Hakikatin bahçesine açılan bir evlilik hikâyesi

Editörün notu: Lütfen bu röportajı okurken maşallah demeyi unutmayın.

Hakikatin bahçesine açılan bir evlilik hikâyesi – Röportaj: Zehra Yaren

Emel Türkmen, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden birincilikle mezun olur, o dönem okulunu uzatan Hüseyin Hüsnü Türkmen ile tanışır. Evlenmeye niyet ettiklerinde onları büyük bir sınav beklemektedir. Hüseyin Bey nişanlı iken onkoloji tedavisi görür, çocuğu olmama riski vardır. Emel Hanım takdire inanır, çevrenin bütün baskılarına göğüs gerer ve evlilik kararından dönmez. Ekonomik zorluklarla da sınanan evliliklerini sabır ve tevekkül tezgâhında dokurlar; mükâfatları mucize gibi gelen iki evlattır. Hem evlerini hem atölyelerini birlikte kuran Türkmen çiftinin sabır ve gayret sayesinde hakikat bahçesine açılan evlilik hikâyesi…

Biriniz hattat, diğeriniz müzehhibe… Biriniz yazıyor, diğeriniz süslüyor. Nasıl tanıştınız?

Hüseyin H. Türkmen: Üniversite yıllarında oldu. Ben 1991 senesinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’ne girmiştim, eşim de 1994 yılında girdi. Aramızda dört yıl var. Ben mezun olmalıydım, ama olamadım. Eşimi beklemişim demek. 1994 yılında eşim kardeşimle sınıf arkadaşı oldu. Ben kardeşimi görmeye gelirken o vesileyle eşim beni orada görmüş, beğenmiş. Herhalde, beğenmiş…

Emel Türkmen: Bizi okulda birbirimize yakıştıran birkaç hocamız vardı zaten, ama ikimizin de bakış açısı o dönem bambaşkaydı. Zaten ben evliliği henüz düşünmüyordum.

Hüseyin H. Türkmen: Ben de o dönemde asla başı örtülü bir eş düşünmüyordum.

Emel Türkmen: O yüzden o hayır diyor, ben hayır diyorum… Bir süre böyle devam etti. Dördüncü yılda Hüseyin Bey’in teklifi söz konusu olunca kabul ettim.

Ailenizin haberi var mıydı bu süreçten?

Emel Türkmen: Konuyu babama açtım. Mezun olmak üzereydim ve birinciliği alma ihtimalim çok yüksekti. Babam “Çok çalıştın. Bence önce mezun ol, ödülünü al.” dedi. Haziran’da mezun oldum, ödülümü almam kesinleşti, Kasım’da sözlendik. Altı ay sözlü kaldık, 1999 yılının Haziran’ında nişanlandık. İki yıl da nişanlı kaldık.

İki yıl uzun bir süre… Neden uzadı nişanlılık?

Hüseyin H. Türkmen: 1998 yazında Trabzon’da deniz kenarında futbol oynarken kalçamın üstüne düştüm, sert bir kayaya çarpmışım. İstanbul’a döndükten sonra sürekli ağrı, kilo kaybı, renkte sararma, halsizlik baş gösterdi. Tam o sıra sözlenmiştik.

Emel Türkmen: Uzun süre ağrıları devam etti. Ağrısından dolayı ağladığı oluyordu. On altı kilo verdi. Akrabalar tanıyamıyordu. Nişanda gördüklerinde “Başka biri mi?” diye soranlar oldu hatta.

Hüseyin H. Türkmen: Yeni mezun olmuşuz, sigorta yok, iş yok… Yazı yazıyorum piyasaya, onlardan kazandığımla geçiniyorum. O sırada askerlik kâğıdı geldi, Samsun’a çıkmıştı.

Emel Türkmen: Derken bir doktor bulduk Şişli’de. Sigortamız yok ancak özel hastaneye gidiyoruz. Yalvarıyorum MR çekimine girsin diye, önemsemiyor; “Askere giderim ben, orada bana bakarlar.” diyor. Nihayet ağrıya dayanamadı ve randevu aldık. Doktor, “Ciddi bir kitle var, biyopsi gerekiyor, daha sonra da ameliyat olması gerekebilir.” demiş.

