Kuyunun dibindeki şehir: New York-Özgen Felek

Paul Auster, “Cam Şehir” der, New York için. Dudaklarının ucunda ha düştü ha düşecek sigaralarıyla, beyinleri patlayıncaya hayatın anlamsızlığını ve insanların duyarsızlığını sorgulayarak, devasa gökdelenler arasında şehri adımlayan pek mühim ve ulvi kaygıların yazarları için New York camdan bir şehir olabilir; elleri sudan çıkmayan titiz Türk kadınları için çöpten ibarettir. Rivayet odur ki, mübalağa mıdır bilemem, “Bu şehri geceden çamaşır suyuna yatırmak gerek” diyerek bir kova deterjanlı su alıp, bütün şehre cam kapı girişenlerine, sıcak sabunlu sularla sokakları, kaldırımları yıkamaya yeltenenlerine dahi rast gelindiği vaki imiş de, Allah’tan, izan sahibi eş dost, “Bırak Alla’sen, değmez!” diyerek onları zapt eder imiş.
New York’un elleri sabun kokan Türk hanımlarını çileden çıkaran çöp ve temizlik meselesinin ehemmiyetini şunun şurasında çeyrek asır öncesinin İstanbul’unda yaşamış olanlar bilir en iyi. Yanar döner reklam panoları, yıldız yıldız ışıldayan gökdelenleri, güzel kadınların resimleriyle süslenmiş sokakları, vitrinleri gösterişli elbiseler ve mücevherlerle döşenmiş pahalı mağazaları, parkları, müzeleri, kafeleri, sergileri, müzikalleriyle dışardan bakınca göz alıcı ve gönül çelicidir amma, bilen bilir, aslında farelerin, tahta kurularının, parıltısız insanların ve eksik hayatların şehridir New York.
Hayırsız bir koca elinde kıymeti bilinmemiş güzel bir kadının hüzünlü hikâyesi gibidir onun hikâyesi. Vaktinde paralı bir kocaya verip başını bağlamışlar da, o koca şimdi nerde gezer tozar, kimlerle yatar kalkar, parayı kumarda mı zamparalıkta mı yer bilen yok gibidir sanki.

amerka

Akşamları allanıp pullanıp, bütün yaldızlarını takıp takıştırınca, gören, döner bir daha bakar. “İşim olmaz; başımı çevirip bakarsam namussuzum!” diyen adam yalan söyler. Lakin gün ağarıp da gecenin ışıltısı ve parıltısı pul pul dökülünce, kalabalıklaştıkça şişmanlamış, şişmanladıkça hantallaşmış, hantallaştıkça tembelleşmiş, tembelleştikçe kendine ve çocuklarına bakamaz hâle gelmiş ve en nihayetinde her şeyi boş vermiş bir şehirdir sabaha kalan.
Eve kaçta gelir, kaçta yatar; sabah evden kaçta çıkar, belli değil. O yüzden New York için uyumayan şehir derler de; o aslında uyutmayan şehirdir. Her şeyi, ama her şeyi sokakta yaşar. Varlıklar da yokluklar da, aşklar da ayrılıklar da, düğünler de ölümler de sokakta yaşanır bu şehirde. Âşığını en yakın arkadaşıyla basınca öfkeyle kendini sokağa atan kadınlar, “Hiçbir şey göründüğü gibi değil” diye ağlayan yalancı âşıklar, neşeli kahkahalarıyla geceyi yırtan sarhoş komşular, sattığı esrarın parasını alamayınca kulakların daha önceleri hiç işitmediği küfürleri bir nefeste sıralayabilecek maharette satıcılar, asfaltı bağırta bağırta araba yarıştıran zıpır gençler, ölmeden önceki son uyuşturucusu için yalvaran dilenciler, ellerindeki İncil’i gökyüzüne savura savura günahkârları kızıl bir cehennemle tehdit eden ateşli vaizler, ne cehennemden korkusu ne cennetten umudu kalmış fahişeler, korna sesleri, ambulans, itfaiye, polis sirenleri derken hayatın yükünden ve en çok da kendinden bitap düşüp sabaha karşı sızan şehir insanı, daha gün ışımadan bir önceki günün bütün yorgunluğunu, bıkkınlığını, pişmanlığını torba torba şehrin sokaklarına kusmaya başlar.

