Kartalın Seçtiği Toprak: Antakya

Hande Topbaş

Bu şehir doğunun müsamahakâr kraliçesi. Minarelerden okunan gürül gürül ezanları, yanık yanık yükselen Ortodoks ilahileri, caminin avlusunda Fatihalarla ağırlanan havari kabirleri, sakin Ermeni köyleri, bir sütunun tepesinde kırk yıl yaşayan Aziz Simon’u, güvercinleri, ülkesinden kaçıp bu topraklara göç etmiş Suriyeli çocukları var bu şehrin. İncil yaprakları dünyaya Antakya’dan yayılmıştır. Anadolu’nun ilk camii Habib-i Neccar’ın dar merdivenlerden inilerek girilen odasında, Müslüman mabedinin koynunda yatan doğru yolu bulmuş bir Hıristiyan, cennetle müjdelenmiş bir kul var.

Hatay evleri birbirini kucaklayacak kadar yakın birbirine. Cami duvarına korkmadan, çekinmeden yapışmış kilisenin tuğlaları. Din, dil ayrımı, eriyip akıp gitmiş Asi’nin sularıyla birlikte. Rum Ortodoks kilisesindeki ayin devam ederken kulaklarıma inanamadım. Hıristiyanlara Arapça vaaz veriliyordu. Oysa ‘nun’ ve ‘elif’ hiçbir kitaba yakışmadı, Kur’an’a yakıştığı kadar.

Demir Köprü’den baktım, ters akan Asi Nehri’nin çamurlu sularına. Doğa ve tarih bu şehrin kaldırım taşlarına, defnenin yapraklarına, Cin Kulesi’nin yıkık dökük duvarlarına, Hızır’la Musa’nın buluştuğu taşa saklanmış beni bekliyordu. Taş duvarlı dar sokaklarda yürürken gördüm, Suriye’den gelen çocuklar, yarım yamalak Türkçeleriyle çoktan bir takımın fanatiği olmuş, eski evleri birbirine bağlayan kemerlerin altında top oynuyorlardı. Yaşlı bir kadın bastonundan ziyade kendinden daha yaşlı, daha yorgun bir adamın koluna yaslanıyordu. Tahta panjuru aralık, menteşeleri gevşemiş pencereden içeri baktım. Beyaz keten örtülü sedire ayaklarını toplayıp oturmuş, masal anlatan bir ihtiyar vardı. Etrafını çevrelemiş çocuklar, ne odadaki renkleri solmuş kalem işlerini ne de efsaneyi daha iyi duyabilmek için kafasını içeri uzatan kadını görüyor; Zeus’un kartalı gönderdiğine inanmış, kurbanın kanı şimdi, burada, sedirin yanında akmış gibi korkuyla titreyerek masalın esiri olmuşlar; son cümleyi bekliyorlardı.

Şehrin Efsaneleri

Ben de kapıldım şehrin masalına. Genç güzel bir kadın belirdi, şehrin girişindeki geçidi kaplayan ağaçların arasında. Toprak döne döne ayaklarından yukarı yükselip sis bulutu oluşturuyor, sertleşip kabuklaşan derisindeki çatlaklar belinden omuzlarına doğru yükseliyordu. Gözleri kapanmadan, saçlarının kokusu yapraklara sinmeden önce gördüm Defne’yi. Ağlıyordu. Yol yol, taşı, toprağı yararak, çağlaya çağlaya bir tepeden dökülene kadar aktı gözyaşları. Apollo’nun koşan ayak sesleri duyulmaz oldu.

Kesik başını kolunun altına sıkıştırmış, üstünde bir damla kan lekesi olmayan, tertemiz giyimli güçlü bir adam, hızlı adımlarla ilerliyordu. Sanki ölümüne değil de bunu yapanları bekleyen ıstıraba hayıflanırmışçasına geldiği gibi kayboldu ağaçların arasında. Bir oba kuruldu dağların eteğine, atların sırtında ilerledi yiğitler. Önlerinde Ertuğrul. Bir yolcunun çantasında taşıdığı ölü balık denize atlayıp yüzmeye başladığında, Büyük İskender’in gölgesi ben görmeden kayboldu. Parmağımda olmayan bir yüzük kayıp düştü toprağa. Eğilip aldım. Üstünde kanatları açık bir kartal vardı. Gözleri lâl.