Hüseyin H. Türkmen: Birçok doktordan sonra Cerrahpaşa’da bir doktor bulduk, sonuçlar elimizde çaldık kapısını. Doktor baktı, dedi ki; “İş durumun, sigortan var mı?” Bunları bana niye soruyor hiç anlamamıştım. Çok da sıcak bir gündü. Büyük depremden hemen önceki günler… Daha sonra anlatmaya başladı; “Durumun iyi değil” dedi, sonrası yok zihnimde… Ne demişti?

Emel Türkmen: “Kuyruk sokumunda portakaldan daha büyük kitle var, dev hücreli diye adlandırdığımız bir tümör cinsi. Kötü çıkarsa şöyle, iyi çıkarsa böyle olacak… Yüzde altmış felç olma ihtimalin var, ameliyat olursan. Eğer iyi çıkarsa kemoterapi veya radyoterapi yapacağız…” Doktor bunları bana anlatıyor, çünkü o sırada Hüseyin tamamen kayıp, dinleyecek durumda değil. Ben yirmi üç yaşındayım, eşim -o zaman nişanlım- yirmi dokuz yaşında ve doktorun ağzından dökülenler hiç duymadığımız terimler.

İkiniz yalnızsınız ve çok gençsiniz. Bu söylenenler karşısında çökmediniz mi?

Emel Türkmen: Evet işin kötüsü yanımıza kimse almadan gitmiştik. Ben evlerine gittim, en zor kısmını üstlendim ve ailesine durumu izah ettim. Daha sonra bir de kendi aileme anlattım.

Hüseyin H. Türkmen: Kayınpeder beni yanında çalışıyor gösterdi. Sigortam yoktu, imkânımız da yeterli değildi. Sağ olsun moral olsun diye köylerindeki yazlıklarına gönderdi beni o yaz, dönüşte doktor “Kötünün iyisi” dedi ve radyoterapiye karar verdi. Cerrahpaşa’dan bir ay sonraya gün verdiler. Bir günde büyüyen kitle bir ayda kim bilir ne kadar büyürdü. Doktor “Ne kadar bileziğiniz, altınınız varsa bozdurun, acilen özele gidin.” dedi. Bir şekilde bulup buluşturup -o dönemin tutarıyla- altı yüz milyar ödedik, onkoloji hastanesine.

Nasıl temin ettiniz o parayı?

Emel Türkmen: O çalışıyor, ben tezhip yapıyorum. Nasıl olacak başka türlü?

Hüseyin H. Türkmen: Ferman yazmam istendi. Bir hanım vardı Şişli’de, bir sürü akrabasına yazı aldırttı. Yazı başına bin dolar ödüyorlardı. Akrabasının görüntüleme merkezinde MR’ları da bedava çektirdim.

Sonra?

Emel Türkmen: “Eğer ışın tedavisi yaparsak zarar görebilir, tamamen kısır kalabilir.” dedi oradaki doktor. Bizim gözümüz tabii ki hiçbir şey görmüyordu, önemli olan sağlığıydı.

Hastalığı ilk duyduğunuzda siz neler düşündünüz?

Emel Türkmen: İlk duyduğumuz gün durakta bana, “Beni bırak, benden sana hayır yok, benim ne olacağım belli değil.” dedi. Sonra birkaç kez daha tekrarladı bu sözleri, ama ben hiç üzerinde durmadım. Allah’tan hep yanındaydım, çünkü benden başka kimse yoktu yanında. Annesi birkaç defa geldi tedavi esnasında, ama dayanamıyordu; tansiyonu yükseliyordu. Zaten babası hastaneden içeri bile giremedi. Ben o zaman anladım ki Hüseyin’in benim desteğime daha çok ihtiyacı var. Bir taraftan aileme anlatıyordum olan biteni, diğer taraftan hem gidip onun ailesini teselli ediyor, hem de Hüseyin’e destek oluyordum.

Aileniz nasıl karşıladı bu durumu?

