İlleri var bizim ile benzemez-Özgen Felek

“… ve zann iderim ki sizi bu fikrinizde biraz yanıltan şey burada gördüğünüz insanları Avrupa’dakilerle mukâyese iderek binâ-yı fikr itmenizdir ki, fikrimce en büyük hatâ bu noktadadır. Burada, her şey başkadır, ama her şey… Bilhassa insanlar…”

Mehmed Rauf, Karanfil ve Yasemin, Amedî Matbaası, 1921, s. 56.

Amerika’ya ilk geldiğim zamanlarda, bir öğleden sonra küçük bir kasabanın olabilecek en kalabalık caddesinde otobüs bekliyordum. Birden, orta yaşlarda beyaz bir Amerikalı caddenin öte yanından “Hey, leydi! Başörtünü çok beğendim! Çok güzel bir başörtüsü!” diye bağırarak bana el sallamaya başladı. Kalabalığın içinde kaybolup giden bu meçhul hayranımın ardından bir müddet bakakalmıştım. Şaşkınlığım, başımdaki örtü yüzünden senelerce devam eden bir itilip kakılmışlığın, horlanmışlığın, yok sayılmışlığın ardından gelen bu beklenmedik iltifattan mütevellit değildi sadece. Bizim oralarda, bir adam hiç tanımadığı bir kadına sokağın öte yanından (Hem de elini kolunu sallayarak! Tövbe estağfirullah!) başörtünü çok beğendim, diyerek iltifat etmek bir yana gülümseyerek “merhaba” dese, “Ay, sen bana asılıyor musun?!” diye başlayan atışmanın eşlerin, yeğenlerin, abilerin, eniştelerin ve gayretkeş mahallelinin de dahliyle değme kahramanlık hikâyelerinde görülmemiş bir cenge dönüşüvermesi işten bile değildir.
Anadolu insanının adab-ı muaşerete mugayir kabul ettiği pek çok davranış şekli Amerikalılar için gayet de kabul edilebilirdir. Farzımuhal, yemeğe davet edildiğinizde, bir buket çiçek veya bir şişe şarap götürmek misafirlik adabındandır, ama ev sahiplerinin, misafirlerine gelirken yiyecek bir şeyler getirmelerini rica etmesi gayet de makul karşılanır. Bütün bölümü evine davet eden bir profesör, davetiyesine, “Aşağıdaki ihtiyaç listesinden getirebileceklerinizi getirebilirseniz çok memnun olurum” diyerek uzunca bir de sipariş listesi eklemişti ki içinde plastik tabaktan tutun da patates cipsine varıncaya kadar bir parti için gerekli her şey sıralanmıştı. Böyle alışveriş listeli davetiyelere alışık olmayan Türk öğrencilerin şaşkınlığına ise Amerikalı öğrenciler, “Ama o da bize evini açtı. Onca işinin arasında bizi davet etmek zorunda değil ki…” diyerek başka bir şaşkınlıkla mukabele etmişlerdi.

Sümkürmek değil, selam vermemek ayıp!

