Dinlendirilmiş insanın imali-Ali Ayçil

2001 yılında bir ayı aşkın bir süre Stuttgart’a bağlı Kirchheim kasabasında, bir arkadaşımın yanında misafir olarak kaldım. Yaz başıydı ama küçük çatı katımızın gökyüzüne bakan penceresine ne zaman yağmurun düşeceği, ne zaman güneşin vuracağı hiç belli olmuyordu. Kasaba akşamları saat altıdan sonra bütün kepenklerini indiriyor, sokaklara dışarlıklı birini ürkütecek bir sessizlik hâkim oluyordu. Anbean değişen iklimin ve akşamların içini boşaltan tenhalığın beni tedirgin ettiğini, bazı günler, kötü bir şeyler olacakmış duygusuna kapıldığımı hatırlıyorum. Ev sahibim Stuttgart bölgesindeki birkaç okulda Türk çocuklarına Türkçe dersleri veren bir öğretmendi; ona Almanlar, Almanların ev ve iş hayatları hakkında sürekli sorular sorup duruyordum. Mesela okulda, öğretmenler odasında neler konuşmaktaydılar; dedikodu yaparlar mıydı; biz Türkler gibi her boş kaldıklarında iktidarı, okul idaresini, bağlı oldukları bakanlığı eleştirmekle mi meşguldüler; birbirlerinin arkasından atıp tutmuyorlar mıydı? Arkadaşım gülümseyerek şöyle demişti: “Alman öğretmenlerin bir yılını kabataslak ikiye ayırabiliriz. Yılın ilk yarısında, yani kıştan yaza kadar sürekli tatil planlarından, gitmek istedikleri yerlerden bahsediyorlar; yılın ikinci yarısında, yani yazdan kışa kadar da yaptıkları tatili anlatıyorlar. Tatil ve işleri dışında paylaşabilecekleri bir konuları neredeyse yok gibi.” Öyle görünüyordu ki tatil, düzenli işe giden, akşamları belli saatte kepenklerini kapatan, çöplerini cam, kâğıt ve mutfak atığı olarak ayıran; onları belli günlerde belirlenmiş noktalara bırakan bu insanların en tatlı düşüydü…

Devamı Nihayet Temmuz’da