Dijital kapitalizmin Kafdağı-Beyza Karakaya

Bir kış vakti, sobanın sıcağı, kestanenin kokusu ve bir de başını dizlerine koyduğunuz annenizin masal anlatan sesi, sanki saçınızın her teli gümüş tellerle örülüyormuş gibi değer ya hani ruhunuza… Siz annenizin sesinden canlanan, pusların ardında güreşen devleri, neşeyle kıkırdayan peri kızlarını, kahramanlıktan kahramanlığa kavuşan beyaz atlı prensleri geçmişte yaşadı sanırsınız… Sanırsınız da daha o yaşta o masal günlerin özlemi burun direğinizi sızlatır… Miş’ler ve muş’lar ile masalın içinde kayboluverirsiniz… Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Develer tellal iken, pireler berber iken… Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken…
Siz aslında miş’li geçmiş zamana sarmalanarak devlerle savaştığınızı, kötü kalpli üvey annenin şatosundan beyaz atlı prens tarafından kurtarıldığınızı sanırken; annenizin anlattığı masalın günümüz sinemasında sıkça kullanılan “flash forward” (ileriye atlama) tekniğinin ilk nüvesi olduğunun farkında değilsinizdir… Yok, hayır! Masalları karıştırmadım… Zamanın zaman içinde, develerin gerçekten deve, pirelerin gerçekten pire olduğu ve analarımızın bizim beşiğimizi salladığı günlerde anlatılan; üç gözlü devlerin, kartal başlı kahramanların, üvey annesinin zulmünden kurtarılmayı bekleyen prenseslerin, Kafdağı’nın ardındaki ülkenin masalı, bugünü anlatıyor olabilir miydi?… Kafdağı hiç de öyle ötenin ötesinde değildi belki… Ne ki hiçbirimiz o zamanlar bunu bilmiyorduk…
Kafdağı nerede o hâlde diye soruyorsunuzdur içinizden. Dedim ya Kafdağı çok da uzak değil bize, yalnızca “parmaklarımızın ucunda”… Nasıl mı? Gelin bir masal dinleyelim birlikte. Parmaklarımızın ucundaki Kafdağı’nın masalını… Hem sobamız yok belki ama sıcacık adaçayımız, ıhlamurumuz hatta zahter çayımız bile var. O hâlde yaklaşın şöyle… Işıkları da karartalım biraz… Şimdi hazırız… Dinle(n)meye…

 

Devamı Nihayet Aralık sayısında…