Yemekte, seminerde, önemli bir konuşmanın tam da orta yerinde mendilinizi çıkarıp sümküre sümküre birkaç dakika burnunuzu temizleyebilirsiniz ve kimse bunu bir kabalık olarak görmez veya tiksintiyle yüzünü ekşitmez. İlginçtir, Ohio Devlet Üniversitesi’nde bir seminer esnasında Fransız bir hanım öğrenci, sessizce masadan kalkıp, seminer odasının en uzak köşesinde yüzünü duvara, sırtını odadaki herkese dönerek, sessiz bir şekilde burnunu silmişti de hem Amerikalı öğrenciler hem de Kanadalı profesör, Fransız hanımın bu tavrına anlam veremeyerek birbirlerine bakmışlardı.
Bir köşede mahcupça burun silmek yadırganırken, öğrencilerin ders esnasında önlerindeki iskemleye ve profesörün yüzüne doğru ayaklarını uzatarak oturması, hatta o arada yanlarında getirdikleri cipsi atıştırıp, elmalarını gürültü bir şekilde yemelerini hiç kimse dersin hocasına ve onun temsil ettiği makama bir saygısızlık olarak düşünmez. Gerçi, öğrencilerin profesörleri, bölüm başkanlarını, hatta dekanları ön isimleriyle çağırdıkları yüksek eğitim kurumlarında saygının ölçüsünün, derste hocanın yüzüne doğru ayak uzatmak olmadığı da açıktır.
Aşikâr olan şudur ki ne illeri benzer ilimize, ne de görgüleri görgümüze. Lakin, Amerikalılar için adab-ı muaşeret nedir diye ahkâm keserken şunu da akılda tutmak gerekir: Amerika’ya gelen turistlerin hızlandırılmış paket gezilerde görüp görebilecekleri, İstanbul’un kalabalığı, sıcağı, nemi, tozu, gürültüsü içinde Taksim’i, Topkapı’yı, Ayasofya’yı, Kapalıçarşı’yı görüp de Türklere dair bütün sırları keşfettikleri kanaatiyle verdikleri paranın, her kuruşuna değdiğine kendini ikna eden acemi gezginlerinkinden pek de farklı değildir.
Amerika denince, kıtanın gerçek sahipleri, sonradan gelip sahiplenenleri, yerinden yurdundan koparılıp zorla getirilenleri, ellerinde bir kısmı kitabına uymuş, bir kısmı kitabına uydurulmuş evraklar, bir rüyanın ardı sıra yollara düşmüş hayalperestleri ile kocaman bir kıtanın nerdeyse yarısını mekân tutmuş, üç yüz yirmi milyonu aşmış bir nüfustan bahsediyoruz. Hâl böyle olunca bu genişlikte bir coğrafi alanda, sosyal, etnik, dinî ve kültürel olarak bu denli karmaşık bir kalabalığın adab-ı muaşeret kuralları nedir, bu insanların kendileriyle ve başkalarıyla olan ilişkileri nasıldır sorusuna verilebilecek cevapların mütevazi bir dergi köşesinin boyunu aşacağı aşikârdır. Lakin, basit ve öz bir şekilde hikâye etmek gerekirse, ülkenin Doğu ve Batı yakalarına kurulmuş kalabalık ve ışıltılı büyük şehirler pek çok bakımdan iç kesimlerindekinden bir hayli farklıdır demek yanlış olmaz.
Hem Doğu hem de Batı yakasındaki büyük şehirlerin nüfusu, uzun süreli olmayan iş ve eğitim amaçlı yerleşimler nedeniyle daimi bir hareketlilik içindedir. Büyük şehirlere mahsus yoğunluk ve yorgunluğa bir de trafik, gürültü ve pahalılık eklenince daima akan ve değişen kalabalıklar birbirinden habersiz, birbiriyle ilgisiz, yalnız fertler taşır oradan oraya. Hâlbuki, ülkenin iç kesimlerindeki nispeten küçük şehirlerde ve özellikle üniversite kasabalarında büyük şehirlerin çoktan yitirdiği sükûnet ve suhuleti hâlâ muhafaza edebilen bambaşka bir dünya vardır.

 

