Mecidi ne anlatıyor?-Münire Daniş

Mecid Mecidi’nin filmini ilgiyle bekliyordum. Sinemayla ilişkisinin biçimi şiir olan bir yönetmenin, kamerasını Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in çocukluk hatıralarına yöneltmesi bende heyecan uyandırmıştı. Özellikle Mecidi’nin duygusal içeriği şiirle yakalama ve yansıtma başarısının, Peygamber Efendimizin çocukluğunun uyandırdığı rikkati nasıl bir derinlik ve incelikle yakalayacağını merak ediyordum.

Benim muhayyilemde Hz. Peygamber’in çocukluğu demek ayrılık ve hasret, hüzün ve gözyaşı, hayatın gerçekliği içinde gözden gösterişten uzak ilahi himaye ve onun gizli rahmetiyle avutulan rikkat demekti.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in yaşamındaki ilk izler acının izleridir. Babanın yokluğu, annenin ve dedenin ölümüne tanıklık… Onun mübarek yaşam perdesi ölüme şehadetle açılır. Bu izler rastlantısal değildir, yaşamın tabii şartları içinde, dünya denilen ayrılık yurduna muhataplığı gösterir. Anne, Ebva denilen yabancı bir beldede onun güçsüz elini avuçlayıp, “Ben gidiyorum, tek tesellim dünyaya senin gibi bir halef bırakmış olmaktır” diyerek gözlerini yumduğunda, sevgili evlat, annesinin kendisini emanet ettiği hizmetlisi Ümmü Eymen’e sarılıp gözyaşlarında kaybolmuş olmalıdır. Ebva’da derinleşen o büyük yalnızlıkta Peygamber Efendimiz, onu bir anne şefkati ile bağrına basan Ümmü Eymen ile himaye edilmişti. Ümmü Eymen ki Allah Resulü’ne sevgisiyle hususileşecek, ona ehli beytten sayılacak kadar yakın ve ismi cennetle zikredilecek olan önemli bir figürdür. Fakat Mecidi kendi sahnesinde Ümmü Eymen’e yer vermez. Ne yazık ki filmin bütünü için sahip olduğu amacın kurgusunda gerçek hayata yer açmak mümkün olmamıştır.

Peygamberimiz (s.a.v)’in çocukluğundaki bir diğer önemli himaye figürü olan Fatıma b. Esed’e de aynı sebeple yer vermemiş olmalı. Dede Abdülmuttalip vefat ettiğinde bir perde arkasında gözyaşı döken yetimi görüp, onu bağrına basan ve “Üzülme, ben sana dedenin yokluğunu hissettirmem” diyen (Ebu Talip’in karısı) Fatıma b. Esed’i anmayan bir çocukluk hatırası nasıl tam sayılabilir? Zira Peygamber Efendimizin de zikredeceği üzere Fatıma b. Esed, o hatırada bir anne gibidir. Öyle ki çocukluk sahnesinde, yetim ve öksüzdür diye kendi çocuklarından önce onu yediren, saçını yıkayınca gül yağı ile yağlayan anne yakınlığıdır. Âlemlere rahmet olacağını bilmediği çocuğu daima şefkatle bağrına basan Fatıma b. Esed, Resulullah için de sevgi ve hürmetle anılacak, vefatında kabrine uzanarak onun için dua edecek, gömleğini ona kefen olarak saracak kadar kıymetli bir figürdür. Fatıma b. Esed ve Ümmü Eymen yaşamın gerçekliği içinde Allah’ın seçtiği ve “O, seni yetim bulup barındırmadı mı” diye işaret ettiği himayenin gözden kaçmayacak kahramanlarındandır. Yönetmen, Resulullah’ın çocukluğundaki en büyük iki acının en büyük iki tesellisi olan bu kadın kahramanlara neden yer vermemiştir? Bu sorunun cevabı filmin mantığını ve nasıl bir bakış açısını güçlendirmeye çalıştığını da ortaya çıkarması açısından önemli.
Mecidi, Peygamber Efendimizin çocukluğunu kendi gerçekliği ve koşulları içinde değil, bir amacın kurgusu bağlamında başkalaştırarak ele alıyor. Bu, filmin bütününü kuşatan bir kurgu… Hz. Amine bir Hz. Meryem figürü olarak canlanırken, Abdülmuttalip kendi yaşamının doğallığından koparılıp bir peygamber dedesi halesiyle, bu misyonun ciddiyeti ve yalnızlığı içinde gösteriliyor. Ebu Talip, yeğeninin peygamberlik sürecine hazırlanmasını gözlemleyen ve kendini de ona adamaya hazırlanan bir havari gibi biçimlendiriliyor. Peygamber Efendimiz doğar doğmaz sanki Allah’ın elçisi olacağı belliymiş gibi etrafındakilerde bir ciddiyet, bilinçli bir himaye ve hazırlık atmosferi oluşuyor. Çocukluğunda ona yakın olarak yer verilen tek kadın kahraman Hz. Halime de bu atmosferi güçlendirmesi için, gerçekliğinden koparılmış bir hikâyeye malzeme ediliyor sadece.

