Gül aşkına hoş nağme-i rana okuruz-Sema Babuşçu

Sema Babuşçu

Uzaklarda, Urfa’nın bir köyünde, kerpici acılarla, yaslarla karılmış o evlerde yahut taş konakların avlusunda insanlar omuz omuza verip, bağdaş kurup oturur ve dertli gönüllerini bir eyleyip birbirlerine, hikmetli sözler, inleyen nağmeler eşliğinde derman olurlar. Söz hikmetlidir zira sahibi Fuzuli’dir, Nabi’dir, Ziya Paşa’dır, Kâni Baba’dır. Yüzyıllar öncesinden gelip misafir olurlar bu meclislerde; nasıl sevinmişler, nasıl hüzünlenmişler, nasıl yanmışsa ciğerleri, nasıl bayram etmişse gönülleri, sırrın peşinde ne kadar koşmuşlar, nereye varmışlar, ne bulmuşlar, ne aramışlarsa, hakikat ne yana düşmüş, gaflet nereyi sarmışsa hepsini bir bir anlatırlar bu gönüllere. Şiir ki bizim varlığımızın yuvalandığı yerlerden biridir; bir diyeceği varsa şiirle demiştir diyen. İşte o şiir gelir, musikiyle bir olur. Merhum Kazancı Bedih sıra geceleri denen bu saz meclislerinin piridir. Yıldızlı gecenin göğüne doğru avazını salar Kazancı Bedih. Urfa gecesinin ılık rüzgârı bu davudi sesi oracıkta ruhlara üfler. Okuduğu Âşık Şem’i’nin bir gazelidir:
Ben beni bilmem neyim dünya nedir, ukba nedir / Söyleten kim, söyleyen kim, aşk nedir, sevda nedir / Mey nedir, saki nedir, mecnun nedir, leyla nedir / Kimse idrak eylemez bu âlem-i eşya nedir / Gül dırahtında kuru feryad ile kam isteyen / Ölmeden dostun yolunda tuttuğun dava nedir / Takılıp zincir-i aşka divane oldunsa eğer / Halkı taciz eyleyip senden sana şekva nedir / Şem’i gibi izhar olur her kimde var envar-ı aşk / Aşikâre yanmalı âşıklara ihfa nedir.
Gazelin ardına bir de dua ekler bitirirken, şöyledir dua: Ya Rab dûr eyleme bizi evlad-ı Ali’den/Biz onların bendesiyiz, severiz kalû belî’den.
Aşık Şem’i ümmidir. Kazancı Bedih de ümmidir. Yani her ikisi de okuma yazma bilmez. Okumak kitaptan özgedir onlar için. Gönül deryadır, ummandır; gören de okuyan da okunan da odur. Bizim okumadığımız bir okulun talebesidirler. Okul görmemiş bu insanlardan biri Urfa’nın çok uzağında, Konya’da bu şiiri söyler, bir diğeri Urfa’da, gönlünde karşılığı olan bu manayı sahiplenip nağmeye vurur. Üstelik Türk müziğinin klasik makamları ve yöresel makamlarla okur bu gazelleri.

