Kemal Özer: Köylü üretiyor mu,ürettiğini yiyebiliyor mu?

Karye yani köy, yerleşim biriminin en küçüğü… Köyden bir büyük yerleşim yeri olan “kasaba” ise, “kasabı olan yer” demekti. Köyü, kasabadan ayıran en önemli şey, köyde çarşı pazarın olmamasıydı.
Yakın zamana kadar köy halkı ziraatla uğraşırdı; bu nedenle de tarla, bağ, bahçe, ahır, ağıl gibi mekânlara sahipti. Şehirlerde ise zanaatkâr, esnaf/tüccar, memur, devlet adamı ve askerler yaşardı.
Köylü zirai ürünler üretir, hayvan yetiştirir; buğday, arpa, meyve, sebze, koyun, keçi, sığır yani ne kadar mahsulatı olmuş ise zekâtı ve ailesinin ihtiyacını ayırdıktan sonra, kasaba ve şehirdekilere satardı. Onlardan da zirai ve insani ihtiyaçları için gerekli olan, kasaba ve şehirdeki zanaatkârların ürettikleri eşyayı alırdı. Modern zamanların bulaşıcı hastalığı olan işsizlik, ne köyler, ne kasabalar, ne de şehirlerde görülen şeydi.

Köyde bir bakkal olur. Orada iğne, iplik, lastik, gaz yağı, gaz lambası, pazen, çarık, ayakkabı, kap kacak gibi köylünün kendi üretmediği veya üretemediği ihtiyaç malzemeleri bulunurdu. Paranın nadiren görüldüğü, takasın cari olduğu bir sistem vardı. Bakkalın defterinin bir sayfasında müşterinin aldıkları, diğer sayfasında da, alırken veya farklı zamanlarda verdiği; buğday, arpa, kuru üzüm, pekmez, yumurta vs. gibi mamuller yer alırdı. Kısacası alanın ve satanın razı olduğu bir sistem vardı.
Kişinin barınabileceği büyüklükte eve sahip olması havâic-i asliyeden (asli ihtiyaçlar) idi. Ayrıca herkesin mutlaka barınacak bir evi olurdu. Yoksa el birliği ile yeni aileye bir ev inşa edilirdi. Hem de çoğu kez sıhhatli ve muhkem bir yapı… İslam’da sadaka ve zekât önemli bir ibadet ise de, esas olan bunları almak değil, vermek… Kişinin rızkını kazanacak işlerle uğraşması ve alın terinin ürününü yiyip içmesi esas olduğundan, herkes alın terinin peşinden koşar, kolaycılığa kaçmazdı.

Ömrümün ilk yirmi yılının geçtiği köyde olduğu gibi, her köyün bir iki meczubu, dinî bilgilere sahip birkaç hocası olurdu. Bunamak, kanser olmak, parkinson, alzaymır (Alzheimer), AIDS, kalp damar sorunu, şeker hastalığı gibi büyük ölçüde Batı kültüründen neşet eden musibetler asla görülmezdi. Yaşlanmadan ölmek istisnai bir hâldi. Hayvanlar güneşin doğuşuyla mera, kır ve bayıra otlamaya gider; dilediğini yer içerdi. Kimse ona, ne yiyeceğini, ne yemeyeceğini de bildirmezdi. Bu nedenle, hastalık nedir onlar da köylü de bilmezdi.
Öğretmen okumaya istidadı olanları seçer, ailesine onu okutmasını önerirdi. Diğerleri ise ata mesleğine devam ederdi. Bir çift öküzü, atı veya katırı olana “çiftçi” denirdi. Köyden çiftçi çıktığı gibi, zanaatkâr da, muallim de, müderris de, paşa da, memur da, amir de çıkardı… Amma bunlar herkes değil, sadece istidat ve gayreti olanlar için geçerliydi. Tarihteki ulema sınıfına baktığımızda, azımsanmayacak bir bölümünün de köylerden seçilerek gönderilen gençler olduğu görülür. Herkes birbirini bilir, âdet, gelenek ve göreneklere hürmet edilir, hiçbir yabancı sokakta kalmaz, köy odaları ücretsiz misafirhane görevini görürdü.

Devamı Nihayet Dergi’nin 32.sayısında…