Çocukluk boyunca Resulullah (s.a.v.)’ı çevreleyen ilahi himaye herkese fark ettirilen, gösterilen aslı olmayan mucizelerle tecelli ettiriliyor. Oysa biliyoruz ki Peygamber Efendimizin çocukluğundan itibaren yaşamı bir gerçeklik ve sadelik örgüsüyle oluşur. Yetimlik, öksüzlük, acılar ona isabet etmiştir ve onun Abdülmuttalip, Ebu Talip, Ümmü Eymen, Fatıma b. Esed’de bulduğu şefkat ve himaye elbette Allah’ın gözetmesidir. Rabbi ona doğal bir örgü içinde daima “lütfetmiş ve onu hoşnut etmiştir” (93/5). “Yakında Rabbin sana verecek ve hoşnut olacaksın” himayesi çocukluğundan itibaren böyle bir doğallıkla ona erişmiştir. Ne Hz. Hatice bir rastlantıdır ne Hz. Ebu Bekir ve bütün himayeler ve teselliler yaşamın gerçek süreci içinde tecelli etmiştir.

Peygamber Efendimizin başı üzerinde onu gölgeleyen bulutun, çobanlık yaparken Mekke’ye eğlence için giden arkadaşlarına katıldığında yolda onu kuşatan ve eğlenceden alıkoyan uykunun, üzerinden eksik olmayan Allah’ın elinin himayesinden Resulullah (s.a.v.)’ın kendisi dâhil kimsenin haberi yoktur. O böylece kendi toplumundaki tabii hayat koşulları ve somut yaşam içinde “el-emin” sıfatını alacak, ahlakıyla övülen ve sevilen bir genç olarak takdir görecektir. Onun ne risaleti mucizelerle ayrılmış, ne rehberliği varlıkla imtiyaz kazanmış, ne toplumdaki yeri uhrevi bir dokunulmazlıkla erişilmez kılınmıştır. Çocukluğunda çok gözyaşı dökmüş, peygamberliğinde kırık kalplerin (hüzün) emsali olmuş, “kuru ekmek yiyen Kureyş’li bir kadının evladı” olarak bilinmeyi yeğlemiştir. Peygamber Efendimizin böyle bir süreç içinde sadelikle izlenen yaşamının en yüce örnek olması için bu tabiliğin gerektiğini anlıyoruz. Allah bunu, “Çünkü ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır” diye izhar edecektir.
Mecidi ise, gerçek hatıralarla algılanan yaşamın, olgularla birlikte doğal biçimini koruyarak kendini temsil etmesini istemiyor. Öyle anlaşılıyor ki bu, Peygamber Efendimizin çocukluğunu, daha kundakta iken konuşan ve mucizeleriyle bilinen Hz. İsa’ya yaklaştırmak istemesinin eseridir. Evini bereketlendirdiğini bildiğimiz Hz. Halime’yi ölümcül bir hastalıktan iyileştiren dokunma mucizesi; denizleri kaynatıp karaya balık yağdıran rahmet mucizesi; kız çocuğunu toprağa gömen, kölelere işkence eden Mekke cahillerine peygamberlik olgunluğuyla müdahale etme iradesi… Hiçbir açıdan anlam veremediğim, sırtı dönük oturan Peygamber Efendimizin görüntüsü eşliğinde işittirilen kırbaç sesleri ve her kırbaçta Peygamberimizin omuzlarının sarsılması sahnesi… Filme maksatlı bir netlikle sıkıştırılan Yahudi entrikaları aslı olmayan sahnelerdir ve Peygamberimizin risaletini Hristiyan dünyaya yakın hissettirme çabasının gafletidir.