ozgenfelek2

Üç sihirli anahtar: iltifat etmek, lütfen demek, özür dilemek

Ülkenin iç kesimlerinde genel kabul görmüş adab-ı muaşeret kuralları içinde herhâlde bizim gibi yabancıları en şaşırtan, bir binaya girerken arkadan gelenin suratına kapıyı çarpmış olmamak için kapının tutulması, hiç tanımadığınız insanların gülümseyerek selam vermesi, hatta hâl hatır sormasıdır. Selamı almamak, “Teşekkür ederim, iyiyim; ya siz?” şeklinde mukabele etmemek ya nezaketsizliğinizin işaretidir ya da oraların görgüsünü, adabını (henüz) öğren(e)mediğinizin.
Postanede, kütüphanede, markette, restoranda, hastanede, okulda, iş yerinde karşınızdakine saygının işareti olarak bir merhaba deyip hâl hatır sorduktan, hatta bazen “Kolyen çok güzelmiş; elbiseni çok beğendim” gibi ufak iltifatlar da barındıran havadan sudan küçük bir sohbetten sonra meramınızı anlatmak âdettendir. O nedenledir ki bir süre sonra hiç tanımadığınız bir adamdan, “Başörtün çok güzelmiş” iltifatını duymak artık sizi de şaşırtmaz olur. En ufak rica, istek ve ihtiyaç için “lütfen” demek; size sunulan her hizmet, verilen her emek, harcanan her an için teşekkür etmek; gerektiğinde (ve hatta bazen gerekmediğinde dahi) özür dilemek, insan ilişkilerini açan ve rahatlatan üç sihirli anahtardır.
İç kesimlerin insanları birbirlerini senelerdir tanıdıkları için komşuluk, akrabalık ve arkadaşlık bağları nispeten daha güçlüdür. Yeni taşınan komşuya hoş geldin demek; taşınmada, yerleşmede yardım teklif etmek; bir kap yemek, bir kalıp kek götürmek; mahalledeki kimsesiz ihtiyarlara göz kulak olup, ara sıra yoklamak komşuluk nezaketinin gereğidir. Minnesotalı bir arkadaşım çocukluğundan bahsederken, evlerinin karşısında oturan ihtiyar kadın, herkes uykuya yatıp da mahalleye karanlık çökünce kendisini çok yalnız hissettiği için geceleri onun evine bakan salonun ışığını vefatına kadar kapatmadıklarını anlatmıştı.
Küçük yerlerin sakin hayatı, sıradan ve mütevazi insanları kolay kolay bir kargaşaya da şahit olmazlar. Otobüse binerken, müzeye girerken, hatta görevli memura iki kelimelik bir soru sormak için beklerken kendiliğinden bir sıra oluşur. Kimse kimsenin hakkına tecavüz edip de en önlerden kendime bir yer edineyim telaşında görülmez. Böyle kaygıları olan sabırsızlar vardır elbette, lakin bunun dışa tezahürü nadirattandır. Aynı şekilde, bir caddede trafik ışıkları bozulsa yine kendiliğinden oluşan bir sistem içinde trafik akmaya devam eder. Bir dört yolun dört ağzındaki her araba, saat yönünde olmak üzere diğerlerine öncelik tanır. O yüzden trafik ışıkları bozulsa dahi caddelerde ciddi bir kargaşa pek yaşanmaz. Dahası, New York gibi büyük şehirler dışında, trafikte en büyük ayıplardan biri kornaya basmaktır ki nerdeyse küfretmek ile eş değerdir.

Minnesota nezaketi

Ülkenin iç kesimlerinde yaşanan ve gözle görülür bu yerleşmiş nezaket hâli dışında belli bir bölgeye mahsus, artık oranın yerlileri ile özdeşleşmiş bir vasıf olarak adab-ı muaşeretten bahsetmek de mümkündür ki, “Güneyli Misafirperverliği” (Southern Hospitality) ve “Minnesota Nezaketi” (Minnesota Nice) bunun ilk akla gelen iki örneğidir.
Güneyli misafirperverliği, yabancılara karşı mesafeli ve hatta yer yer tahammülsüz olmakla bilinen ülkenin güney bölgelerinde doğup yaşayanların, diğer Amerikalılara cömertçe takdim ettikleri misafirperverliği tanımlar. Öyle ki, eli yüzü düzgün, efendice bir Amerikalının yolu bir şekilde güney illerine düşse, rastgele çalacağı her kapıda hoşgörü ve güler yüzle buyur edileceği rivayet edilir. Her ne kadar bu abartılı misafirperverliğin güneylilerin “ırkçı ve yabancı düşmanı” olduklarına dair inancı kırmak için yüzlerine geçirdikleri bir maske olduğunu söyleyenler varsa da, misafirperverlik onların tanımlayıcı bir özelliği olarak kabul edilir.
Minnesota nezaketi ise ülkenin kuzey doğusuna düşen Minnesota eyaletindeki Amerikalılara mahsus, alışılanın dışında bir nezaket, hoşgörü ve yumuşak başlılığı ifade eder. Minnesotalılara göre, onların bu mülayim karakterleri eyaletin coğrafi konumu nedeniyle cebelleştikleri uzun ve çetin kış şartlarının sonucu mahkûm oldukları bir kader birlikteliğinin sonucudur. Zira, zorlu bir kışın hakkından gelebilmek insanların birbirlerine destek olmaları, sahip çıkmaları ve birbirlerini hoş görmeleri ile mümkündür ancak.
Orta yaşını çoktan geçmiş Amerikalılara sorarsanız, size eskiden komşuluk ve arkadaşlıkların ne kadar özel olduğundan, artık kimsenin kimseye saygısı kalmadığından, özellikle de gençlerin adab-ı muaşeret bilmediklerinden dertleneceklerdir. Amerika’da adab-ı muaşeretin unutulduğundan şikâyet edenlerden bahsedip de Judith Martin’den bahsetmemek olmaz tabii ki.
Judith Martin, 1978’den beri Miss Manners (Bayan Adab-ı Muaşeret/Görgü Hanım) müstear ismiyle haftada üç gün gazetedeki köşesinde adab-ı muaşeret üzerine okuyucularından gelen soruları cevaplar. Bu köşenin müdavimleri, insan ilişkilerinde istenmedik durumların, nezaketi muhafaza ederek nasıl bertaraf edilebileceği hususunda Judith Martin’den tavsiye isterler. Kimi okuyucu, akşam yemeğine davet edip de ikram ettiği bifteğin parasını isteyen ev sahiplerine kibarca nasıl cevap vermek gerektiğini sorar; kimi de pek hoşuna gitmeyen doğum günü hediyesini kalp kırmadan nasıl geri vereceğini. Artık günbegün unutulduğundan dem vurulan adab-ı muaşeret kurallarının canlı tutulması ve yıllar içinde edindiği tecrübelere dayanarak pek çok meselenin nezaketle çözülebileceğini göstermesi açısından seksen yaşına merdiven dayamış yazarın tavsiyeleri dikkate değerdir.

