Fatıma Tuba Yaylacı: Çocuklar için zamanı yapılandırmalı mıyız?

Yıllar önce annemin bir arkadaşı şimdi rahmetli olan annesine anneler gününde sarılıp, “Seni seviyorum anne!” demiş. Hayatında ilk defa böyle bir davranışla karşılaşan ninemiz çıkışmış, “Delirdin mi kız sen! Bayram değil seyran değil, nerden çıktı şimdi sevmek!?”
O ninenin torunları için şimdi bambaşka bir dünya var. Sevginin allanıp pullandığı, paketlendiği, üzerine de kocaman harflerle “SEVGİ” yazıldığı bir dünya. Çocuklarımız sevilmenin ancak belirli yollarla gösterilebildiği ve bir şekle şemale büründüğü bu dünyaya sosyalleşiyor. Bu yeni dünyanın çocukları için, hem anne hem de çocuk psikoloğu olarak gözlemlediğim, birbiriyle alakalı üç dönüşüm gerçekleşiyor: Yetişkin ve çocuğun tecrübeleri daha keskin sınırlarla ayrılıyor, ortak bir üretim alanı olarak ev yok oluyor, çocukla yetişkin karşılaşmasının yapılandırılması ihtiyacı doğuyor.

Güne başlarken herkes kendisi için tanımlanmış alanlara dağılıyor. Anne baba işe, çocuk okula. Ya da anne evde, baba işte, çocuk okulda. Zamanlarının önemli bir kısmında aynı mekânı paylaşmıyor, aynı üretim sürecine dâhil olamıyorlar. Hafta sonu veya akşama doğru bir araya gelen aile bireylerinin paylaştığı en önemli ortak alan olarak karşımıza ev çıkıyor. Evi sürdürebilmek ve evdeki üretimi canlı tutabilmek aile bireylerinin katılımını, paylaşımını ve her birinin emeğini gerektiriyor. Ev anne babanın günlük hayatında çocukların da var olabilmesi, hayata kendilerince katılarak, gözlemleyerek, taklit ederek, küçük sorumluluklar alarak ve oyun oynayarak hayatın bir parçası olduklarını hissetmelerini mümkün kılan önemli bir mekân. Yakın bir geçmişe kadar evin büyük oranda böyle bir işlevi ve anlamı olduğunu söyleyebiliriz. Annemiz pazara çıktığında meyve sebzeleri taşımada yardım etmek, babamız araba yıkarken getir götür işlerini yapmak, buz gibi suyla balkon yıkamak, sonbaharda turşu yapımı, ilkbaharda pembe köpükleriyle çilek reçelini, hatta yaz sıcağında güneşte kurutulan salçayı görmek, dokunmak, koklamak, örülecek hırkanın ipliğini, dikilecek elbisenin kumaşını en ham haliyle görmek, sonra yediğimiz içtiğimiz, hatta giydiğimiz pek çok şeyin üretilmesi ve sürdürülmesi süreçlerine katılarak büyümek mümkündü. Belki de aile olabilmek, bu canlılığı var edebilmek için sarf ettiğimiz çabanın ta kendisidir. Son otuz yıl içindeki dönüşüme bakılırsa, şu anda çocukluk çağında olan Z kuşağının artık bu süreçlerden büyük oranda uzak olduğunu söyleyebiliriz.

Ev hızla içinde yaşanılan bir mesken değil, içinden gelip geçilen bir geçide dönüşürken çocukla yetişkinin etkileşimini mümkün kılacak doğal süreçler git gide azalıyor. Bu süreçlerden biri, çocuğun yetişkin hayatına dâhil olabilmesi idi. Çocuk ve yetişkin etkileşimine imkân verebilecek ikinci doğal süreç ise spontane oyunlardı. Çocuk ve yetişkinin birlikte iştirak ettiği seremoniler, kutlamalar, müziğin, dansın, masalların, kısaca oyunun olduğu her şey buna dâhil edilebilir. Yakın bir geçmişe kadar sokakta üretilip oynanan binlerce oyundan bahsedebiliyorduk. Bugün oyuncak endüstrisi ve dijital oyunlar büyük oranda spontane oyunların yerini aldı. Düğün davetiyelerinde bile “çocuksuz katılım” tercihi belirtiliyor. Yetişkin ve çocuk doğal üretim ya da oyun süreçlerini paylaşamayınca, ortak yapılabilecek faaliyetleri adlandırma, tanımlama ve ambalajlama ihtiyacı doğuyor.