Küstah bir kralın doğaya meydan okuması: Titus Tüneli. İnsan eliyle denize kadar açılan ve artık kurumuş kanallardan, yıkık köprülerden geçip sütunlarla süslü kaya mezarlarına vardım. Beşikli Mağarası’ndaki kabirlerin ölüleri kayıp. Yol üstünde gördüğüm lahitler kayaların üstünden her an düşecekmiş gibi dursa da yüzyıllardır yağmura, depreme ve hatta hırsızlara rağmen yerlerini koruyor. Kapakları aralık, köşeleri çatlak, yazıları silik.

Cami-Çarşı

Çarşının en kalabalık sokağında, birbirine nispet varını yoğunu vitrinlere sermiş dükkânların, elleri kolları poşetlerle dolu, kına alışverişine çıkmış kız annelerinin, koşturan yeni yetme çaycıların, bir simit satabilmek için çığıran çocukların arasından bir an kaçıracağımı sandığım dar kemerli girişten geçip her adımda kalabalıktan, gürültüden uzaklaşarak vardım avluya. Gösterişli kubbesi, süslemeli sütunları, göz kamaştıran bir şadırvanı yoktu Ulu Cami’nin. Olukta kalmış abdest suyundan içen serçeleri, dizini kıramadan yamru yumru oturup titrek sesiyle Kur’an okuyan yaşlıları, koşturmaktan yorulup su içmeye gelen terli çocukları vardı. Memluk devrinin sadeliği taş duvarların serinliğine, revakların yuvarlak hatlarına, tahta işlemelerin sıcaklığına sinmiş dünyadan bir an olsun koparıp almıştı beni. Yüzyıllardır okunan ayetler, kılınan teravihler, secdede dökülen yaşlarla yıkanmıştı sütunlar. Avucumda biriken Fatihalar inci tanelerine dönüşüp basamaklarında oturduğum minberin mermer zeminine düşmeden önce gökyüzüne üfledim. Bir annenin okula ilk bıraktığı gün evladına, bir sevgilinin savaşa gönderdiği erkeğine, babasını kabre indiren oğlun avcuna koyup üflediği öpücük gibi onları gökyüzüne yolladım.

Bakır döndükçe yumuşayıp şekil aldı ateşte. Çekiç, metal kaleme vurduğunda, nargile fokurdadı, zarlar döndü. Bardak soğumadan yeniden doldu çaylar ve genç kızların ince, güçlü parmakları ipek tezgâhlarında hızlı, bir an olsun takılıp  şaşkın, çaresiz kalmadan dokudu ham kumaşı. Yaşlı adamın damarları şişmiş, sepet örmekten nasırlaşmış elleri titriyor, ne yanından geçen turistler ne de ben uzanıp da bir tane satın almak şöyle dursun, onu görmeden, farkına bile varmadan Uzun Çarşı’nın içinde ilerliyorduk. Cami, han, hamam, çarşı bir aradaydı. Antakyalılar yüzyıllardır farkında olmadan, burada birbirleriyle karşılaşıp selamlaşıyor, kızlarının çeyizini, oğullarının ilk ayakkabılarını buradan alıyorlardı.