İnsanı canından bezdiren yapış yapış yazlarda, jilet gibi kesen kış soğuklarında caddelere sağlı sollu istiflenmiş çöp torbaları arasından sarhoş kusmuklarına ve asfalta yapışmış sarı sulara basmadan, yerin altında yaşayan siyah bir ejderha gibi şehrin suratına suratına nefesini üfleyen sokak mazgallarının üstünden atlaya zıplaya yolunuzu bulmayı bir şekilde öğrenirsiniz öğrenmesine de, yüzünüzü yalayan çöp ve sidik kokusundan kaçabilmeniz o kadar da kolay olmaz.
Sokakta yenilip sokakta içilen, sokakta yatılıp sokakta uyanılan şehir, umumi helaların azlığı (hatta yokluğu) nedeniyle, işsizler, evsizler, yersiz yurtsuz göçmenler için sokakta hacet giderilen şehir de olmuş aynı zamanda. Yaz sıcakları bastırınca, şehrin aşktan gözü kör olmuş yabancıları, “Ah, ben bu kokuyu biliyorum! Adı dilimin ucunda…” diyerek heyecanla sağa sola bakınırlar, lakin dillerinin ucundakinin sidik kokusu olduğunu, hangi caddenin hangi köşesinin ve hangi gökdelenin hangi dibinin hangi ihtiyaca binaen kullanıldığını görerek ve yaşayarak öğrenebilirler ancak.
Nefesleri kesen bu keskin koku kışla birlikte karın altına gömülünce yüreklere bir ferahlık yayılsa da bu keyif çok uzun sürmez; kışın derdi yazınkinden bin beterdir. Sokakları dolduran karı temizlemeğe üşenen belediye, “Para yok, adam yok, araç yok, yok oğlu yok…” diyerek haftalarca yerden kaldırmadığı karı, buzu, çamuru bahane edip caddeler boyunca yatan çöp torbalarını toplamayı erteler durur.

 

“Birinin çöpü bir başkasının hazinesidir” kaidesince, ekmeğini çöpten çıkaran geri-dönüşümcüler ile sokakların asıl sahipleri olan evsizler ve deliler torbaları tepelerinden deşelemeye, fareler ve sincaplar kıyısından kenarından kemirmeye başlayınca şehrin başından attığı, çöp torbalarına tıkıştırıp sakladığı ne varsa sokaklara saçılır: kovaTeneke bira kutuları; plastik Dunkin Donuts bardakları; kararmış muz kabukları; yırtık kanlı gömlekler; kırık votka şişeleri; topuğu kırık çizme tekleri; mavi, sarı, yeşil, beyaz naylon poşetler; karton Domino’s Pizza paketleri; kahverengi Starbucks peçeteleri; İngilizce, Rusça, İspanyolca, Almanca, Fransızca, Arapça, Türkçe cep sözlükleri; buruşturulup atılmış sigara folyoları; dibine kadar çekilmiş izmaritler; göndereni unutulmuş kartpostallar; ehemmiyeti kalmamış kartvizitler; vakti geçmiş konser biletleri; ayıp mekânların günaha çağıran afişleri; sahipsiz kadın cesetleri; hatta, af buyurun, kullanılmış… Neyse, gerisini dillendirmeyelim. Olur a, belki çoluk çocuk ayaktadır bu saatte de, okuyacak olur bu kirli ve edepsiz hikâyemizi.