Bir şehrin yabancısı olmak

Bir şehrin yabancısı olmak zordur; bir ülkenin yabancısı olmak daha zordur. Dilini, dinini, tarihini, kültürünü, görgüsünü öğrenmek vakit ve sabır ister. Zaman içinde görgünüz, bilginiz, tecrübeniz arttıkça artık oraların yabancısı olmadığınıza kendinizi ikna edersiniz. Sizi her gören selam verir, hâlinizi hatırınızı sorar; yanlışlıkla omzunuza değen, tekrar tekrar özür diler… Her şey olması gerektiği gibidir. Fakat, aşinalığınız ne kadar artarsa artsın, bir şeylerin eksik olduğunu hissedersiniz hep. Zamanla yaşayarak öğrenirsiniz ki bu nezaket ve güler yüz sokaklara mahsustur ve samimi bir arkadaşlık seviyesine (hele de yabancıysanız) geçmesi çok da kolay değildir. Arkadaşlıklar, mesafelidir. Yakın bir arkadaşınızla bir sabah kahvesi içmek isterseniz bir kafede buluşursunuz ve tabii ki herkes kendi kahvesini kendi cebinden öder.
Sokakta, çarşıda, pazarda herkes güler yüzlü ve hürmetkârdır; ama bilirsiniz ki bir kiliseye, bir dinî cemaate, bir etnik veya sosyal gruba dar anlamda ait değilseniz, varlığınız da yokluğunuz da pek fark edilmez. Sokakta güler yüzle selam veren insanlar, erken kalkan bir otobüsü yakalamak için düşe kalka koşan birini gördüklerinde nedense birden dilsiz kesiliverirler. Gayriihtiyari, arka sıradan, “Gelen var!” diye bağıracak olsanız, otobüsü kaçıranı değil de şoförün işine karışanı görmek için merakla herkes dönüp size bakar ve işte tam da o anda, bir kere daha, aslında oralara ait olmadığınızın farkına varırsınız.

Yokluğumuzu hissedenler

Elazığ’da yaşadığımız yıllarda, hemen hemen her akşam, yaz kış, yağmur çamur demeden kafamızı çerezciye, gazeteciye, züccaciyeye soka soka, o zamanlar “mecburiyet caddesi” diye de bilinen Gazi Caddesi’ni bir başından öte başına yürürdük. On iki seneden sonra, iki seneliğine Amerika’ya taşındık. Geri döndüğümüzde şehre ve alışkanlıklarımıza duyduğumuz hasretle ilk iş kendimizi Gazi Caddesi’ne atmıştık. Caddenin sağ başından dördüncü veya beşinci dükkânın önünden geçerken, dükkân sahibi aniden içerden fırlayıp bizi kucaklarcasına kollarını ardına kadar açarak, sevinç ve heyecan içinde, “Yahu, neredesiniz siz iki senedir!?” diye haykırmıştı. On iki sene içinde belki bir belki iki kere, ne var ne yok kabilinden öylesine uğradığımız bu spor malzemeleri dükkânının sahibi, bir yandan iki senelik yokluğumuzun hesabını sorarken bir yandan da bir bardak çay için bizi ısrarla dükkânına davet ediyordu.
Varlığınızın bir kıymeti olduğunu, başka hayatlara bir anlam kattığınızı bilmek güzeldir. Kafasında bin bir sıkıntı, bin bir tasa, bin bir kaygı ve telaş, sokakta her gördüğüne tebessümle bakmayan, bak-a-mayan; laf olur, söz olur, günah olur diye bizi görünce görmezden gelenlerin ülkesidir, Türkiye. Fakat biliriz ki, yokluğumuzu da ancak bizim oraların insanı hisseder.