Filmin kilise müziğiyle kurulan bölümleri de aynı garabetin eseridir. Filmde müzik dahi iki koldan ilerler. Biri kilise müziği formu diğeri arabesk form, yani peygamberlik kavramına sahip olma ortaklığını kullanarak Doğu Batı buluşmasını, kaynaşmasını sağlamaya çalışan bir zemin…
Filmin; Haşimoğulları ile Ümeyyeoğulları arasındaki tatsızlığı bir huzursuzluk atmosferi olarak benimsemesi, Abdülmuttalib ve Ebu Talib’i Mekkelilerden uzaklaştıran tuhaf bir yalnızlıkla aksettirmesi, Ebu Süfyan ve Ebu Cehil’i kötülük imajı olarak abartması ise filmdeki en masum gariplikler olarak duruyor.

Filmin sonunda maksadını belli eden, “Ey ehli kitap, sizinle bizim aramızdaki ortak söze gelin” ve “Bir kavme olan öfkeniz sizi haksızlığa sevk etmesin” ayetlerinin son söz olarak seçilmesi… Son görüntü olarak da Peygamber Efendimize kadınların biat etmesini sembolize eden suda beliren kadın elleri görüntüsüyle İslam’ın kadına teslim ettiği özgür iradeye vurgu yaparak, Batı için bir yakınlık sağlama ve anlaşılma çabasını gösteriyor.
Mecidi, filmindeki bazı gerçekler ile gerçek dışını birleştirmesini, kişisel çabasını “tarihî gerçeklerle birlikte kendi izlenimlerim” diyerek makulleştirmeye çalışsa da, söz konusu Allah’ın Peygamberi, insanlığın kurtarıcısı ise bu kutsiyet hiçbir fantaziyi, gerçek dışını, özü bozan yorumu, aslına sadık kalmayan ifadeyi kabul edemez.
Hasılı filmin sonunda büyük bir hayal kırıklığı içinde bu filmin, zannedildiği gibi seyirciyi Peygamber Efendimizin çocukluk hatıralarıyla karşılaştırmak üzere çekilmediğini anlıyoruz. Hatıra şiirsel bir niteliktir. Duygusal olarak algılanmaya açıktır. Film ne böylesi bir şiirsel derinlik ne de duygusal algılamanın güçlü etkilerini uyandırabiliyor. Bu manada benim için yakalanmış tek kare, Peygamber Efendimizin elbisesinin bir dikene takılması, dikenin dahi sevgisini hissettirebilmesi, Peygamberimizin dikeni incitmemek için nazik dokunuşla elbisesini kurtarmaya çalışması sahnesidir. Oysa Mecidi’den nice böyle sahne beklenirdi. Fakat ne yazık ki filmi, anılara değil izlenimlere, gerçeğe değil kurguya, sevgiye değil amaca, paylaşmaya değil kabul ettirmeye dayanıyor. Kendi zamanının içinde yaşayan Peygamber (s.a.v.)’in takdir edilen çocukluğunu değil, izlenimler mizanseni ile ona verilecek peygamberliği bir kavram, bir mucize çerçevesine sıkıştırıyor. Bu müdahale ise yaşamın gerçekliğine inmenin yolunu tıkıyor. Oysa bir peygamberin yaşamını yansıtma olguların, hatıralara sadık kalmanın, gerçeğin, anlamın peşinde olmayı zorunlu kılar. Gerçeğe sadık kalmayan bir yansıtma hakikate giden yolu tıkayan bir “sorun” olmaktan öteye gidemez. Hz. Muhammed-Allah’ın Elçisi filmi de peygamberliği kanıtlamayı tekrar eden olağanüstülükler, gerçek dışı bir kompozisyon, sevgiyi ve anlamı çarpıtan bir proje, ispat peşinde olan bir yücelik tasavvuru ve bugünün dinler sorununa uzlaşmacı bir çözüm sunmaya dayalı bir peygamberlik yorumu olarak sorgulanmaktan başka bir karşılığı hak etmiyor.