Çocuğumuza “değerler aşılamak” mesela. Değerleri rengârenk eğitim setleriyle, grafik tasarımlarla, “doğruluk dürüstlükten şaşmayan sincap” ve “Allah’ın isimlerini anan zebra” ormanında aramak. Sonra çocuğumuza “sorumluluk duygusunu öğretmek” için ödül ve ceza haritaları ya da türlü pedagojik formüller uygulamak: evleri çocuk bedeniyle orantılı tasarlamak, kendi elbisesini kendi asabilsin, aman efendim döküp saçsa da ziyanı yok, yeter ki pilavı mıncıklaya mıncıklaya kendi kendini doyursun, sorumluluğunu bilsin. “Çocuklarımızla vakit geçirmek” için türlü planlar yapmak, hatta vaktin “kaliteli” olduğundan emin olmak için türlü oyun ve etkinlik numaralarını uygulamak zorunda hissetmek, sonra yeterince uygulayamayıp vicdan azabı çekmek.
Eskiden hayat tarzı dergilerinde “ona küçük sürprizler yapın” şeklinde kadına biçilen evlilikte mutluluk ve heyecan dağıtma rolüne bugünlerde, “Okul dönüşünde onu gülümseyen kalpli kurabiyeler ve bitmiş tuvalet kağıdı kartonlarından dürbün yapalım faaliyet kiti ile karşılayabilirsiniz” önerileri ile annelikte eğlendirerek öğretme ekleniyor. Yeni trend blogger anneler ya da sosyal medyadaki “faaliyetçi” anneler her güne belirli bir oyun önerisi, çocuğun söz konusu olan her ihtiyacına belirli bir cevap sunarken, annelik ve anne çocuk etkileşimini hızla yapılandırıyor ve doğal seyrinden çıkarıyor. Yapılandırılmamış zamanlar yok, kitaba uymayan öğretmeler “kalitesiz”, adı konulamayan paylaşımlar hükümsüz muamelesi görüyor. Örneğin annesi dolma yapan çocuk can sıkıntısından kenarda patlıcanları oyuyorsa, annesiyle tuvalet kağıdı kartonundan dürbün yapan çocuğa göre otomatik olarak daha “kalitesiz” zaman geçirmiş oluyor. Kısacası “değerlerin”, “sorumluluk bilincinin” ya da “kaliteli vakit geçirmenin” bunca anılması, bütün bunların çocuğun katılabileceği canlı formlarda pek de var olamamalarıyla orantılı. Bu isimler her neye işaret etmeye çalışıyor ise, yaşantımızda eksildikçe ambalajları daha janjanlı, isimleri daha kalın, söze dökülüşleri daha afili. (Bu resimde babaların nasıl yer aldığı ve babalığın nasıl tanımlandığı bambaşka bir bahis. Genellemek doğru olmasa da bu çetin rekabet ortamına pek dâhil olmadıkları söylenebilir —en “fenomen” babalar başarısız çocuk bakımı tecrübelerini mizahla karıştırarak sempati topluyor, yani kendi aralarında standartları “düşük” tutuyorlar.)