Emel Türkmen: O dönemde rahmetli halam meme kanseriydi, rahmetli büyükbabam da gırtlak kanseri. Dolayısıyla tümöre, kansere çok uzak değillerdi, az çok ne olduğunu biliyorlardı ve bunun iyi gidenine hiç rastlamamışlardı. Büyükbabam ve amcamlar, babama sürekli baskı yapıyorlardı, “Emel’i vazgeçir” diye.

Peki ailenizi nasıl ikna ettiniz?

Emel Türkmen: Babama konuyu açtım, “Dükkâna gelsin, orada konuşalım.” dedi. Gittiğinde bazı sualler sormuş, Hüseyin’i denemiş bir anlamda. “Evin olmazsa kızımı sana vermem, ev alacak mısın?” demiş. Hüseyin de “imkânım olursa alırım” demiş, “Sen mi yapacaksın düğünü, ailen mi?” demiş, ondan da olumlu cevap alınca hoşuna gitmiş. Zaten biz her şeyi beraber yaptık, kız tarafıymış erkek tarafıymış hiç önemi yoktu bunların. Evlendiğimizde daha tuvaletin kapısı yetişmemişti, kartonları koyup kapı yapmıştık.

Babanız vazgeçirmeye çalışmadı mı sizi?

Emel Türkmen: Tabii ki. Dik duruyordum, durmalıydım, hatta öyle bir tavır takınmışım ki babam “Bu çocuk ölecekse bile ve sen bunu bilsen yine de evlenirsin.” deyip sonunda pes etti.

Hüseyin H. Türkmen: Şimdi bakıyorum da şu zamanda hangi kız yapar böyle bir şeyi?

Emel Türkmen: Bir de hangi anne baba buna müsaade eder? Yani mutlaka problem çıkarır ya da kızını çeker alır. Böyle düşünen aileler çok. Ama bendeki kararlılığı görünce ailem karşı koyamadı.

O dik duruş biraz da mizacınızdan kaynaklanıyor sanırım?

Emel Türkmen: Evet, hatta manevi ablam bile “Çocuğun olmayacağını bile bile evleniyorsun, bu bir sınav. Bu sınavı nasıl kaldıracaksın?” dedi. “Onun sağlığını veren Allah değil mi? Tüp bebek yapsam da çocuk vermeyebilir, bir rahatsızlığımız olmasa da çocuğumuz olmayabilir.” dedim. Ama çocuk sınavı çok ağırdı gerçekten benim için. Tedavi iyi sonuç vermiş, hızla kilo almıştı. O sırada para biriktirip küçük bir ev aldık. O evi tamir ettirdik, bir yandan da eşyaları aldık. Derken iki sene geçti, evimiz kendimize ait olmasa çok sıkıntı yaşardık herhalde.

Eviniz nasıldı peki?

Hüseyin H. Türkmen: Evimiz ilk aldığımızda ahır gibiydi, depremden hemen sonra altı bin liraya almıştık. Cüzi bir maaşla Mihrimah Sultan Camii’nde çalışıyorduk, ancak onu alabildik. Babam eve geldiğinde “Bu mu yani?” dedi alaycı bir ifadeyle…

Emel Türkmen: Biz o evi Hüseyin’le kapılarına kadar tekrar yaptık, çok güzel olmuştu, kutu gibiydi ve on yılımızı orada geçirdik. Hamza orada doğdu. İş ortamımız da değişmeye başladı, ikimiz de çalışmalara ara vermedik.

Üniversiteden birincilikle mezun olunca rahmetli Sakıp Sabancı kırk tane altın vermişti. O zaman bir arkadaşım, “Ne yapacaksın ödülü alırsan?” diye sorduğunda evlilik falan düşünmediğimden, “Hacca giderim herhalde, bundan helal para nereden bulayım?” demiştim. O gün ağzımdan dua niyetine çıkmış olmalı ki, o para ile 2003 yılında hacca gittik. Kriz vardı, kimse yazılmıyordu tabii o sene. O vesileyle işimiz daha kolay oldu.

