibe de ihtiyacı yoktur. Arta kalan vakitleri ise kariyeri için destek olacak, cv doldururken ona katkıda bulunabilecek aktiviteler için ayırması gerekir. Daha da vakti varsa tatil merkezli farklı imkânlar sunulmuştur kendisine. İslami oteller, açık büfeler, mescidi ve hocaları ile onu beklemektedir. Yani neredeyse seleflerini kıskandıracak derecede ‘tebliğ’ imkânlarına sahiptir.

Tabii ağız alışkanlığıyla tebliğ dedik. Çünkü bu da ilk öznemizin sevdiği bir kelime. Yapamasa da çok kullandığı, peşinde olduğu bir terim. Ama malum genç öznemizin pek hazzettiği bir terim ve meşgale değil tebliğ. Ona göre insanlara bu tür müdahaleler yapılmamalı, herkes arzu ettiği gibi yaşamalı. Bu bakışının bir sonucu olarak mesela namaz kılmayan bir arkadaşı hiç sorun etmez genç arkadaşımız. Ateist bir arkadaşı varsa, bunu çok farklı bir insan oluşunu alameti olarak iftiharla söyler. Peygamber Efendimiz’in “Kişi arkadaşının dini üzerinedir.” buyruğu pek gündemini meşgul etmez. Çok sıkıştığı yerlerde daha ziyade ‘dinde zorlama yoktur’ ayeti ile kendini müdafaa eder. Hem de artık hadisler ayetlere de arz edilebilir olduğuna göre, dinde zorlama da olamaz!!!

Farklı çevreleri önemsemediğini ya da ‘bazı şeyler’in aşılması gerektiğini göstermek üzere alternatif arayışlara girer. Farklı ortamlarda bulunmak, farklı enstrümanları çalmak, konser, tiyatro ve sinema salonlarında boy göstermek artık sıradan fiiller olur onun için. Evlilik tercihini de bu geniş çevresini dikkate alarak yapar. Bu bakışın sonuçları kendini farklı birçok sahada ele verir, mesela yanında ‘kendi dünyasına ait olmayan’ -öyle bir dünya varsa eğer- bir yazarın kitabının bulunmasını bile bir ayrıcalık ve farklılık alameti sayar. Israrla diğerlerinden farklı olduğunu ispat çabası içindedir.

İlk öznemiz kendisinin orada olduğunu kendi sembolleri üzerinden ispata çalışırken o, bildiğimiz Müslümanlardan, gruplardan farklı olduğunu ispatlamaya çalışır. En çok hoşuna giden cümle “sen onlara benzemiyorsun…” şeklinde başlayıp onun farkını ortaya koyan bir vasıfla devam eden cümledir. Gitar çalar -böyle bir kompleks içinde olmazsa ne mahzuru olabilir ki-, birkaç Batı dili bilir, karşısındakini değerlendirirken son derece liberal bir bakışa sahiptir. Bunlarla her daim iftihar eder. Herhalde özgürlük kelimesi geçen cümleler kurarak kendini karşısındakinin beğenisinin kölesi haline getiren bu bakış açısını, ‘kompleks’ten başka bir kelime ile izah edemeyiz.

Uzatılabilecek olan bu ifadeler muhafazakâr gençler ile selefleri arasında temel bir fark olduğunu ortaya koyuyor. Ellerindeki sloganik kitapları, doğdukları sosyal ortamdan bağımsız okunan metinleri ile karşımıza çıkıyorlar. Öyle ya da böyle bir dinleri ve buna bağlı heyecanları var. Ama haleflerinin sloganlarından vazgeçtiler. Doğrudur sloganlar kesinlikle vazgeçilmez değildir. Ancak sloganlar doğuracak heyecanların da vazgeçilir olmaması gerekirdi.

Velhasıl elimizde neyi muhafaza ettiğini tam olarak anlamadığımız ‘muhafazakâr’ bir neslimiz var. Cılız fetvalarla hayatını idame ettiren, kafasına yatan mezhebi kendisine rehber edinen, bu da dindenmiş diyerek ne kadar şaz hüküm varsa onları sahiplenen, ne kadar dinî konu varsa cüretkârca cedelleşebilen, Ebu Hanife ve İmam Şafiî’yi Youtube’da veya Ramazan aylarında fetva veren hocalarla karıştıran, İmam Buhârî ve İmam Müslim’in hadis kaynağından bahsederken ilahiyat fakültelerinden birinde yapılmış akademik bir tezden bahsettiğini zanneden, yani dinleri artık kendilerine dar gelen bir nesil bu.