Burada vurgulamak gerekir ki çocukla birebir etkileşimin kendi başına kötü bir şey olduğunu söylemiyorum, çocukla “yapılandırılmış zaman geçirmenin” aslında çocuğun temel ihtiyacı olmadığına ve çocukla etkileşimimizi bunun üzerinden kurmanın anlamsızlığına işaret etmeyi amaçlıyorum.
Çocuklarımızla “kaliteli vakit geçirme”nin tanımlanması aslında oldukça yeni bir durum. Bu tanımlama yetişkinin çocukla, çocuğun yetişkinle ne yapacağını tam olarak bilememesinden kaynaklanıyor. Yeni tüketim alışkanlıkları, evdeki üretimin azalması, “kaliteli zamanın” yapılandırılmış faaliyetlere hapsedilmesi ve sinema bileti alır gibi temiz havanın da, oyun alanının da, aile buluşmalarının da “satın alma” formunda olması, yetişkin ve çocuğun paylaştığı zamanların odağını üretimden uzaklaştırıp tüketim ve eğlenceye dönüştürüyor. Ortak üretimin olamadığı bu zamanlar, yapay ve sorumluluk gerektirmeyen süreçler olmaktan kurtulamıyor. Artık hızla kişiselleşen ekran faaliyetlerine kıyasla 1980’li/90’lı yılların oturma odasında televizyon izleyen ailelerinin ortak bir tecrübeyi paylaşma ihtimali daha fazla görünüyor. Çocuklar eve gelen misafirin terliklerini çevirip çayını doldurarak değil, bir kafede arkadaşı ile buluşan annenin yanında oflayıp puflayarak yetişkin dünyasına sosyalleşiyorlar. Çocukla yetişkinin gittikçe farklılaşan dünyasında ortak üretimi, aidiyet ve sorumluluğu mümkün kılabilecek yegâne alan olarak ev hızla yok olurken, ev dışındaki mevcut alternatifler yetişkin ile çocuğun irtibatını doğal seyrinden çıkarıp çocuğu merkeze alan pedagojik karşılaşmalara dönüştürüyor.
Toplumsal hayata “fasulyeden” de olsa bir türlü dâhil olamayan çocukla yapılabilecek şeyler, oyuna veya çocuk için biçilmiş faaliyetlere hapsoluyor. Oysa çocukların en verimli öğrenme süreçleri sadece güvenli bir ortamda yetişkinleri gözlemlemeleri ve hayata katılımlarıyla oluyor. Çünkü merak etmeyi, gözlemlemeyi ve taklit etmeyi biz öğretmiyoruz, onlar zaten yapıyorlar. Barbara Rogoff’un Guatemala’da bir Maya köyündeki çocuklarda gözlemlediği gibi. Küçük yaşlardan itibaren annelerinin dokuma tezgâhlarının yanı başında oldukça karmaşık desenli kilimler dokuyorlar. Rogoff bunu nasıl öğrettiklerini soruyor annelere. “Öğretmek mi?” diyorlar, “O da ne demek?”

Yaşadığımız dönüşümleri geri çevirmek artık mümkün değil. Ama çocuklarla paylaşacağımız, ortak üretimi mümkün kılan alanlar oluşturabilir ve yaşatabiliriz. Evimizi, mahallemizi ve hatta şehrimizi çocuğa uyumlu hâle getirebilir; onun katılımına müsait tecrübeleri mümkün olduğunca birlikte yapabiliriz. Çocukla pazara çıkmak, birlikte çamaşır katlamak, kütüphaneye gitmek, balkonda çiçek yetiştirmek, sofra kurmak, hatta ortamınız müsaitse bazen çocuğu işe götürmek… Bütün bunlar çocukların gelişimini destekleyecektir. Bu birlikte yapılan işler çocuğu merkeze almasa da geçirilen zaman, “kaliteli zaman” olacaktır.
Çocuğun oyun ihtiyacı ne kadar az yapılandırılır; ne kadar az eğitici/öğretici olma kaygısı taşırsa ve ne kadar serbest, yaratıcı ve sınırlandırılmamış olursa, her anlamda gelişimini o kadar güçlü bir şekilde destekleyebilecektir.