Şehrin güneyine indikçe, her sokakta sizi adım adım takip eden metal tozuna, egzoz dumanına, ter, çöp, sidik ve ucuz kebap kokusuna, güneydeki mahallelerin göbeğine inşa edilmiş atık arıtmalardan yayılan lağım kokusu ve birkaç sene evvel şehri vuran Sandy Kasırgası’ndan kalan nem kokusu eklenir bir de. Sular yükselip de okyanus artık canına tak eden bütün kiri ve çöpü, utancı ve ayıbı getirip New York’luların suratına çarpıverince, henüz çöp sorununu halledememiş şehrin sırtına selden arta kalanların temizliği de binmiş. Her ne kadar okyanusun evlerin orta yerine kusup gittiği çer çöp bir şekilde temizlenmişse de, nem kokusu, şifresi hiç çözülemeyecek lanetli bir büyü gibi odaların, merdivenlerin, kıyafetlerin ve insanların üzerine sinmiş kalmış.

Kaçıp kurtulacak bir yer bulmak ümidiyle başınızı göğe kaldırırsınız, ama her şeyi tüketen şehir semaları, yıldızları, ayı ve güneşi de çok önceden yutup öğütmüştür bile. Son bir gayretle yerin altına koşarsınız, fakat daha metroya inen beton merdivenlerde insan bedeninin üretebileceği her türlü ifrazatın lekelerini görünce kışın soğuğundan, yazın sıcağından kaçan yersiz yurtsuzların, ayyaşların, keşlerin, fahişelerin, yerin üstünde ihtiyaç giderecek yer bulamamış çaresizlerin ve paslanmış demir raylar arasında koşuşturan lağım farelerinin sizden evvel yerin altını mekân tuttuğunu; şehrin yukardakinden çok daha büyük bir çöplüğü asıl burada sakladığını keşfedersiniz.
Bu gayya kuyusundan çıkmak için hışımla tekrar merdivenlerden yukarı çıkarsanız kendinizi şehre henüz düşmüş bir otobüs dolusu neşeli tatilcinin ortasında bulabilirsiniz bir anda. Siz, bedeninizi sürükleyerek, yorgun ruhunuzu teskin etmek için dingin ve lekesiz bir gölgelik ararken, onlar çiçekli hasır şapkaları, bir kutsal kitap gibi iman ettikleri haritaları, gıcır gıcır kameraları (ah, evet, şimdilerde bir de selfie çubukları), yanı başlarından akıp giden sefaleti, ayaklarının altında ezilen çöpleri, dibinde cesetler gizleyen çamurdan nehirleri görüp de görmezden gelerek, suratlarına çarpan kokuları duyup da duymazdan gelerek, iki-resim-fazla-çekeyim-de-konu-komşu-sorarsa- gösteririm telaşında, zaptı imkânsız bir iştiha ile “Times Meydanı senin, Özgürlük Anıtı benim…” koşturur dururlar.
Şehrin kör âşıklarının bu naif sevdalarını bilen gözü açık New York’lular, “Times Meydanı’ndan Yeni Yıl Gecesi Çöpü” veya “New York Eyaleti’nde Eşcinsel Evliliklerin Yasallaştığı İlk Gün’ün Çöpü” gibi şehrin pek özel günlere mahsus çöplerini satışa çıkararak kendilerince bir geçim ve eğlence kaynağı edinmişler. Hatta on iki sene içinde nerdeyse otuzdan fazla ülkeye bin küsur New York çöpü sattıkları dahi söylenir.
Tertipli, titiz Türk hanımları bu kirli ve pasaklı şehri temizlemeğe neresinden başlayacaklarının hesabını yapadursunlar, kendine sürekli yeni mukaddesler arayan başıboş ruhlar; azizlerin sümüklü mendilleri, şairlerin lekeli defterleri, şarkıcı kadınların ve futbolcu oğlanların ter kokulu gömlekleri… derken, en nihayetinde New York’luların atacak yer bulamadığı çöpleri de hunharca kutsamaya başlamışlar.