Müzik Urfa’da hayata hâkim unsurlardan biridir. Yıllar evvel Urfa’ya gittiğimde de bizzat şahit olmuştum buna. Şehrin kaybolduğunuz sokaklarında sizi bir uzun hava bulabilir, önünden geçtiğiniz evin avlusu o esnada bir türküyle şenleniyor olabilir, soluklandığınız bir ağacın altında yanınıza uzaklardan bir ses, okuduğu hoyratla ilişebilir. İlginç olan çocuk ya da yetişkin fark etmez, bir türkü mırıldanırken rast geldiğiniz herkes, kendini dinletecek bir ses güzelliğine sahiptir. Sıra geceleri de bu müzik muhabbetinin disipline olmuş hâli âdeta. Aynı zamanda bir konservatuar, bir okul o insanlar için.
Şairler, edebiyatçılar, din adamlarının da misafir edildiği bu gecelerde müzik kadar önemli bir diğer hususiyet sohbettir. Yani ki yalnız müzik değil bir ilim, irfan meclisidir sıra geceleri aynı zamanda. Gazelhanlar okudukları gazeller hakkında mutlaka malumat sahibidir. Ne okuduğunu bilir; kelimelerin telaffuzuna da manaya da hâkimdir. Acı bir kahveyle başlayan sohbet, muhabbetin balıyla tatlanır ve bazen gün ışıyana kadar sürer; şiir de konuşulur memleket meseleleri de; kıssalar, hikâyeler de anlatılır fıkralar da. Aynı zamanda ahalinin derdine derman da aranır. Rivayet odur ki 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Urfa’yı işgal eden İngilizler halkı baskı altına almış ama bir eğlenceden ibaret görüp sıra gecelerinin yapılmasına mâni olmamış. Urfa halkı da gavura karşı gösterdiği şanlı direnişi, bu sıra gecelerinde konuşup istişare etmiş ve memleketini işgalcilerden temizlemiş.

Dayanışmanın, omuz omuza vermenin, birlikte olmanın can bulduğu; ilmin, sanatın, muhabbetin harmanlandığı bu meclisler bugüne kadar birçok gazelhan yetiştirmiş. Gazelhanlar, gazel okumaya heves edenler kendilerine okul olan bu meclislerde, usta çırak ilişkisiyle yetişir. Meşhur bir gazelhan olan Tenekeci Mahmut, neden bilinmez hocasının öğretmek istemediği bir gazeli, hocasının bulunduğu bir sıra gecesine gizlice giderek dinleyip ezberler, sonra da hocasının şaşkın bakışları altında gazeli başka bir makamda aynı mecliste okur. Bu merak, bu talep, bu gayret kim bilir, o hak edilmiş gazeli okurken, Tenekeci Mahmut’un sesine neler katmıştır. Hasılı öğrendiklerini böylesi bir merak ve şevkle seleflerini, hocalarını, büyüklerini taklit ederek, takip ederek, dinleyerek öğrenirler. Dolayısıyla ilim, irfan, sanat insanlarla birlikte yaşar, canlıdır, hayatın içindedir.

Şair sözü öksüz değildir, havaya dağılıp yok olmaz burada, kalplerde yankısını bulur. Fuzuli söylediğiyle birinin yarasına dokunur, kanatır, bazen de merhem olur. Ziya Paşa’nın “Asaf’ın mikdarını bilmez Süleyman olmayan/Bilmez insan kadrini âlemde insan olmayan” diye başlayan gazelini, bir esnaf işini yaparken yanına arkadaş eder. Dertleştiği Ziya Paşa’dır. Kazancı Bedih, kazancıdır; bir diğeri dabbağ yahut çulhacı ya da keçecidir. Tenekeci Mahmut, eyvanında, her beytini farklı bir makamla okuduğu gazele “Yanıp bir nar-ı ruhsare çırağan olduğun var mı/Senin pervaneveş şem’e şebistan olduğun var mı” beytini nevruz makamında okuyarak başlar. Yine sıkça okunan Urfalı Kâni Baba’nın “Gam-ı aşkınla ahvalım perişan oldu gittikçe/Cefa vü cevr-i hicrinle ciğer kan oldu gittikçe” ya da Kazancı Bedih’in hicaz makamında okuduğu “Nice bu hasret-i dildar ile giryan olayım/Yanayım ateş-i aşkın ile büryan olayım” beyitleriyle başlayan gazelleri, bir ırmağın kenarında oturmuş, hasretini dinlendiren her gamlı âşığın dilinden o ırmağa akar, sulara karışır.

