İbrahim Yinal-Tedbir takdiri bozar mı?

Yirmili yaşlarında genç doktor, ihtiyar sufi dostuyla oturup muhabbet ediyor. İhtiyar, ona ayağı kırılmış bir kedi bulduğunu ve kediyi sağaltmak için yaptığı şeyleri sırayla anlatıyor. Ve kedi iyileşip yürümeye başlayınca duyduğu mutluluğu samimiyetle tasvir ediyor. Sonra genç dostuna imrenerek şöyle diyor: “Bir kediyi iyileştirmek bile bana bu kadar neşe verdiğine göre kim bilir sen nasıl mutlusundur?” İçindeki yaraya parmak basan bu sözlerden sonra genç doktor, beklenmedik bir şekilde ağlamaya başlıyor ve insan yanının köreldiğinden, hastaları birer ticari nesne olarak görmeye başladığından ve bu durumundan duyduğu vicdani rahatsızlığından uzun uzun bahsediyor.
Tıp fakültesinin ulaşılabilecek en iyi kazanç duraklarından biri olduğunun öğretildiği ve tamamen sayısal işlemler ve fizik formüllerindeki başarı dolayısıyla gidilen bir mektep olması hasebiyle genç doktorun kendini bulduğu maddi nesneler ve kârlı metalar evreni hiç de anormal olmayan bir netice sanırım.
İşin bu yerel ve genel mantığı bir yana gittikçe merkezinde “daha uzun yaşama” dürtüsü olan tıbbi, aynı zamanda saplantısal bir çağın içinde yaşıyoruz. Her organa özel bir kanser türü, HİV hayaleti, tümörler, kistler, hormonlu yiyecekler, obezite, sebebi bilinmeyen tuhaf isimli salgınlar ve etrafımızda aniden vefat eden veya amansız hastalıklar saikiyle genç yaşta ölen bermurat akrabalar…

Bunlarla birlikte tıp sektörüne ve hekimlere olan güvenin beklenilenin aksine tuhaf bir şekilde matlaşması ve erimesi… En son teknoloji tıbbi aletlerin kullanıldığı bu çağda; bitkisel ilaç efsanelerinin ve aktar gurularının en meşhur olduğu bir dönemi yaşamamız incelemeye değer bir konu. Kuş gribi, domuz gribi, Kırım Kongo kanamalı gibi salgınlar üzerine oluşturulan inanılmaz komplo teorileri, milyarlarca dolarlık aşı ve ilaç sektörünün akıllarda bıraktığı derin kuşkular, yukarıda bahsedilen mekanik ve meta merkezli hasta-hekim ilişkileri bu güvensizliği körükleyen sebeplerden yalnızca birkaçı. Buna hekim başına düşen hasta sayısının hekimler üzerindeki menfi tesirini ve tıp eğitimindeki manevi ideal eksikliğinin oluşturduğu boşluğu da eklemeden geçmeyelim.

Öte yandan tıp sektörüne duyulan güvensizlik çocuk aşılarına kadar sirayet etmiş görünüyor. Birkaç yıl önce yeni doğan ikiz çocuklarına vurulması istenen aşıları vurdurmak istemeyen cumhuriyet savcısı, Aile Bakanlığı’nın kendisine açtığı davayı kazanarak haklı bulundu. Otizm, zekâ geriliği, dikkat dağınıklığı gibi hastalıklarla aşılar arasında bir ilişki olduğunu savunan kişi ve kuruluşlar her geçen gün artmakta. Bunu ispatlayan bilimsel bir çalışma yok. Fakat aksini ispat eden güvenilir bir çalışma da mevcut değil. Zira ortada her türlü güveni kuşkuya düşürecek kadar büyük bir sermaye ve hasılat mevcut. Çin tarafından üretilen ve ciddi bir denetime tabi tutulamayan bu aşıların güvenli bir şekilde ülkemizde üretilememesi tohum bankasının veya gıda denetiminin yeterli seviyede olmaması gibi halkın zihnindeki müphemliği arttırmakta; birbirinden farklı olan bu vakaları aynı havuzda birleştirip ilaçlara ve hekimlere güvensizliği körüklemektedir.

Devamı Nihayet Şubat sayısında…