İnsana ne kadar yemek lazım?-Osman Bülent Manav

Sıskalığımla tezat oluştursa da, yemek yemeyi severim. Farklı lezzetler denemek, başka dünyalara ait, bize uzak mutfakların tadına bakmak hoşuma gider. İlk bakışta ne kadar aykırı görünürse görünsün, inançlarımla çelişmeyen her gıda maddesine kapım açıktır, yeni bir keşif hevesiyle, en azından bir kez tadarım. Uzun lafın kısası, kolay kolay iğrenmem. Ama bu yeme faaliyetleri esnasında midemin kaldırmadığı bir şey var ki, o da (bilhassa otellerdeki) açık büfe servisler ve açık büfeye kıtlıktan çıkmışçasına hücum eden ahalinin yeme şehveti.
Oradan oraya koşuşturan, birbiriyle alakasız yemekleri, aynı tabağa delice istifleyen, sonra bir kısmının tadına bakıp, bir kısmını, elini bile sürmeden çöpe gönderen insanlar. Karın doyurmak yahut lezzetli bir yemekten haz almak için değil de, mekân sahibine, ödediği paranın karşılığı miktarınca zarar vermek için yırtınan çekirge sürüsü. Dindar ve seküler kesimlerin yekdiğerine en yakın, en benzer olduğu anlardan biri.
Açık büfeler arasında pürtelaş koşuşturanlar, Tolstoy’un meşhur hikâyesindeki Pahom’u hatırlatmıyor mu size de? “İnsana Ne Kadar Toprak Lazım”ın başkarakteri; geniş, daha geniş, çok daha geniş topraklar isteyen Pahom. Başkırlar’ın reisi, gün doğumunda kalpağını çıkarıp, yere bırakır. “İçine bin ruble koy” der. Pahom koyar. “Şimdi bu noktadan başlayıp akşam yine burada olacak şekilde yürümeye başla. Yürüyerek etrafını çevirdiğin bütün arazi senindir. Ama gün batımında burada olamazsan toprak da gider, bin ruble de. Ona göre.”
Hikâye malum. Pahom, şurası çok güzel, orayı da dolaşayım, şu derenin, şu arazinin etrafını da çevireyim diye koşuştururken, gün ufukta iyice eğilmiştir. Panikle başlangıç noktasına koşmaya başlar. Güneş batmadan yetişir, lakin kalpağın üzerine yığılıp kalır. Bakarlar ki ağzından kan boşalmış, Pahom ölmüş. Oracığa gömerler. Son sözü Tolstoy söyler: “Onun ihtiyacı aslında üç arşın kadar topraktı…”

Devamı Nihayet Ekim sayısında…