Bizimse aşkımız eksik. Merakımız yavan. Gayretimiz topal. Fuzuli’yi bir hocanın kitaplardan okuyup anlattığıyla öğreniyor, bununla iktifa ediyoruz. Bendeniz Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldum. Bu vesileyle çok iyi biliyorum ki birçok edebiyat öğrencisi sınavda çıkacak kadar Fuzuli okur. Kazancı Bedih’in o avluda, hemşehrileriyle okuduğu “Hasılım yok ser-i kûyunda beladan gayrı/Garazım yok reh-i aşkında fenadan gayrı” yahut yine Fuzuli’nin sıkça okunan “Öyle sermestem ki idrak etmezem dünya nedir/Men kimem sakî olan kimdir mey û sahba nedir” ve Nabi’nin “Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbub-ı Hûda’dır bu/Nazargâh-ı ilâhî’dir makam-ı Mustafa’dır bu” diye başlayan gazelleri birçok edebiyat öğrencisi için sınavda şerhine mecbur tutulduğu, bu nedenle bilmesi gereken bir gazelden ibarettir. Gazel âdeta incelenecek bir laboratuvar malzemesi gibi teknik bir malzemeye dönüşür. Kimse orada Fuzuli’nin inleyen gönlünü, yanan bağrını, çektiği ahları görmez de bir yığın edebî sanatı, nasıl bulunacağı dört yıl boyunca öğrenilemeyen aruz kalıbını tespit etmenin peşine düşer. Orada yaşayan ve bize dâhil olmayı bekleyen o zengin, derin kelimeleri sahiplenmez de kimse, o kelimelerin, zihnine itiş kakış doldurduklarından hangisi işe yarayacaksa onu çıkarıp, kalanını bir daha kullanmamak üzere bir kenara bırakıverir çıkışta ve üç beş kelimeyle konuşmaya devam eder. Bu ahval tek başına talebenin eseri değildir fakat, talebeyi, koskoca Fuzuli’nin iki üç derste anlatılmasını, ardından koşa koşa Nabi’ye geçilmesini salık veren müfredatın peşinden gitmeye zorlayan hocanın da eseridir. Sınav biter Fuzuli orada kalır. Edebiyat öğrencisi edebiyat öğrenmeden, okuduğu üç beş kitapla, bir buçuk gazelle mezun oluverir. Hazindir ki bu gazellerin diline, manasına olan yabancılık da bir lahza olsun değişmez.

Dört yıl süren eğitim âdeta bir öğrenciyi üniversiteye yeni başlayacak kıvama getirebiliyor. Yani ki üniversite eğitimi aslında üniversite öncesi, lise sonrası bir eğitim süreci olarak iş görür âdeta. Bu yetersiz eğitimin ardından uzmanlaşma başlar; ben yeni edebiyatçıyım, deyip Fuzuli bilmeyen, yahut ben eski edebiyatçıyım deyip mesela İsmet Özel okumayan, edebiyatı böle parçalaya, cüzlere ayıra ayıra, kendi küçük dairesinde kalarak, ilimden âdeta kaçan bir anlayış hükmünü sürer ne yazık ki. Alanı eski edebiyat olduğu için hiç roman okumamış üniversite hocaları olduğunu biliyorum. Alan daraldıkça uzmanlaşmıyor, ilmi kısırlaştırıyoruz aslında. Hasılı biz okullular, Urfa’da Fuzuli gazeli okuyan insanlardan, Konya’da şiir söyleyen âşıklardan daha az yaşıyoruz edebiyatı.
Kazancı Bedih’in ve gül aşkına nağme-i rana okuyan Urfa gazelhanlarının okuduğu bir gazel bize hikmeti fısıldasın son kez; biz susalım o söylesin:
Karadan ağa dönüp ders-i dilara okuruz / Mekteb-i aşka vardık şimdi elifba okuruz / Bülbüle sordum neydi o günler okurdun her dem / Dedi gül aşkına hoş nağme-i ra’na okuruz / Güle sordum niçin bülbülü zar eylersin / Dedi goncam açılsın diye esma okuruz / Tûtiye sordum efendim nedir bu halınız / Dedi inci gibi sözler dizip inşa okuruz / Uykudan gözlerimi açamazdım evvel / Şimdi uyku yerine şi’r-i muâlla okuruz / Furuği medrese tahsilini ikmal ettin / Yeter ey dil nice bir lafz ile mana okuruz.