Yüzünde helebet yok, ama “the madır of Kris”

St. Pierre Kilisesi’nin dağa yaslanmış duvarı mağarayı gizlese de adak kandilleri duvarlara yansıyıp  silinmiş resimleri aydınlatmaya çalışıyordu. Kilisenin içine açılan tünel Hıristiyanlığın gizli yaşandığı zamanlarda dinsiz kralın zalim askerlerinden kaçıp saklanmak için kullanılsa da bugün sonu olmayan bir delik. Dışarı çıktığımda ayakkabısının burnu açılmış, sümükleri aktığı yerde kuruyup çatlamış sevimli bir oğlan çocuğu elimden tutup “Bös böğük kayaya bak, yüzü avrada benzeyen. Heyde heyde, pire kimisin abla yakınına gidek.” diyerek beni yüz hatları silinmiş Meryem Ana Kayası’na götürdü. On yıllık rehber edasıyla devam etti; “Diğne beni yüzünde helebet (nur) yok, ama Mariam bu. Dı madır of Kris. Okeyyy?” Duraklamadan anlatıyordu Antakya’nın tarihini, tek tek işlenen mozaiklerin değerini. Oysa  onun kendi hikâyesini, deniz tanrısını sonsuzluğa uğurlayan mükemmel renkteki mozaiklerden daha çok merak ediyordum. Beraber yemek yedik. Künefe közde kızarıp şerbetle kabardı ve ben koca bir kaşık dondurmayla serinlettim onu. Beni çeken her zaman tatlıydı. Ne içli köfte ne de humus.

Güneşin alevleri sönerken St. Simon Harabelerinin olduğu tepeden baktım ufka. Kemerli kapılar çökmüş, sütun başları bir kenara yığılıp kalmıştı. Oysa kayaların üstüne İsa’nın haçını çizmişti bu kutsal mabet. Bugün ne bir duvarı ne de direk üstünde kırk yıl yaşayan keşişi var. Sadece sütunun geniş  kaidesi kalmış. Rüzgâr portakal ve defne kokularını taşırken burnuma alaca karanlık çökmüş, yolunu şaşıran kirpi yavrusu paçamdan yukarı tırmanmaya başlamıştı.

Hızır’la Musa’nın buluştuğu kayayı üç kez dönüp, mırıldandığı duaları Fatiha’yla mühürledikten sonra dualı ellerini yüzüne, gözüne sürüp daha kabirsiz türbeden çıkmadan başına bağladığı türbanı avuçlarına almıştı bile. Huzurluydu. Nerden öğrendi, nerden duydu bilinmez ama bu taşa inanmıştı bir kere. Ben taşın etrafını bir veya üç kez dönen, daha etkili olsun diye dokunarak, öperek ilerleyen kalabalığa şaşkınlıkla bakarken onlar da benim sırık gibi yollarını kesmeme içerlemiş olacak ki en yaşlı kambur olan “Hadi kızım, hadi dön!” diyerek beni azıcık iteklemiş, ben ise batıl inançlardan kaçarken bilmediğim pek çoğunun ağına düşmüştüm.

Apollo’nun Avuntusu: Defne Yaprağının Kokusu

Sonbaharda toplanan defne meyveleri kalıp kalıp sabun olmuş ve bir damla hüzün, bir damla özgürlük gizlenmiş içine hep. Yıllardır her hasatta kazana atılan tek altın, genç kızların sabun köpürerek erirken bulmayı ümitle bekledikleri o tek altın yok artık.

Ama Harbiye Şelalesi defnenin gözyaşı olamayacak kadar mutlu akıyor. Yemyeşil dağlardan aşağı etrafa serinlik, toprağa hayat, insanlara umut vererek ilerliyor. Soğuk. Bir kadının çaresiz, yalnız, karşı konulmaz bir güç karşısında taşlaşan kalbi kadar soğuk. Kuru toprağa dizilmiş masalara oturmadım. Şelalenin oluşturduğu su birikintisinin içine, ıslak kayaların hemen yanına kurulmuş masalardan birine yerleştim. Bu masada benden başka sadece kuşlar vardı. Ekmeğimi onlarla paylaşırken Apollon’u düşündüm. Sevdiği kadını büyüleyememiş; şiirlerde, şarkılarda onunla yan yana anılmakla kalmıştı. Toprakananın sakladığı güzeller güzeli kadını göremese de defneyaprağıyla avunabilir miydi? Ağaçtan bir yaprak kopardım, elimde parçalanana kadar ovuşturup kokusunu içime çektim, gözlerim kapalı.

Yüzüğümdeki kartalın gözleri kapandı.