Çocuğunuz olmaz diye sizi bu evlilikten vazgeçirmeye çalışmışlar, ama şimdi maşallah iki tane nur topu gibi çocuğunuz var…

Emel Türkmen: Evlendikten sekiz yıl sonra Hamza doğdu, geçen sene de kızımız oldu. Çocuğumuzun olmaması Hüseyin için ayrı acı oluyordu, “bunlara benim yüzümden katlandı” diye düşünüyordu. Hastalığı yenmişti ve bu dönem boyunca psikoloğa gitmeyi hiç düşünememiştik. Lakin sonrasında sinir sahibi oldu. Kimsenin evine gitmek istemiyor, özellikle çocuk olan ortamlardan kaçıyordu. Çocuğumuz olsun diye tüp bebek, mikroenjeksiyon ne yöntem olursa kabul etmişti ki tüp bebeğe gerek kalmadan Allah nasip etti, doğal yollarla çocuğumuz oldu. Hamza’nın doğumu evliliğimizde bir dönüm noktasıdır. Herkes çocuk sahibi olur, “nasıl olsa olur”, “olmasaydı keşke” diyenler bile vardır, ama o çocuğun rızkının ne olduğunu ondan mahrum olanlar bilir. Doğduğu zaman “Allah’ım ne yaptım da sen bana bunu nasip ettin?” diyordum içimden, dünyada alınabilecek en güzel tat evlat… Dünyanın her köşesine gidin, milyarlarca paranız olsun, harcayın, yiyin, gezin, hiçbiri evladın yerini tutamaz.

Hüseyin H. Türkmen: Nereden nereye işte… Kırk bir günlüğüne hacca gittik ve hacca gittikten sonra hayatımız daha farklı oldu. Benim için iki önemli dönüm noktası var: Hastalık ve hac.

Sizi orada etkileyen en önemli olay neydi?

Emel Türkmen: Mekke’yle Medine arasında otobüsle yolculuk yapıyorduk. Bir yandan da Mehmet Emin Ay bizim kafilede yol boyunca ilahi söylüyordu. Ben başımı cama dayamıştım, bir ses bana “Merak etme, küçüldü” dedi tümör için. Ölçülerine kadar duydum ama uyudum mu, hiç sanmıyorum. Uyumamıştım. İstanbul’a geldiğimizde ölçülerine kadar duyduğum doğruydu, küçülmüştü. Doktora bir daha gitmedik o tarihten bu yana.

Hüseyin H. Türkmen: Bazen soruyorum kendi kendime; biz ne yaptık da Allah bizi böyle mükâfatlandırdı? Hastalıktan kurtulmam, evlenmemiz, ardından hacca gitmemiz, sonra çocuk sahibi olmamız…

Eşinizle tanışmadan önce hayatınızla ilgili nasıl bir planınız vardı?

Hüseyin H. Türkmen: Tabii ki hayata dair planlarım vardı, ama başka türlü planlardı bunlar. Futbolla ilgileniyordum, daha farklı bir dünyam vardı. Ama hayatımın dönüm noktası hacca gitmem oldu.

Emel Türkmen: Hüseyin Bey’in İslam’a bakışı hastalıkla birlikte çok değişti. O dönem Kur’an-ı Kerim okumayı öğrendi. “Ben bu hastalığın neden başıma geldiğini biliyorum, bu benim sınavım. Asla isyan etmeyeceğim, inşallah iyi olacağım.” diyordu sürekli.

Hüseyin H. Türkmen: İnşallah benim dünyadaki imtihanım budur. Kimse hastalığı için “iyi ki gelmiş bu başıma” demez ama ben diyorum; iyi ki gelmiş. Hayatımda çok şeyin değişmesine vesile oldu bu hastalık. Şu anda da hatalarımız vardır, kusurlarımız olacak elbet fakat genel anlamda doğru yoldayızdır inşallah.

Sizin çok başarılı bir okul hayatınız olmuş, eşinizse okulu uzatmış. Bu zıtlık bir sorun teşkil etmedi mi? Sanki hiç benzer yanınız yok gibi…

Emel Türkmen: Evet, hiç benzer yanımız yok, zaten biz bir araya geldiğimizde okulda büyük bir şok yaşandı. O okulunu yedi yılda bitirmiş ben ise birinci olmuştum, ama bu önemli değil. Zaten biz birbirimizi tezhip yapıyor, hat yapıyor diyerek seçmedik. O dönemde ben ciltle uğraşıyordum, eşim de hattat olma yolunda idi.

