Köksal Alver: Yerli yerinde bir köy

Hayatın olanca hızla akıp gittiği, bir yerlere yetişme sorununun baş edilmez bir hâl aldığı, insanın kendini görme ihtimalinin giderek uzaklaştığı; metropol, dijital toplum, gelişmişlik, kalkınma, hız, haz, proje, rakam, internet, siber saldırı, uzay, bilişim, trafik, kalabalık gibi sözcüklerin hayata yeni çerçeveler çizdiği bir ortamda acaba bir köy tahayyülü nasıl gerçekleşir? Sonu gelmez bir kıyaslamanın bütün kelimelerin anlamlarını değiştirdiği, soruların, eleştirilerin, sorgulamaların inşadan, anlamdan, varlıktan çok daha önce akıllara üşüştüğü bir düzlemde; tatil, tatil köyü, eski, geri kalmışlık, yavaşlık, sakinlik, göç, virane, ihtiyar, sakinlik, kimsesizlik gibi kelimelerin boğazına yapıştığı, onu nefessiz bıraktığı bir zamanda yerli yerinde bir köy tahayyülünün imkânı nedir?
İnsanlık tarihinin köklü yaşam alanlarından biri olan köyün değerlendirilmesi, ister istemez böylesi soruları, dahası sonu gelmez kıyaslamaları akla getirmektedir. Oysa öncelikle bir köy, kendi anlam dünyası, kuruluş felsefesi, kurucu ilkeleri, yapısal özellikleri bakımından değerlendirilmelidir. Bunun adı yerli yerinde bir köy tahayyülüdür. Yerli yerinde bir köy tahayyülünün başlangıç noktası, bizzat köyün, köylünün ve köy kültürünün kendi varoluş çerçevesi olmalıdır. Köyün yerinin belirlenmesi, köyün kendi yerinde kendi anlam dünyasını inşa eden bir varlık alanı şeklinde tahayyül edilmesi önem arz etmektedir. Aksi hâlde, yerinde durmayan bir köy, tıpkı yerini bilmeyen kent gibi karmaşık tahlillere ve karışık okumalara muhatap olacaktır.

Taşranın Şahı
Taşranın şahı olarak görülen köy, daha çok kıyaslamalara konu olmaktadır. Köy, tıpkı taşra gibi, hep şehirle, metropolle, merkezle, şehirli ile kıyaslanarak anlaşılmak istenmektedir. Bu yaklaşım ise köyün kendiliğini, köyün kendi gerçeğini ve olması gereken konumunu doğru anlamaktan uzaklaşmaktadır. Oysa iyi bir tahlil, öncelikle, olgunun kendisini konuşmayı gerektirir. Yerli yerinde bir köy tahayyülü, bu bakımdan mühimdir. Yerli yerinde bir köy tahayyülü, köyün kendi gerçekliğini önceler. Yerli yerinde bir köy, kendini, sınırlarını, imkânlarını, zorluklarını, darlıklarını, açmazlarını olanca yalınlığıyla kendi dünyasında ortaya serer.
Bir insanlık birikimi, zengin bir insanlık tecrübesidir köy. İnsanın yerleşmesinin, yer tutmasının, bir yerde birikmesinin harikulade örneklerinden biridir. İnsanın elinin coğrafyaya dokunup oradan mekânlar üretmesini, sonra o mekâna kendisini yerleştirip baş döndüren bir hayata dâhil olmasını imleyen büyük bir adımdır. Örgütlü toplumun inşasında, insanın örgütlü bir toplumsal yapı kurmasında öncü roller üstlenir köy. Kadimdir, klasiktir, eskidir; yeni zamanlara kadar gelen, yeni zaman ilişkilerini, yeni zaman bakışlarını hâlen belirleyebilen, zamanın esrarlı ıslığına asla kayıtsız kalmayan aktif bir aktördür.

Zamanın esrarlı ıslığı, köyün katmanlarını kulaklara fısıldar ilkin. Çağıl çağıl bir köy hayatının, gümrah, zengin, müreffeh anlarını hatırlatır. Ekinler boy verir tarlalarda, otlar boy atar çayırlarda, hayvanlar dört dolanır meralarda. Duvarlar yükselir evler kurulur, kıvrım kıvrım sokaklar ortaya çıkar, tandırlar yakılır ekmekler pişer, uzaklardan sular getirilip çeşmeler yapılır, bentler kurulur, arklar çıkarılır, bir bereketli rüzgâr her bir yanı sesle doldurur ve sese insan ses verir, derken bir hayat belirir. Köy, nice insanla, nice sesle, nice hikâyeyle var olur. Zamanın esrarlı ıslığı köyün köklü ve esaslı bir gelenekle, görenekle, türküyle, ağıtla, ninniyle, kültürle, hatırayla yoğrulu dünyasını sunar. Ekinin ekmeğe dönüşmesi gibi insanın bir kültür varlığına dönüşmesini belgeler köy. Bir hayat numunesi olan köy, insanın zamanı dönüştürmesini ve elini toprakta gezdirip oradan bereketli hayatlar üretmesini müthiş bir şekilde örnekler.
O esrarlı ıslık, sonu gelmez rüzgârlar gibi gün gün gücünü kaybeden, yoksullaşan, köhneleşen, bir viraneye dönüşen köyden de haberler düşürür. O görmüş geçirmiş bilge, o zamanın tozunu yutmuş ihtiyar, o insanın ciğerine inen ateşi hisseden yaşlı dünya, artık kendi zamanının, dilinin, bakışının değişmekte olduğunu, başka zamanların, söylemlerin, dillerin arzıendam ettiğini, adına kent denen, şehir denen, metropol denen, gurbet denen bir devranın tepesinde dolanıp durduğunu anlar. Buna rağmen yaşar ama bu yaşantısı hiç de eski yaşantısına benzemez. İnsanlarını yitirir, çocukları ve gençleri kente kaptırır.

Sonra mekânlar, sonra evler, sonra hayvanlar, sonra nesneler ve eşyalar, sonra sesler ve kokular, sonra araçlar değişir. Köy, değişen, başkalaşan, dönüşen bir fotoğraf sunar. Araçlar, nesneler, insanlar, kokular, sesler zamanla değişir ve köy bütün bunlara yetişmek kaygısını taşır; ha bire şehre, metropole, hızlı dünyaya kendini taşımanın, kendi anlam dünyasını ulaştırmanın, kendi değerlerini hatırlatmanın derdine düşer.
Kendini dünyaya tırnaklarıyla kazıyan köy, her şeye rağmen bu dünyadan kopmayı düşünmez, bu dünyanın ilişkilerinden uzaklaşmayı istemez. Ekonomiyi, siyaseti, edebiyatı, gündelik hayatı, kültürü, dinî hayatı kendince okumayı, değerlendirmeyi ve etkilemeyi sürdürür. Bunu insana, zamana, mekâna, hayata yeni anlamlar katarak gerçekleştirir; şehirli, modern, küresel bakışların altında kendi gerçekliğini var kılmayı dener.

Devamı Nihayet Dergi’nin 32.sayısında…