Hüseyin H. Türkmen: Benim bir hedefim yoktu, “bir okuyayım da…” diye düşünüyordum. Bana hep “Bak böyle başarılı bir kız almışsın” diyorlardı, ama ben Emel’le başarılı diye evlenmedim ki.

Emel Türkmen: Şimdi öyle değil maalesef, hattatlar eşini ya müzehhip yapmaya çalışıyor ya da müzehhiplerden seçiyor. Benim tezhip seçeceğim belli bile değildi. Ama notlarımın yüksekliğine bakıp istemeye gelen asistanlar olmuştu.

Hüseyin H. Türkmen: Hatta bir asistan istemiş Emel’i. “Benden umut yok, adamın işi gücü var, geleceği parlak.” dedim ben, ama…

Emel Türkmen: Ben sırf öyle düşünüp geldikleri için reddediyordum zaten onları. Takdir-i ilahî… Mantıklı düşününce daha kolay bir hayat sürecektim belki. Öteki tarafta ise ailem ne der diye düşünüyordum; iş yok, sigorta yok, askerlik yok…

Evliliğin ve evlenilecek adayların her açıdan mükemmel olması gerektiğini düşünüyoruz bugün biz gençler. Siz bu düşünceyi nasıl aşabildiniz?

Emel Türkmen: Birlikte yaparak ve inanarak… Bir şey alırdık eve, o “Emel aldı” derdi, ben de “Hüseyin aldı” derdim. Yoksa “Hep sen mi çalışıyorsun? Hep sen mi alıyorsun?” diyebilirdi ailelerimiz. Sonuçta kimse evladının ezilmesini istemez.

Hüseyin H. Türkmen: Söz yapacağımız zaman takı almak istedim Emel’e, ama elimde birikmiş param yoktu. O sırada bir antikacı dükkânının açılışı için bin tane davetiye yazma siparişi geldi. Hasta olduğumdan oturamıyordum da, hepsini ayakta yazmıştım.

Emel Türkmen: Hastalık sürecini hep çalışarak geçirdi diyebilirim, hiç oturmadı.

İkiniz de isim sahibi, başarılı sanatçılarsınız. Bunun sırrı ne?

Hüseyin H. Türkmen: Aslında ben eşimi hep öne çıkarmaya, kendim geride durmaya gayret ettim. Ona yardımcı oluyorum, ev işlerini yapıyorum, çocuklara bakıyorum. Olması gereken de bu değil mi?

Emel Türkmen: Maddi manevi karşılıklı destek ve anlayış çok önemli. Mesela sabahlara kadar çalışmam gerektiğinde üç günlük yemek yaparım; kendisi ısıtır, yer, toplar, benden hiçbir şey istemez. Eşimin desteği işimi hep kolaylaştırdı. Bazen onun da geç saatlere kadar çalıştığı olur, ben de onu hoş görürüm. Bu noktaya gelmenize kim yardımcı oldu diye sorarlar hep; benim için önce annem sonra da eşimdir.

Son olarak yeni evli çiftlere, evlenecek gençlere nasıl bir tavsiyede bulunursunuz?

Emel Türkmen: Gençler evliliğin, eşin, gelinliğin, evin kısaca her şeyin en iyisine sahip olmak istiyor. Ama bu gördükleriniz benim üçüncü eşyam. İlk iki seferde olmadı, olması da şart değildi çünkü mutluluk eşya ile olmuyor. Sağlığınız olmayınca, sevdiğiniz insanların sağlığı olmayınca hiçbir şey ifade etmiyor tüm bunlar. İnsanlar zengin diye, rahat ederim diye evleniyor ama bugün var olanlar yarın olmayabilir. Kaybedebileceğini bilmeli insan. Hiçbir şeyimiz yoktu, bugün işte bu noktaya geldik. Evliliğin herhangi bir yerinde insan mutlaka imtihan oluyor, önemli olan onu görüp başa çıkabilmek. İmtihanı geçince Allah yolu açıyor, işleri kolaylaştırıyor.